Mustafa Adalı
"O Kadar da Kötü Değil" MUSTAFA ADALI
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
KENTİN SESİ - KUŞADASI Yazıları
Yerel idare, bu küçük kentin "gelmişini, geçmişini" şeyetme (yani analiz etme) hırsını, 'Geçmişten Geleceğe Kuşadası Sempozyumu'nun ismine dahi yansıtmış görünüyor.
Kimselerin anımsamadığı birinci "Geçmişten Geleceğe"nin üzerinden tamı tamına 8 uzun yıl geçmiş iken ve gelmişimiz, geçmişimiz, geleceğimiz 8 yıldır zaten şööle bi güzel şeyedilmiş (yani analiz edilmiş) iken, üstelik bayram-seyran da değil iken, belediyemizin bir gece ansızın ikinci sempozyumu düzenleme kararı alıvermesinde, doğrusu, pek şaşılacak bir yan bulunmuyor. Evet, bayram yok seyran yok, ama yerel seçime de fazla zaman yok ve "Geçmişten-Geleceğe-Kuşadası Sempozyumu"nu, 29 Mart'a yönelik "Entellere-De-Biraz-Şirinlik-Yapalım Kampanyası"nın bir mini etabı olarak düşünmek gerekiyor.
Açılış töreninde bile 50 kişi ya var ya yoktu, (*) o yüzden, sempozyumun Sonuç Bildirgesi'ni kaç kişi okudu bilemiyorum, ama bu bildirgede, Kuşadası'nın lağım atıklarını alenen denize boca eden sistem, "ehvenişer" olarak nitelendiriliyor. İnanması zor görünse de, aynen şöyle: "Kentin kanalizasyonu belli oranda tamamlanmış olmakla beraber, henüz AAT ihalesi yapılmadığından atık sular doğal ortamı kirletmeye devam etmektedir. Mevcut derin deniz deşarj sistemi kötünün iyisi bir uygulama olarak sunulabilir ancak bu seçenek artık yeterli olmamaktadır."
Bir: Bu kentin kanalizasyon ağı "belli oranda" bile tamamlanmamıştır, dahası, Ofer'in gemisi tarafından parçalanan denizaltı boruları hâlâ doğru dürüst tamir edilmediği için, basbayağı delik deşik ve "yamalı"dır.
İki: Derin deşarj, kötünün iyisi falan değil, kötünün de kötüsüdür zira, onlarca yıldır, iyi'yi hep erteletmektedir.
Ve üç: "Artık yeterli olmamakta" demek, bugüne kadar yeterliydi demektir, 'artık' noktasına gelene dek, denizimizle küçük ve büyük abdestlerimiz bir sosyal barış ortamında, birbirlerini 'öteki'leştirmeden, gül gibi geçinip gidiyorlardı, demektir oysa, derin deşarj, WC atıklarını denizin tam kıyısına dökmek yerine, topu topu bir kaç yüz metre açığa boruyla taşıyıp -arıtmasız "natürel" metodla- orada defihacet etmek oluyor ki, bunun, 'artık' martık değil, ezelden beri bir taammüden cinayet olduğu vurgulanmalıdır. (Sempozyum, denizin kıyısındaki Sealight Otel'de yapıldı, -sealight, deniz ışığı, "deniz feneri"ni çağrıştırıyor, zaten logodaki 'İ' harfi de, açık açık hem deniz feneri, hem ampul şeklinde çizilmiş, yetmemiş, ampul rengi olarak da AKP'nin resmi turuncu/sarısı seçilmiş, logo, "ben deniz ışığı falan değil, düpedüz deniz feneriyim, hâlâ anlamadıysanız, ampul'üm lan ampul!" diye bas bas bağırıyor- hafta boyunca da kuvvetli rüzgar vardı. Bu satırlara imza koyan katılımcılar, acaba, lodosun Deniz Feneri'nin özel plajına -belki de, imzaları attıkları salonun penceresine- kadar fırlattığı "katı atık"ları görmediler mi gördüler ise, çocuklarının şu "kötünün iyisi" Kuşadası plajlarında denize girmesine ve "kötünün iyisi" dışkı parçalarıyla sutopu oynamasına izin verirler mi, doğrusu merak ediyorum.)
"O kadar da kötü değil canım" Sonuç Bildirgesi'nin demek istediği budur.
Sokağın diliyle, "o kadar da çok b.k yok"!
İyi ama "o kadar da çok b.k yok" demek için, hoca olmaya gerek yok ki! ("O kadar"ını, Reis ve ekibi sabah akşam söylüyor, zaten.)
