Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Mustafa Adalı

Güzel Fırsat MUSTAFA ADALI (Kuşadası)

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36

Başbakanın, "kriz Türkiye için fırsat" sözüyle kargaları güldürmeye çalıştığı günlerde, OYAK patronu da, krizi "güzel fırsat" olarak tanımlıyor. İki ayrı fırsat tezi savunucusundan ilki, yurtdışından tetiklenen şiddetli kalp çarpıntılarını sakinleştirmek için -herhalde terapistinin tavsiyesiyle- çevresindekilere masal anlatırken, bir kaç milyar dolarlık banknotun üzerinde kuluçkaya yatan diğeri ise, dışardan bakanların asabını bozacak kadar cool görünüyor.

Vatan'da, "krizin tadını çıkaran adam" olarak tanıtılan asker-holding CEO'su, "işler daha da kötüye gidince yurtdışında çok daha güzel fırsatlar doğacak" diyor, zor duruma düşecek şirketler arasından "çok daha güzel fırsatlar" kolladığını belirtiyor. Gazetenin "tadını çıkarma" vurgusu ise pek çirkin gözünün önünde çığlıklarla son nefesini veren canlılar arasından, "bu sıskadan soğuk meze olur, şu güzel gözlü ara sıcak, o en güzel etli butlu olan ise main-course" sıralamasıyla, kendisine ziyafet menüsü ayarlamaya çalışan bir gurme akbabayı çağrıştırıyor.

OYAK'ın, yabancı şirketleri satın alabilecek maddi güce erişmesi, -tamamı ticaretten bihaber kamu görevlilerinden müteşekkil- üye tabanı indinde milli iftihar vesilesi sayılıyor olabilir ancak, bir -adı üzerinde- "yardımlaşma" kurumunun başındaki şahsın, adeta, "batacak her fabrika başına bir adak" sözü verircesine, kriz duasına çıkması da, insani açıdan pek sevimli bir görüntü oluşturmuyor. Zira, kriz, Ulusoy'un ifadesiyle "işlerin kötüye gitmesi", elalemin ahını yedi sülalelerine yetecek kadar almış asalak piyasa kumarbazlarının, dünya yoksullarına haklı bir "oh olsun" çektirerek, Wall Street kapısında intihar filan etmelerinden (*) ibaret değil aynı zamanda ve daha önemli olarak, yeryüzündeki ve ülkemizdeki milyonlarca insanın sefalete sürüklenmeleri anlamı da taşıyor ki, ardında onca masum yoksul aile bırakan bir iktisadi afete yalnızca "güzel fırsat" gözlüğüyle bakmak, giderek, bu düzeydeki bir toplumsal trajedinin "tadını çıkarmak", işadamı realizminin çok ötesinde, insani-vicdani kaygılardan uzak, ürkütücü bir ruh hali oluyor. Haddizatında, her holdingin kendi şirketlerinden bir yada birkaçının da, CEO'larının "tadını çıkardığı" krizden ergeç olumsuz etkileneceği düşünüldüğünde, bu tarz semptomları ölücü yahut hazcı eğilimlerden ziyade, mazo motifleri ağır basan -acıyı bal ve libido eyleyen- bir fantezi sınıfına sokmak daha doğru görünüyor. (**)

Artık, piyasa aktörlerinin postmodern çocukları da "ay ne şeker şey, sen büyüyünce neci olucan bakiim" sorusuna "fırsatçı" yanıtı yapıştırıyor mu, bilemeyiz, ama ne kadar yüz kızartıcı ifade edilirse edilsin, kriz yaygarasının, kullanmasını bilen tilki-akbaba karışımı canlılar için hakikaten fırsat olduğunu biliyoruz.

En azından burada, Kuşadası'nda, tecrübeyle biliyoruz.

Global'in "mal defolu çıktı" dediği günden bu yana biliyoruz. Kelimesi kelimesine böyle söylenmişti. Holdingin başborsacısı, yerel televizyon kameralarına, dahası, hemen önünde oturan kaymakamın ve de belediye başkanının gözlerinin içine baka baka, Kuşadası Limanı'nı "mal" olarak tanımlıyor, "defolu" iddiasıyla ise, -gerçekte, yalnızca 11 Eylül nedeniyle, geçici olarak- kesatlaşan gemi trafiğinden ve ufukta kruvaziyer yerine bol sıfırlı zarar bilançolarının görülmeye başladığından dert yanıyordu.

