Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Mustafa Adalı

Titan Turizm'in Kısa Öyküsü

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36

KENTİN SESİ - KUŞADASI yazıları

N.Y.Times yazarı Thomas Friedman, Ponzi tezgahıyla 50 milyar dolar götüren ABD'nin neo-Titancısı hakkında, "Madoff'a ben de gıcık oluyorum, ama, açgözlü Wall Street'in kendi 'yasal' saadet zinciri daha az mı rezil [=outrageous] sanki?" sorusunu yöneltiyor: "Tek kuruş tasarrufu olmayan bir dargelirliye -iki yıl ödemesiz- kredi verip tam 750,000 dolarlık ev aldırmak ve bunun gibi yüzlerce mortgage kontratını -Derecelendirme Kuruluşları'ndan yaldızlı pekiyi alan- tahvillere dönüştürüp sonra da bu tahvilleri bankalara ve emeklilik fonlarına kakalamak bu, Ponzi piramidinin ağababası olmuyor mu?" (Thomas L. Friedman, N.Y.Times, 16.12.08)

Irak işgaline alkış tutmuş bir kalemden de dökülse, doğru söze ne denir: Madoff rezil, Wall Street adlı 'yasal' piyasa kumarhanesi ise, en az Madoff kadar rezil!

Peki, sermaye mabedindeki morgıç (*) vurgunu, sermayenin bizzat kendi havarilerince "rezil" bulunabiliyor ise, turistik yörelerimizdeki 'yasal' beton çılgınlığının, Madoff'un ve Wall Street'in saadet zincirlerinden daha masum -daha az rezil- olduğu söylenebilir mi?

Bu otel-dükkan-mesken yağması nasıl başladı çeyrek asır önce, aynen Bodrum'daki gibi 1-2 katlı mütevazı konutlar ve ev-pansiyonlarıyla dolu olan Kuşadası kent merkezi, nasıl oldu da, 6-7 katlı sevimsiz oteller mezarlığına dönüşüverdi?

Mezarlığın müsebbibi olarak, sıklıkla ve kolaycılıkla "çarpık yapılaşma"ya işaret edildiğini biliyoruz, (iyi de, kim çarptı kardeşim, şeytan falan mı?) ancak bu yaygın izahat, rüşvetçi kamu görevlileri haricindeki tahribat sorumlularının aklanmasını ve başı-ucu-öznesi belirsiz bir soyut süreci öne çıkarıp, asıl faillerin beton blokların ardında -pis pis sırıtarak- gizlenmelerini sağlıyor.

Oysa, Kuşadası'nın emlak balonu, haddizatında bir "otel balonu"dur.
Bu kentin Madoff'ları ("çarpık" kentin çarpan'ları) ise, anlı şanlı seyahat acentelerinden başkası değildir.

Balon öykümüz kısaca şöyle: 1984 senesidir bir gün kente bir ecnebi acenteci gelir, o güne dek çiftçilikten başka uğraş bilmeyen kasabalı arsa sahiplerine, "Eyy Kuşadası'nın dear mister'leri, bırakın bu boş business'leri, gelin ben sizi yapayım hotel gazisi, pardon hotel sahibi" der. Mehmet Efendi'ler, unvanlarının 'Mister Mehmet'e, küçük bağ-bostanlarının ise içinde sarışın gavur avratların anadan üryan dolaşacağı birer fiyakalı tesise dönüşme fantezisini ziyadesiyle çekici bulurlar. Tek dert paradır ki, onu da, kudretli yabancı acente halledecektir: Dört yıllık yap-işlet-devret kontratları hazırlanır acente, dört yıl boyunca inşaat ve işletme masraflarını üstlenecek, karşılığında oteli dört yıl tepe tepe kullanacaktır. ("Bodrum'daki gibi az katlı tesisler inşa edilemez miydi?" diye sorabilirsiniz ama bu acente zaten Bodrum'da çok kata izin verilmediği için Kuşadası'na yönelmiş bulunmakta, "Beni Bodrum'da ne arsa sahipleri, ne doktorlar ve ne mühendisler istedi de gitmedim, sırf daha 'flexible' imar uygulamalarınız sebebiyle sizi seçtim" demektedir!)