İnsanların idrar ve dışkılarını, helâ deliğine düştükleri "orijinal" haliyle denizin göbeğine akıtan bir sistemi "kötünün iyisi" olarak ibra etmek için, sempozyum düzenlemeye gerek yok ki!
'Çok b.k yok' ne demek bilim, "hiç b.k yok" gibi görünen suda bile harıl harıl koli basili aramak değil midir? Çıplak gözle farkedilen b.k bölü denizsuyu oranının (nazik dille, denizdeki gaita konsantrasyonunun) bilimcilerce "makul, makbul, ehven" sayılabildiği yerde, bir yoksul yurttaşın, kendisini açlığa sürükleyen siyasetçileri kömür/erzak karşılığında affetmesine "o kadar da" kızmamak gerekiyor.
"O kadar da kötü değil" kanaatkarlığı, iktidarda sendeleyen pazarlamacı güruhun meşruiyet bastonu sayılıyor.
Bir kamu mülkünü ihalesiz sattığınız için muhalefetin ataklarıyla mı karşılaştınız, yahut bir stratejik toprağı yabancı sermayenin ucuza kapatmasına köprü olup tüm ülkenin diline mi düştünüz durun, hemen paniğe kapılmayın, yapmanız gereken, kamuoyuna "bir teselli ver"mekten ibaret ki, bunun da en zahmetsiz reçetesi, "tamam sattık, ama o kadar da çok satmadık" tezine sımsıkı yapışmak oluyor.
"O kadar da çok satmamış" görünmek için, evvela, bir ön-teselli mahiyetinde, "mal"dan, mahalli zenginlerin mamalanmasını sağlamak gerekiyor.
Limanımız ihaleye çıkar çıkmaz, limancılıktan hiç anlamayan, ama limana gelen turistten iyi anlayan yerel tüccarlar, Reis'i oymakbaşı yapıp Limaş A.Ş.'yi kurmuşlardı ki, AKP'li hükümet ve AKP'li belediye, kasaba eşrafının içinde yer alacağı bir satışın, "o kadar da satmamak" anlamına geleceğini varsayıyordu.
Ama bir minik sorun vardı: Kuşadalı parababalarının yeterli parası yoktu! (**)
Para, sotaya yatmış bekleyen İsrail tekelindeydi. Limaş'ın ve Belediye'nin reisi, başlangıçta, "bir kepçenin nesi var, iki kepçenin sesi var, gelin birlikte dalalım tencereye, pardon ihaleye" diyerek, Limaş'ı, Ofer'in küçük ortağı, daha doğrusu vitrin süsü yapmaya çabalamıştı. Dünya çapındaki bir monopol öncülüğünde, yerli zenginlerin de ufaktan yemlendiği, alanın da, satanın da, ağzı sulanıp bakanın da, Kemal adlı tüccar Bakanın da bahtiyar kılındığı, bir nevi dream-team özelleştirmesi olacaktı ve ahaliye "o kadar da satmadık hani" görüntüsünü, çokuluslu bir "happy family" fotoğrafıyla pazarlama imkanı da doğabilecekti. Ancak, ne olduysa artık, olmadı işte, rivayet odur ki, "ulan, bu çulsuzlar benim özel imalat siyah gözlüklerimi bile satın alamaz" diye düşünen Ofer, cillop gibi mal'ı, bir avuç lacivert pasaportlu üçüncü dünya vatandaşıyla paylaşmak istemedi. Rakip oldular.
İhaleyi Limaş kazandı.
Sonrası, "Ankara'dan Limaş gelmiş, evde bir bayram havası", davullar, zurnalar, fener alayları, havai fişekler, kamyonet üstünde muzaffer kumandan edasıyla şehri turlamalar, milli maç galibiyetini aratmayan üç gün üç gece kutlamalar...
Limanımız elimizden gidiyor, ama Limaş(ımız)a gittiği için "gelmiş" sayılıyordu.
"O kadar da kötü değil", bilakis o kadar iyi bir haraç-mezat olmuştu yani.
O kadar ki, minik kasabanın Çılgın Türkler takımı, siyah gözlük, viski ve puroyla oynayan fiyakalı Telavivspor'a, tam 6 fark sallamıştı. (Limaş:36 - Ofer:30 milyon)
Sallamıştı, ama dedim ya, beş parasız sallamıştı.
Bu takımın, Ankara deplasmanındaki ihaleye gitmek için gerekli parayı bile zor bulduğu söyleniyordu.
Bankalar ise, kredi vermek için, ihale masasında kaç milyon "salladığınıza", kutlamalarda kaç havai fişek patlattığınıza veya davul zurnayla kaç desibel gürültü çıkardığınıza değil, teminatlarınızın kaç para ettiğine bakıyordu.
