Geçimini sağlamak için kiralık işçi firmalarında çalışıyordu ama bu paralarla yaşaması olanaksızdı. Evi de yoktu, maddi manevi zorlanıyordu; bu da memleket yolunun göründüğü anlamına geliyordu.

Limon sıkılmış kaset

Almanya’ya birlikte gittikleri Ersen anlatıyor:

- “Çocuklarla caddede yürüyorduk, Taner de arkamızdan geliyordu. Bir veya iki köşe geçmiştik ki, bir ara arkama baktım Taner yok. Sırra kadem basmış, gidiş o gidiş...”

Frankfurt’ta bir firarla başlayan macera 10 yıl sürmüş, Taner Öngür 1980-90 arası gurbette yaşamıştı. Hasan Fikri Andaç (Fiko), Bahtiyar Taş ve Olgun Bilginer ile bir topluluk kurmuşlardı, Baba adında… Birileri gitti, yerine Malezyalı davulcu, Bangladeşli perküsyoncu geldi. Bugünden bakıldığında deli işi şeyler yapıyorlardı; işgal evinde kalmış, belediye ile anlaşma sağlanınca kendilerine gösterilen evlere taşınarak orayı boşaltmışlardı. Yeşiller yeni yeni partileşiyordu. Daniel Kohn Bendit’in multi-kultural affair projesi kapsamında Frankfurt’ta yaşayan yabancı müzisyenlerden oluşan topluluklar arasında bir meydanda konser vermişler; kayıtlar albüm olmuştu.

Taner, Frankfurt’ta Ertan Anapa’nın stüdyosunda çalışmıştı. Fiko ile bir evin müştemilatına stüdyo kurmuşlardı. Dijital teknolojiye geçişin ilk adımlarına tanık olmuşlardı. İşler kesat, Taner ayrılıp başka bir şehre geçmişti, Alman bir arkadaşın yanına… O evde kayıt yapılabilen dört kanal kaset makinesi bulunuyordu. Bununla ilk bestelerini kaydetmeye başlamıştı; acemiydi ama en azından aklındaki müziği kayıt altına alıyordu. İleride “Alarm” adıyla çıkacak olan kasette bulunan birçok parçanın demo kaydını burada yapmıştı.

***

Geçimini sağlamak için kiralık işçi firmalarında çalışıyordu ama bu paralarla yaşaması olanaksızdı. Evi de yoktu, maddi manevi zorlanıyordu; bu da memleket yolunun göründüğü anlamına geliyordu. Türkiye’de doksanlara girilmiş, Özal’ın liberal rüzgarları esiyordu. Dönünce fark ettiği ilk şey müzisyen olarak döneminin geçtiği; yeni isimlerin piyasa yaptığı ve bambaşka müziklerin dinlendiği olmuştu. Artık müzisyenlik yapamam düşüncesiyle tonmayster olarak çalışmayı uygun görmüştü. Levent’teki F.T. Stüdyosu’nun kapısını çaldığında karşısına tesadüfen Turgut Berkes çıkmıştı. O vakte kadar tanışmış değillerdi ama görünce 40 yıllık dost gibi konuşmuşlardı. Çok ortak arkadaşları bulunuyordu. Yaşları denk, hayat görüşleri birbirine yakındı. Sohbet esnasında içeri giren Turgut’un ortağı Fuat Güner:

- “Seni Allah gönderdi, tam da senin gibi birine ihtiyacımız var” demişti.

Kargo’dan Badluck’a, Barış Manço’dan Ahmet Kaya’ya, İbrahim Tatlıses’ten Sezen Aksu ve Fahir Atakoğlu’na herkes oradaydı. Müzik dünyasının kalbinin attığı mekânda Taner ayrı kaldığı yerli piyasayı yeniden tanıyordu. Toplam altı yıl çalışmıştı.