Velhasıl, 7 katlı, deniz manzaralı beton kutular muhtelif noktalara dikilir ve Britanya Krallığı'nın dört bir yanından tatilciler, dört yıl boyunca Kuşadası'nın standart-altı otellerine akar. Merkezde, otellerden arta kalan her santimetrekare ise, rakıdan başka içki bulundurmayan "English pub"lar ve kebaptan başka yemek çıkaramayan "English restaurant"lar tarafından istila edilir. Dört yıl boyunca, otelciler, turistler, yerel esnaf, herkes mutlu ve umutlu yaşar ta ki eski çiftçi yeni turizmciler, otellerinin anahtarlarını teslim alana kadar... O da ne bu gavur acenteler projelerini bizzat kendileri çizip dört yıl boyunca da sıkıp suyunu çıkardıkları tesisleri artık beğenmemekte, daha doğrusu konaklama bedellerini hayli pahalı bulmaktadır, hem artık sektörde kriz vardır efendim, vesaire vesaire. İşin aslı, geçen dört yıl içinde, bilhassa Uzakdoğu'da, çok daha makul fiyatlı -turizm emekçilerinin günde bir tas çorbaya fit olduğu- alternatif sefahat, pardon seyahat cennetleri de acentelerin Titan'ına, pardon programına dahil olmuştur. Turizme duhul kolay, lakin geri dönüş zor görünmektedir eski zeytin/tütün tarlaları da demir ve beton yığınına dönüştüğüne göre, ya bu otel güdülecek, ya bu turizm diyarından gidilecektir. Çaresiz, acentenin redakte edilmiş fiyat listesi ve "havuz da yap, odaları da büyüt, bir kat daha da çık" gibi ekstra maliyetli ve kent için ekstra tahribatlı ilave dayatmaları kabul edilir.

Acentenin hoyratça projelendirip alelacele inşa ettirdiği bu üçüncü sınıf tesislere, ortalama Avrupalı, paralı ve havalı turistlerin, değil konaklamak, bir bira içmek için bile uğramayacağı, dolayısıyla (o yıllarda Doğu Avrupa'lı turist akınları henüz başlamamıştı) Britanya ve İrlanda'nın alt gelir gruplarına mahkum oldukları, çiçeği burnunda otel patronlarına nazikçe anımsatılır. (Geçen 4 sene boyunca, hepsi harıl harıl İngilizce kursu aldıkları için, acentecinin "if you eat" şeklindeki tehditkar sonsözünü de tercüme etmekte hiç zorlanmazlar!)

Turistik otelcilik üzerinden dünyalık edinme ve yedi katlı binadan yedi sülalenin istikbalini garantiye alma hayalinin, düpedüz balon olduğu anlaşılır fakat hem Mehmet Amca'lar için, hem -bu çirkinliği görmeye pek turist gelmeyeceğinden- Kuşadası turizmi için, hem de ırzına geçilen kent mimarisi ve altyapısı için, artık geri dönülemeyecek kadar geçtir.

Otel mezarlığının ibretlik Ponzi öyküsü bu oluyor.

İlk kanı (ve ilk betonu) acenteler döküyor, balona ilk nefesi baloncunun kendisi üflüyor.

Emlak balonu daha sonradır. Otel furyası diğer balonların da ana'sı ve şişiricisi oluyor, önce otel müşterilerine yönelik eğlence tesisleri, sonra büyük mağazalar ve en nihayetinde konut manyaklığıyla, balonlar ardarda diziliyor. (80'li yıllarda ucuz otel odası, ucuz bira ve ucuz patates cipsi için charter uçaklara doluşan İngiltere ve İrlanda vatandaşları, yıllar sonra, yabancıların mülk edinme yasası sayesinde, bu kez ucuz villa sahibi olmak amacıyla Kuşadası'na -tabii gene acentelerin düzenlediği paket turlarla- akın ediyor. Balon'un kapsamı değişse de, baloncu'nun kimliği aynı kalıyor.) Otel balonu çoktan sönmüş olsa da, ilk dökülen kanın ve betonun zincirleme etkileri uzun yıllara yayılabiliyor 7 katlı hayaletler, kentin tüm gayrımenkulleri için yasal emsal oluşturduğundan, 2 katlı nostaljik konutlar bir kaç yılda mide bulandırıcı gökdelen apartmanlara dönüşmüş bulunuyor.

