Piyasa ortamında üniversiteler

14/11/2012 Çarşamba
Piyasa ortamında üniversiteler

Yazının başlığını İstanbul Bilgi Üniversitesinin 2007 yılında yayımladığı bir kitaptan aldım. Yazarı, bir dönem Harvard Üniversite Rektörlüğü de yapmış olan Derek Bok.

Kitapta öz olarak, üniversitelerin ticari faaliyetten kaçınamayacağı savunuluyor. Yazara göre üniversiteleri Devletin azalan fonları değil, piyasanın talebi girişimciliğe zorluyor. Yazarın, etik kurallara uyulması koşuluyla buna pek itirazının olmadığı anlaşılıyor.

Ancak etik kurallara uyulabilme konusunda emin olmadığını şu sözlerinden anlıyoruz “Bir üniversite, amaçlarını yüksek bir nitelik ve tutarlılık ile gerçekleştirmesini sağlayacak değerlerin ne olduğuna dair net bir duyguya sahip olmalıdır. Bu değerler flulaştığı ve etkisini yitirdiği zaman, para kazanma dürtüsü hızla okula yayılmaya başlar (….) elbette her şeyin para ile ölçüldüğü bir Dünyada para kazanma dürtüsünün hızla yayılmayacağı bir alan bulmak pek de kolay değil.”

Kitapta üniversitelerin ticarileşmesine ilişkin çok sayıda örnek veriliyor. Bunlardan ilginç gördüğüm birini aktarayım: “….Girişimci bir üniversiteyse, erkek tuvaletlerindeki pisuarların karşısındaki alanı hevesli reklamcılara kiralamayı becerdi.” Türkiye’de üniversiteler bu gelişkinliğe ulaşmadı sanırım. Henüz öğrencilere banka kredi kartları verilmesi aşamasındayız.

Girişimci Üniversite ve özerklik
Girişimci üniversite söylemi geçtiğimiz 15-20 yıl boyunca üniversite tartışmalarının temel konularından biri oldu. Giderek teknoloji ile daha sıkı bağlar kuruluyor ve beşeri bilimler öteleniyor, fen bilimleri öne çıkıyor.

Her ne kadar Yükseköğretim Yasasında kâr amacı güdemeyecekleri belirtiliyorsa da vakıf üniversiteleri ve özel üniversiteler sonuçta belirli sermaye gruplarının yönetiminde ve piyasa koşulları içinde çalışmak zorundalar. Parayı veren kadrosunu da kuruyor, eğitimi de araştırmayı da biçimlendiriyor. Böyle bir ortamda üniversitenin idari ve akademik özerkliğinden söz edilebilmesine elbette olanak yok.

Üniversiteler hiçbir zaman siyasal iktidarların tasallutundan kurtulamadılar. 1930 -1940’lı yıllardaki akademisyen tasfiyeleri, 1973 yılında YÖK’ün kurulması ve bunun göstergeleri. Anayasa Mahkemesi, 1750 sayılı Üniversiteler Yasasının ilgili maddelerini iptal etmeseydi YÖK’ü kurma şerefini Kenan Evren değil, Naim Talu hükümeti taşıyor olacaktı.

1980 sonrasında Üniversitelerin başına gelenleri de anımsayalım. 12 Eylül cunta yönetimi özerklik olarak algılanabilecek bütün unsurlarından arındırarak YÖK’ü 1981 yılında yeniden kurdu ve 1982 Anayasasını Yasaya uydurdu. Aradan geçen 30 yıl içinde yeni bir akademisyen kuşağı yetiştirildi, sistem kökleşti, yeni hamleler için uygun ortam oluştu.

Bütün siyasal iktidarların, üniversite özerkliğine soğuk baktığını söylemekle sorumluluğu yaygınlaştırmak ve böylelikle AKP iktidarını aklamak gibi bir niyetim yok: Yalnızca Kapitalizmi anlatmaya çalışıyorum.

AKP Yükseköğretimde köklü dönüşümlerin hazırlığını yapıyor. Cumhurbaşkanlığının da, kamuoyu desteği alınması sürecinde üzerine düşeni yapmak için istekli olduğu anlaşılıyor.

Devlet Denetleme Kurulu 2009 yılında üniversitelerin denetimini konu alan bir Rapor yayımladı. Bu Rapor, üniversitelerin ne tür bir anlayışla biçimlendirileceğinin işaretlerini verdiği için önemsenmeliydi ama nedense medyada pek fazla yankısı olmadı.