Yandık, bittik, gemisiz kaldık, ölüyoruz ağlaşmalarına hayli sinirlenen TÜRSAB Başkanı, ki bugün Komer skandalındaki baş aktörlerden biridir, "istersen ceketini ve ananı da al git, mal'ı bize ver, biraz da biz ölelim" yollu yanıtlıyordu. (İşin gerçeği, TÜRSAB Başkanı, "ağlamak esnafın şanındandır" özdeyişini ve ticari jargonda ağlama'nın "bağlama" sayıldığını iyi biliyor, "hadi kısa kes Aydın havası olsun, ne istiyorsun, sen onu söyle" demeye getiriyordu.)

Kutman, evvela, "ben kâr edemediğim limanı ya yakarım yada yük limanı yaparım arkadaş, siz de artık turisti sadece filmlerde görürsünüz, ona göre" uyarısıyla, 8 saatte bir kabadan 3 doz döviz enjekte edilmediği taktirde komaya giren turistoinman esnafa çıplak ölüm'ü gösterdi (***) ve ardından, sıtma'yı bir nefeste tarif etti:

"Bize sattığınız mal defolu çıktı, yediğimiz kazığı hafifletmek için, mal'ın içine 56 tanecik mağaza ilave etmek zorundayız yasa gerekiyorsa, onu da çıkartırız!"

Bir kaç ay sonra, bu sahnenin videosu, Kanal D, Show ve Atv'nin ana haber bültenlerinde flaş'lanıyordu ki, yanına, tüm bir Ege Denizi'nin boydan boya kiralanma skandalı (http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2005/09/24/706486.asp) ve borsacı Mehmet Bey'in kamu görevlileriyle hangi Ankara restoranında buluştuğuna varan ayrıntılar da eklenince, olayı bilmeyenler, bir süre gözlerine ve kulaklarına inanamayıp, ekrandakileri gaddar işadamı mevzulu bir yeni dizinin fragmanı zannettiler, (malum, diziler, artık haberlerde tanıtılıyor) kapkara gözlüklü Sammy'nin fondaki viskili purolu pozunu gören bazı genç kızlar "ay anne, inanmıyorum sana ya, yeni dizi başlamış haber vermiyosun" diye sitem ettiler, daha eskiler arasında, "aa, valla bunlar Ceyar'la babası, hanım koş, Dallas'ın renkli tekrarı var" diyenler oldu fakat Kuşadası'ndaki izleyiciler, kriz sızlanmasının bir büyük vurgun hazırlığı olduğunu, haberin yayınından çok daha önce öğrenmiş bulunuyordu.

Esnaf, "burası Kuş'tur, sonu batıştır, kruvaziyer gelmiyor, acep ne iştir" türküsünü yanık yanık çığırır iken, 100 metrelik sahil şeridinde inşaatı kayıtsız şartsız yasaklayan (o kadar ki, plajda günübirlik portatif umumi helâya bile müsaade etmeyen) Kıyı Kanunu, TBMM'de, bir gecede deliniyor ve Ofer/Global'in kaçak shoppingcenter inşaatı yasal kılıfa bürünüyordu. Ofer'e nikah bahşişi olarak Belediye'nin verdiği liman sahası ve betonla doldurup tepe tepe kullanması için Maliye'nin kiraladığı koskoca Ege Denizi'ne ilaveten, gelinin amcasından, TBMM'den, 56 külçe altın -56 mağaza- hediye edilivermişti ki, limanın özelleştirme bedeli, denize sıfır mağazaların cazip kira kazancıyla neredeyse bedavaya geliyor idi.

Bu Büyük Ankara Muharebesi'nin kazanılmasında, 8.11.05 tarihli Tempo dergisine göre, Ofer'in Miami'deki yöneticisi John Tercek tarafından Unakıtan'a yollanan ikna katsayısı yüksek mektupların ("RCL [Ofer] has already started its plans for Kusadasi's future") ve gene aynı dergiye göre, Kutman'ın Ankara Kalbur Restoran'daki lobi faaliyetlerinin etkisi kuşkusuz büyüktü, ama belirleyici faktörün, Kuşadası halkının "ya gemi gelmezse" eksenli kriz fobisi olduğunu söyleyebiliriz. Acaba, yıllık gemi sayısı -11 Eylül gibi istisnai bir nedenle- tarihinin en düşük düzeylerine inmiş olmasaydı, bir borsa pokercisinin sıradan blöfü bu kadar başarılı olabilir, kaya gibi Kıyı Kanunu, Kalbur Restoran'da kalbur'a çevrilebilir miydi, hiç sanmıyorum.

Neticede, holding müdürünün çatı katındaki dubleks kaptan kulesinden aşağıdaki sefil kitleleri izlerken, "biraz daha sefilleşin bakalım" diye avuç ovuşturmasının benzerini, Ofer'in küçük ortağı, küçük bir kasabada, küçük çaplı olarak tatbik ediyordu: "Biraz daha gemisiz ve turistsiz kalın bakalım!"