Peki, otel demeye bin şahit isteyen bu ucube işletmeler nasıl mı ayakta duruyorlar "faaliyet dışı" kârlarla tabii: Bir kısmı "yataklı restoran"a dönüşüyor (odalardaki zarar, müşterilerin ekstra içki ve ekstra yemek harcamasını artırarak telafi ediliyor, turistler kafayı bulur bulmaz, herşey-dahil'den çark edilip, "herşey-kazık" sistemine geçiliyor), bir kısmı "yataklı gece kulübü" oluyor (otel bünyesinde daracık diskolar, barlar oluşturarak, tek bir müşterinin dahi kente kaçmaması, her kuruş eğlence harcamasını otel kasasına akıtması sağlanıyor) daha "garanti"ci olan bazıları, odalarını dünyanın en eski mesleğini icra eden kadınlara, bazıları ise shoppingcenter'ların çalışanlarına, daha sezon başlamadan rezerve ediyor.

Gülünç gelebilir ama, zamanında arsalarının konut inşaatıyla sınırlı imar hakkını otel imarına terfi ettirmek için akıl almaz rüşvetler ödeyen çiftçiden devşirme otelcilerin çoğu, bugün, atsan atılmaz satsan satılmaz haldeki irrasyonel/irrantabl otellerini -belki daha kolay kiraya verilebilir düşüncesiyle- tekrar konuta ve işhanına çevirmeye çabalıyor ki, 10 yıl sonra bu kez bir İşhanı Mezarlığı'yla da karşılaşmamız kuvvetle muhtemeldir.

Küresel emlak balonunun şişik kalması ve hep presentabl görünmesi için sık sık hava üflemek gerekiyor ve bu havayı sağlayan körük gibi kuvvetli nefes, -son yıllarda karizmaları paspasa dönmüşse de- uluslararası derecelendirme kuruluşları oluyor bu sayede, Madoff'un Titan zincirini herkesin gözü önünde ve ABD SPK'sının denetleme(me)si altında, 20 yıl gibi uzun bir müddet sürdürdüğü biliniyor. (**) Kuşadası'nın otelcilik balonu için gerekli üfleme kuvveti ise, kentin her köşesine sinmiş bulunan "turist gelsin de nasıl gelirse gelsin" ideolojisiyle otomatikman sağlandığından, derecelendirme kuruluşlarının gazına yahut Turizm Bakanlığı'nın "yatak sayısını artırın" gibi, yangına ve balona körükle giden tavsiyelerine pek ihtiyaç duyulmuyor.

Tamam, balonsuz piyasa olamayacağını ve bu "doğal" açgözlülüğü soğukkanlılıkla karşılamak gerektiğini biliyoruz, ama gene de, miniminnacık Kuşadası'nı yıllarca tükettikten sonra, arkalarında bir mimari hilkat garibesi bırakarak başka operasyon bölgelerine yelken açan turizm tekelleri için, bir marka ismi önerme hakkımız var.
"Titan-Tours" olabilir mi?
Yahut "Madoff-Tours"?

-----------------------------------------------------------
(*) Morgıç karşılığı kullanılan "tutsat" yerine, daha akılda kalıcı bir sözcük olarak "gıçsat" tercih edilebilir, diye düşünüyorum. Tutsat, bir kere fazla Öztürkçe, yani fazla "ulusalcı" duruyor, hem sonra yeterince pazarlama kokulu değil ve de pek enternasyonal bir havası bulunmuyor.
Oysa, içinde bulunduğumuz neo-kolonyal dönemin mana ve ehemmiyetine uygun olarak, karşılıkların, Anglo-Amerikan lisanıyla bir parça stratejik-ittifak taşıması gerekiyor ki, "gıçsat"ın ilk hecesi, (mortgage'ın gage'ı) ittifaka pek münasip görünüyor yabancı gayrımenkul sahiplerinin ziyadesiyle hoşnut kalması ve -"bu gıç bizim gage'ımızmış yahu" rahatlığıyla- kendilerini anavatanlarında hissetmeleri muhtemeldir.
Üstelik, "gıçsat", ülke toprağını yabancı ve yerli zenginlere devretme furyasının, hangi "organ"larımızın satışına kadar sirayet edebileceğini de, nüktedan bir yolla anlatabiliyor bir öneri mahiyetinde, hem Maliye Bakanlığı'nın, hem de TDK'nın değerlendirmeye almasında yarar görüyorum.