Parayı denkleştiremeyen Limaş'ın fazla "sallamış" olduğu ortaya çıkınca, yeni bir ihale açılmasına gerek görülmeden, liman, 2. sıradaki Ofer'e devredildi. Ofer, ikinci turda, İhale Komisyonu'nca saptanan 35 milyon dolarlık alt limitten düşük bir rakam -30 milyon- teklif etmiş olmasına rağmen, kaybettiği ihalede "hükmen galip" ilan ediliyor, yüzde 10 da peşin indirimi ile 27 milyon dolara, ham hum şaralop, işi bağlıyordu! (Bu arada, Limaş'ın yaktığı teminat 1 milyon dolar, Limaş ile Ofer'in rakamları arasındaki fark ise, 36 eksi 27, tam 9 milyon dolar olduğundan, danışıklı dövüş şaibesi kente yayılıyordu. Devlet Denetleme Kurulu raporunda da, kamunun en az 9 milyon dolar zarara uğratıldığı, ayrıca, teklifler arasındaki 9 milyon dolarlık fahiş fark nedeniyle, limanın ikinci teklif sahibine verilemeyeceği, ihalenin iptal edilmesi gerektiği açık açık yazıldı.)
Tarzan zor durumdaydı hem liman İsrail'e kaptırılmış, hem de yerel zenginlerin 1 milyon dolarlık ihale teminatı göz göre göre yanmıştı.
Mecburen, "o kadar da satmadık"ın bir üst evresine geçilecekti.
Reis'in ilk sözü, "olan olmuş, geçmişe mazi, parayı denkleştiremeyene gazi derler" mealindeydi: "Artık, Ofer'in çok gemi ve çok turist getirmesi için ona hep destek, tam destek vermeliyiz."
"Netice o kadar da kötü değil" diyordu, hatta esnaf memnun bile olmalıydı ki, gemiler ve turistler çoğalınca, yeni limancının şehre doğru fırlatacağı iri kemik porsiyonlarından herkes payını alabilecek idi!
Limaş'a gelince, onlar (da) ermiş muradına diyebiliyoruz kendilerine, "liman uyduramadık, başka bişey verelim" dendi ve çöp toplama ihalesine tek tabanca girip kazanmaları sağlandı.
"Yerel sivil inisiyatif" Limaş, limanı işletme iddiasıyla yola çıkmışken, bugün, limanın çöplerini topluyor, teselli ikramiyesi olarak, sabit giderlerini karşılamaya ve batmamaya çalışıyor.
Belediye idaresi, yerel seçim yaklaşırken, yerel yatırımcıları, "o kadar da çok üzmemiş" oluyor.
Lakin, belediyenin, her satış'ı, "o kadar da kötü olmayan" satış olarak resmetme çabası, zaman zaman gülünç neticeler de doğurabiliyor.
Mesela, kent merkezindeki plaja asılan bir bez pankartta koskocaman "Kuşadası Belediyesine ait Ücretsiz Özel Halk Plajıdır" yazısı okunabiliyor.
Bilmece gibi, dünyanın en ilginç ve en gizemli plajı sayabiliriz özel plaj mıdır yoksa halk plajı mı, belediyenin midir yoksa özel mülk mü, kategorize etmek bayağı zor görünüyor. (***)
Belli ki, pankartı asan yerel otorite, her santimetrekare kamu toprağının peşkeş çekildiği bir yoğun kampanya içerisinde, "oha artık, plajı da mı..." sorusuna muhatap olmak istemiyor ve "ücretsiz özel halk plajı" gibi bir Zihni Sinir icadını tercih ediyor.
"O kadar da özel değil canım", böyle anlamamız bekleniyor!
Kentsel tahribatın başat aktörlerinin, (belediye idaresi ve malum monopol) Kuşadası'nda bir yüksekokul inşaatına girişmiş olması, ilk paragrafta bahsi geçen akademik "çokb.kyok" ekolünün temel iyimserlik kaynağını oluşturuyor.
Mehmet Kutman'ın kızkardeşi Ayşegül Bensel'in "çocukluğunda çekirdek sattığı kente yüksekokul yaptırdığı", 4 Kasım 2006 tarihli gazetelerde bir advertorial haber formatıyla yer alırken, Global-Ofer, "o kadar da Fransız değiliz" demeye getiriyordu hatta, çekirdek sattıkları için "çekirdekten" Kuşadalı bile sayılabilirlerdi! Üstelik bu lütuf sayesinde, satıcı kamu idaresi, gemi limanını ve Arslanburnu Koyu'nu "o kadar kötü satmadığı"nı -şirket de "o kadar ucuza kapatmadığını"- iddia edebilecekti. 2 milyon 100 bin dolar bağışlama sözü verdiler ve yazılı protokolle resmileştirdiler: "Yerleşkenin tamamı bir yıl içerisinde yapılacak. Global Yatırım Holding ile Adnan Menderes Üniversitesi ve Kuşadası Belediyesi arasında imzalanan protokol uyarınca, önümüzdeki ay temeli atılacak yerleşke, 2007 aralık ayında tamamlanarak hizmete girecek..."(ti!)