Başbakan da, OYAK CEO'su da haklıydı kriz, hakikaten "güzel fırsat" oluyordu, vesselam.

Ama herkesin fırsat'ı da kendineydi Ulusoy'unki haz, Erdoğan'ınki traş, Kutman'ınki şantaj...

Ne hikmetse, yasa değişikliğiyle birlikte, "büyük kriz" bıçak gibi kesilmiş, turistler 11 Eylül'ü unutup, birdenbire müslüman Türkiye'yi gayet güvenli bulmaya, Ofer'in kendi kruvaziyerleri (****) de, bayram değil seyran değil iken, yeniden teşrif etmeye başlamıştı. (Sanırsınız ki, turistler, "Şehri görmesek de olur, ama o limandaki kutsal dükkanlar var ya, işte onları tavaf etmezsek, hayatta para vermeyiz" demişler, istekleri yerine getirilince de, yığınlar halinde, sivil Haçlı Seferlerine başlamışlardı!)

Halbuki, yabancı kruvaziyer şirketleri, yerli seyahat acenteleri ve devasa shoppingcenter'lar haricindeki "öteki" Kuşadası'nın kriz'i ise, o günden bugüne, kesintisiz sürmektedir.

Ve o günden bugüne, Kuşadası'nda, liman tekelinin, "işlerim durgun" sözü, "isterim vurgun" şeklinde tercüme edilmektedir...

(Bu hafta, gazeteler, Global'in Ankara gaz dağıtım ihalesiyle ilgili ödemeyi erteleteceğini yazdı malum, "kriz" geliyor ya, ondandır ve erteletmeyle sınırlı kalmayıp, ekstra "kriz vaa" kolaylıkları talep edeceğini düşünebiliriz. Tabii, her kriz yaygarasının blöf olmayabileceğini ve Ulusoy'un yurtdışına verdiği ziyafet siparişinin bir kısmını, içerde, İMKB'nin en fazla düşen kağıdı sıfatıyla, GLYHO'nun sunabileceğini de unutmadan...)

---------------------------------------------------------------
(*) Borsanın iki hayvan ile simgelenen oyun teorisine, dışarıdan, insanlık aleminden bir küçük katkı yapmama izin verilirse, boğa'ların -daha çok büyüme, daha fazla istihdam ve refah beklentisi dolayısıyla- ruhlarında nispeten insani "iyi niyet" kırıntıları taşıyabildiklerini, buna karşılık asıl acımasız tiplerin, hep iflas ve işsizlik peşinde koşan ayı'lardan çıktığını, yani ayı'ların harbiden de "ayı" özellikleri gösterdiğini -özür dileyerek- söyleyebilirim.

(**) Piyasa ormanında tavşan avına çıkan, kurtlar tarafından kaba etinden dişlenip kuduz olma tehlikesi de geçirebilir o yüzden, özellikle kriz dönemlerinde, fazla büyük konuşmamakta ve TSK mensuplarına ait birikimleri, uluslararası rulet masalarına yönlendirmeden önce iyice düşünmekte yarar var. Her holdingcinin, hasretle ve boynuna peçetesini asarak beklediği küresel krizin, kendi iştiraklerini de vurma ihtimalinden öte, "güzel fırsat" niyetine satın alınan şirketlerin fiyatının dünya piyasalarında daha da düşük düzeylere inmesi, satın alınan şirketlerin ürünlerine olan talebin çok daha azalması, satın almalar için kenarda bekletilen nakit paranın -paritelerdeki oynaklıkla- değerinin küçülüvermesi, hatta, Arjantin krizinde olduğu gibi, banka mevduatlarının bloke edilivermesi halinde, peçeteyi ve çatal bıçağı hangi işte kullanacağı konusunda, bugünden ayrıntılı fizibilite raporları hazırlatması gerekiyor.

(***) Boş blöf! Bu alışveriş merkezli liman projesi, sözcü pozisyonundaki Kutman'a değil, topyekün Big Brother Ofer'e ait ve limanın peşinde çılgın aşık gibi dolanmaya AKP'den önceki dönemlerde başladığı bilinen bir kruvaziyer tekelinin, amacına ulaştıktan sonra, kendi lüks yolcu gemilerine kapıyı kapatıp rantabilitesi çok daha düşük olan yük limancılığına geçiş yapması, eşyanın ve sermayenin tabiatına aykırı. (Unakıtan, Tempo dergisine gönderdiği yanıtta, -"tek satan ben değilim" mealinde- Ofer yetkililerinin taa 2002'de Mesut Yılmaz'dan da randevu alıp konuyu görüştüklerini, ÖİB kayıtlarına dayanarak iletiyor.)