Raporda, Anayasa Mahkemesinin yukarıda sözünü ettiğim kararına ad vermeden gönderme yapılıyor ve 1982 yılına değin üniversitelerle ilgili düzenlemelerin, üniversite özerkliği çerçevesinde tartışıldığı, üniversitelerin 1982 Anayasası ile Devletin gözetimi ve denetimi altına alınarak bu soruna çözüm getirildiği belirtiliyor.

Bu nasıl mantık demeyin, çünkü dahası var. Ama rapordan uzunca bir alıntı yapmak zorundayım. Dilerim sıkılıp okumayı bırakmazsınız:

“İdari özerklik” lafzının tamamen ortadan kaldırılmış ve sadece ‘bilimsel özerklik’ten bahsedilmiş olması, yükseköğretimin idari özerklikten bütünüyle mahrum bırakıldığı anlamına gelmemektedir. Yeni Anayasal çerçeve ile idari özerklikte ağırlık merkezi, yükseköğretim kuruluşlarından YÖK’e kaymış ve sonuçta adeta fiilen dışa karşı korunmuş bir idari özerklik ve bağımsızlık alanı yaratılmıştır. Anayasadaki hükümler sayesinde, yükseköğretim sistemimizin, zaten kendi bütünlüğü içinde sahip olageldiği dışa karşı bağımsızlığı koruma altına alınarak, idari özerkliğin yine sistem içinde kalması sağlanmıştır. Böylece, yükseköğretim alanının kendine özgülüğü ve ‘dışarı’dan bağımsızlığı YÖK’ün kuruluşu ile dağılmamış, tam aksine, bu alanın dışarıya karşı korunaklığı daha da artmıştır.”

Taslakta daha neler var?
YÖK önerisi olarak servis edilen Taslak, yaşama geçirildiğinde yalnızca üniversitelerin idari ve akademik özerklikleri ortadan kalkmayacak, üniversitelerin bütün birikimi ve taşınır/taşınmaz varlıkları da sermayenin hizmetine sunulmuş olacak.

Taslak kamuoyunda, piyasacılık ve idari/akademik özerklik yönleri öne çıkarılarak çok tartışıldı. Burada yinelemekte yarar görmüyorum. Ancak eleştiriler arasında göremediğim üç küçük ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum.

Küçük ayrıntı dememin nedeni, küçük ya da ayrıntı oluşundan kaynaklanmıyor. Devasa dönüşümlerin yanında önemsiz sayılabileceği için böyle adlandırdım.

Anayasada ve 2547 sayılı Yasada üniversiteler “kamu tüzel kişisi” olarak tanımlanıyor. Taslakta ise “kamu” sözcüğünün çıkarıldığı ve “tüzel kişi” deniliyor. Bunun, özel üniversitelerden kaynaklanan zorunlu bir değişiklik olduğunu düşünürsek eğer, iyiniyet kavramını biraz fazla zorlamış oluruz. Temel amaç, kamu hizmeti çağrışımı yapacak sözcüklerin yasalardan bütünüyle temizlenmesidir.

İkinci ayrıntıya gelelim: Taslakta, özel üniversite ya da vakıf üniversiteleri lehine kamulaştırma yapılabileceği kuralı yer alıyor. Devletin, sermayenin kurduğu özel üniversiteler çıkarına kamulaştırma yapmasının sanırım Dünyada başka örneği bulunamaz.

Üçüncü ayrıntı ise, Üniversite topraklarının küçültülmesine yönelik ve Taslağın 12. Maddesine gizlenmiş. Bu maddeyle “Gayrimenkul Yönetim ve Geliştirme Daire Başkanlığı” adlı bir birim kuruluyor ve “Üniversitenin (…) mülkiyetinde bulunan arazi, arsa ve binaların devri karşılığında (….) düzenlenen protokol çerçevesinde kamu kurum ve kuruluşlarına doğrudan yaptırmak….” Gibi bir dizi görev veriliyor.

Maddenin sözleri şu anlama geliyor: üniversite bir kamu kuruluşuyla bina yapması için anlaşma yapacak, karşılığında para değil, toprağının bir bölümünü verecek. Üniversitenin toprağının bir kamu kuruluşundan ötekine geçmesinde ne sakınca olabilir demeyin. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, üniversite yerleşkelerine gözünü dikmiş bekliyor. TOKİ’ye verecek. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın ODTÜ yerleşkesine nasıl şehvetle baktığını görüyoruz. Artık kamu kuruluşu kalmadı biliyorsunuz.