2007 Aralık!
2007 Aralık'ın üzerinden tam bir yıl geçmiş olmasına rağmen, global kriz şehidi Global, bu sözünü unutmuş görünüyor. Çokb.kyok imzacıları arasında yer alan yüksekokul müdürü, bir kaç gün önce, durdurulmuş inşaatın içerisinde düzenlediği basın toplantısında, hem altyapıyı üstlenen belediyenin, hem de "hayırseverlerin" -yani Kutmangillerin- verdikleri sözlerin yüzde 40'ının bile realize olmadığını belirtiyor.
Herhalde, İsrail ortaklı şirket, artık "o kadar da hemşehri değiliz" demek istiyor.
Yahut, "O kadar da enayi değiliz"!
--------------------------------------------------------------------
(*) 1. Herhalde ev sahibine saygıda kusur etmek istemediler ki, limanın peşkeş çekilmesi yahut Otogar, Mezbaha, Huzurevi, Temizlik İşleri ve sair belediye hizmet birimlerinin özelleştirilmesi türünden "ciddi" mevzular, hiç bir muhterem katılımcının ilgi alanına girmemiş fakat, "Kuşadası Evlerinde Cephe Ögeleri ve Çevre Yerleşimleri ile Karşılaştırmalı Değerlendirme" gibi 'sosyal' araştırmalar, ayrıyeten, "Kuşadası'nda Turizm Çekiciliklerinin Coğrafi Bilgi İstemleri ile Değerlendirilmesi" gibi 'çekici' sunumlar, halkımızın bilim dağarcığına birer güzide katkı oluşturuyor!
2. Organizasyonun baştan savmalığına bakılırsa, (5 katla sınırlı olan imar hakkının, yakın tarihlerde 7'ye yükseltilmesinin bedeli olarak) etkinliğin maddi külfetinin adı geçen otele "kakalanmış" olma ihtimali yüksek görünüyor.
(**) E madem öyle, -Çiller'in 1 TL'ye satıp popülist hava bastığı- Karabük DÇ örneği neden uygulanmadı diye sorabilirsiniz Karabük'teki ulufe modelinde, para gerekmese bile, işçisi, memuru ve küçük esnafıyla, -en azından kağıt üzerinde- kentin tamamıyla ganimeti paylaşmak gerekiyordu da, ondan. Nitekim, Belediye reisi öncülüğündeki Manisa Ortak Girişim Grubu'nun Manisa Sümerbank'ı devletten alıp -fabrikanın kapısını bile açmadan- 10 misli fiyata ecnebilere satma öyküsünü de, -prototipinden daha başarılı- bir Kuşadası/Limaş kopyası sayabiliriz. Manisalı eşrafın, turist yolma uzmanı Kuşadalı meslekdaşları yanında acemi çaylak kalacağını zannedenler yanıldı Manisa OGG, 1 koyup 10 alırken, Limaş, koyduğu 3'ün 1'ini bile geri alamıyordu.
(***) Bilmecenin yanıtını merak edenler için: Burası hem özel plaj, hem de halk plajı oluyor kamu plajının yüzde 50'lik kısmına, yerden (halk'tan) bir iki metre yüksekte kalacak şekilde ve girişi ücretli olan bir çelik platform inşa ediliyor ki, "özel halk plajı" garabeti budur, yarısı özelleşmiş (yani, "o kadar da özelleşmemiş") kumsalın utangaç tarifi sayabiliriz.
Yüksek platform, hem yerli ve yabancı zengin turistleri (yani "yukarıdaki özel"leri) aşağıdaki ter kokulu sıradan canlılardan ayırıyor, hem de manitalarına poz yapmak isteyen genç "özel"lerin tramplen ve iskele ihtiyacını karşılıyor.
Ama bir sorun var özel sektörün iskeleleri hayli yüksek ise de, kamuya ait denizin balıklama için "o kadar da" derin olmadığı unutuluyor. Sığ suya atlayan bir delikanlının çakılıp felç olması sonucunda, Aydın Valiliği, iskelelerin sezon biter bitmez kaldırılmasına karar veriyor.
"O kadar"ıyla veya "bu kadar"ıyla, özelleştirme, halkımızı sakat bırakabiliyor.