(****) Bilim ve Gelecek dergisinin son sayısında, Şükrü Günbulut, "İyonya uygarlığı" yerine, İyon kentlerinin coğrafi göbeğinde yer aldığı için, "Kuşadası uygarlığı" tanımını öneriyor ve yazısına da "Kuşadası Filozofları" başlığını atıyor (http://www.bilimvegelecek.com.tr/?act=2&ampsayi=56&ampid=512) ki çok doğru, Kuşadası böylesine tarihsel bir öneme sahip, ama gerçekçi olalım, bırakın Kuşadası'nı (İyonya'yı), Herakleitos'un Efes'ini yahut Thales'in Milet'ini bilen Amerikalı turist sayısı bir elin parmaklarını geçmez. O yüzden, tarihsel önemi turistik önemle karıştırmamak ve bu kentle ilgili bir taşra efsanesini düzeltmek gerekiyor: Avrupa'dan farklı olarak, ABD'deki acentelerde, "Türkiye Turu" pek yok, en fazla Grek Turu, Ege yahut Akdeniz Turu satılıyor ve kimse, "aman evladım, tur paketinde mutlaka Kuşadası/Efes olsun, orayı görmeden ölürsem, valla gözüm açık gider" gibi bir koşul öne sürmüyor (Efes, meslekten arkeologlar hariç, tüm Amerikan ahalisi için alelade bir Elen harabesi, şu pek önemli saydığımız Meryemana Kilisesi ise, İsa'nın validesinin, dünya üzerinde hasbelkader kısa süreli konakladığı onlarca mekandan sadece biri, o kadar), dahası, Ege/Akdeniz tur paketi dahilinde kentimizi "de" ziyaret ederken, programlarında Efes'in adının yazdığından da, Efes'in Türkiye'de olduğundan da haberleri olmuyor, hatta yolcular transit sayıldıklarından pasaportlarına Türkiye'ye giriş yaptıkları bile işlenmiyor (gemiler sabah gelip öğle vakti demir aldığından, topu topu 4 saatlik bir ikamet süresinde, binlerce yolcunun pasaportuna damga vurabilecek kol kuvvetini haiz gümrük görevlisi bulmak fiziken mümkün değil), velhasıl, bindikleri alametin (klasik deyişle, haritada yerini gösteremedikleri) Türkiye'ye uğrayıp uğramadığı, turistleri zerre kadar ilgilendirmiyor.

Öyleyse gemiler neden mi geliyor çok basit, burası, beleş olmakla kalmayıp üstüne bir de para aldıkları tek liman da ondan. Başlangıçta liman ücretlerinin düşüklüğü nedeniyle gemi şirketlerinin tercih ettiği Türk limanları, bugün yerel acentelerin yalvarıp yakarmalarıyla ve artık o da yetmediğinden, açık "rüşvet"leriyle davet ediliyor. Şöyle: Yerli acentelere turist değil, zengin turist yani lüks alışveriş yapıp kendilerine komisyon kazandıracak turist lazım zengin turist de Ofer'in gemilerinde olduğundan, büyük yerli acenteler Ofer'in gönlünü yapmak için birbirlerini yiyorlar. Acenteler, önce shoppingcenter'lardan -sezon boyunca zaten alacakları fahiş komisyonlara mahsuben- çuval dolusu avans toplayıp bu çuvalları ABD'de, kruvaziyer şirket merkezlerindeki "ihale" masalarına boşaltıyorlar, bir kaç milyon dolarlık bu "ihale"yi kazanan acente, yolcuların sırtından hanut toplama imtiyazını ve anlaşmalı mağazalarından başka hiç bir esnafa yolcuların yüzünü dahi göstermeme hakkını bir sezonluğuna elde ediyor. (Nihayetinde, turistin anlaşmalı mağazalarda ödediği ekstra komisyon kazığı, yerli acente ile Miami'deki kruvaziyer şirketi arasında pay edilmiş -Amerikalı turist açısından, en azından tamamı "yabancı"ya gitmemiş- oluyor!)

Ofer, limanda lüks alışveriş merkezi yer almasa da, hatta liman kendisine ait olmasa da, "misafirperver" acentelerimizin rüşvetle davet ettiği bir kente, gemilerini gene de yanaştırırdı, demek istiyorum.

Çünkü, gemiler, dünyanın her yerinde limana ve kente, ama bir tek Türkiye'de "acenteye" geliyorlar!

Mustafa Adalı 'ın Son Yazıları