(**) Balonculuğu kriminal Titancılığa yakınlaştıran faktör, kamunun denetim zaafiyeti oluyor ki, ülkemizde, Başbakanın bizzat alışveriş yaptığı ve başkentin tam merkezinde konuşlanmış bir simit satış mekanının bile "kaçak" çıktığını biliyoruz. Kim kimi denetleyecek Erdoğan'dan 100 YTL bahşiş aldığı gün patronuyla tartışıp -kardeşi Mehmet'le birlikte- işten atılan ("Başbakan'ın Simitçisi" unvanlı) Özer Yalnız'ın başına gelenler, denetimden ziyade orman yasalarının hüküm sürdüğüne işaret ediyor:

1. Orman yasalarında, işyeri açma, kamu otoritesinin iznine değil, yalnızca işletmecinin keyfine bağlı oluyor, ancak bu durumda, resmen kaçak bir gıda işletmesinin ürünleriyle beslenen Başbakan'ın bile maazallah zehirlenme ihtimali doğabiliyor.

2. Vergi tekniği açısından, 100 TL'lik para transferinin, fiş veya fatura üzerinden simit şirketinin mali defterlerine (bahşiş de olsa) gelir kaydedilmesi gerekiyor koskoca Başbakan'ın makbuz talep etmediği yerde, denetim'in de'sinden bile sözedemeyiz.

3. Özer 17, Mehmet ise 15 yaşındadır ve Başbakan, Özer'e "işlerin nasıl gittiğini ve nereli olduğunu" soruyor oysa, simit tezgahının başında gördüğü 15 ve 17 yaşlarındaki iki gence, "bu yaşta ve bu soğuk havada, sizi hangi namussuz ve hangi hakla çalıştırıyor evladım?" diye sorması ve patronlar hakkında derhal hukuki işlem yaptırması gerekiyor. Özer ve kardeşi, "simitçi" değil, iki "simit işçisi", daha doğrusu iki "çocuk simit işçisi"dir ve 4857 sayılı İş Kanunu gereğince, Mehmet gibi, henüz 15 yaşını doldurmamış TC yurttaşlarının çalıştırılması kesinlikle yasaktır. Özer'e gelince, aynı kanuna göre, 18 yaşını doldurmamış olduğundan ve 15-18 yaş arasındaki "çocuk-genç"lerin çalıştırılabileceği işler arasında "karda kışta, dışarda simit satma" maddesi yer almadığından, açık havadaki bir simit tezgahında asla istihdam edilemez.

4. Orman'da, işçilerin yazgısı, işverenin iki dudağı arasına sıkışıyor. "Başbakan'ın Simitçisi" unvanıyla "şöhret" olmuş yurttaşların dahi iş güvencesine sahip olmadığı, Başbakan'a "Abi, Dayı" hitabında bulunacak kadar yakınlaşmış bir şahsın dahi, işverenin tek bir "defol" beyanıyla işsiz bırakılabildiği ortaya çıkıyor. (Özer ile Mehmet'in işten atılmalarındaki "sürat", kayıtsız ve sigortasız çalıştırılmış olduklarında kuşku bırakmıyor. Ayrıca, SSK müfettişlerinin istatistikleri her 2 işçiden 1'inin sigortasız istihdam edildiğini bize söylüyor ki, Özer ve Mehmet'ten en azından 1'inin kaçak işçi olduğunu, "istatistiksel" bir kaba hesapla, pekala öngörebiliriz!)

5. Bu arada, ülkemiz insanını bahşiş kültürüne mahkum etmiş bir siyasetçinin küçük bahşişinin, o yoksul yurttaşın işsiz kalmasına yol açması, Erdoğan açısından son derece talihsiz bir paradoks oluşturuyor simit işçisi Özer, bahşiş'in/sadaka'nın her zaman saadet getirmediğini, hatta bilakis bazen felaket sebebi de olabileceğini görmüş ve göstermiş bulunuyor.

Mustafa Adalı 'ın Son Yazıları