Aletler güzeldi, Almanya’da o evde yaptığı demo kayıtları, stüdyonun boş saatlerinde yeniden kaydediyordu. Birkaç da yeni parça yapmıştı. Niyeti bir albüm haline getirmekti. Vefa Lisesi’nden ergenliğinde ilk siyaset ve müzik muhabbetlerini döndürdüğü arkadaşı (Pop-Sav ve Müyor-Bir kurucularından, Altın Güvercin yarışmasının düzenleyicilerinden) Ali Rıza Türker, bir albüm hazırlığı içinde olduğunu öğrenince kendi firmasından, Türker Prodüksiyon’dan çıkarmak istemişti. Düşünmedi, koşulsuz “evet” demişti.

***

1992 tarihli ilk solo albümü, 1976’dan bu yana yazdığı şarkılardan oluşuyordu. Burada en sevdiği altmışların ikinci, yetmişlerin birinci yarısı arasındaki dönemi sound ve ruh olarak canlandırmaya çalışmıştı, şartlar elverdiğince!

Kasetin kapağında siyah bir gömlekle görünüyordu Taner, sağ kolunda üzerinde alarm yazan bir pazıbent, elinde de kırmızı bir gitar. Kapak Turgut Berkes’in eseriydi. Logoyu yine o tasarlamış, stüdyoya gelip giden Remzi adında acar bir delikanlı imal ettirmişti. Gitar ise lutiye Ekrem Özkarpat tarafından yapılmıştı. Taner’de caz kasa bir gitar vardı. Ekrem Usta bu gitarı seviyor, istiyordu. Taner de kendisine bir gitar yaparsa onunla takas edebileceğini söyleyince bu gitarı yapmıştı. Gitarın sırtı ejderha kuyruğunu andırıyor, kafa kısmında da sedeften gözler bulunuyordu. Gitarın tasarımını da Turgut yapmıştı. Irak savaşı esnasına Türkiye’ye Acrassicauda (Kara Akrep) adında Iraklı bir topluluk gelmişti. Destek amacıyla Kemancı’da konser yapmışlardı. Adamların gitarları yoktu ve Taner de Nevin Öngür’ün ricasıyla o gitarı emanet vermiş, ama konserden sonra topluluk Amerika’ya gitmişti, -şayet burada birisi iç etmediyse- muhtemelen gitarla birlikte…

***

“Alarm” çıktıktan sonra biraz tanıtım yapılmış, hatta bir iki televizyon programına konuk olmuştu. İlgi görmüş, satmıştı ancak ne sattığını bile sormamıştı. O günlerde nükleer santral konuları gündeme gelince, Türkçe Rock Atom Santraline Karşı diye etkinlikler düzenlenmiş, o hengâme içinde albümü unutuvermişti. Etkinliklere topluluğu Alarm Bandosu ile çıkıyordu. Bir de Moğollar yeniden bir araya gelince solo çalışma sevdası bir kenara atılmış, hayatında bambaşka bir sayfa açılmıştı.

İki binli yıllara girdiğimizde dijital işlere merak salmış, kendine bir YouTube kanalı açmıştı. Tüm kayıtlarını oraya yüklüyordu, “Alarm”ı da dahil etmişti. YouTube bir uyarı mesajı gönderdi, Esen Müzik tarafından bir itiraz gelmişti, “telif hakkı ihlali” gerekçesiyle. Anlamakta güçlük çekmişti: tüm besteler kendisine aitti, kayıtları, miks-mastering’i de kendi yapmış, kendinden başka çalan eden de yoktu. Üstelik itirazda bulunan bu firmayı da tanımıyordu. Bunun üzerine Ali Rıza’yı arama ihtiyacı duymuştu.

- “Taner’cim ben elimdeki tüm kataloğu Esen Elektronik’e sattım. Kusura bakma, sana da haber veremedim.”

Kırılmış, daha ziyade de sinirlenmişti. CD’nin olmadığı dönemde “Alarm” 5.000 kaset basılmış ve tükenmiş, o ise beş kuruş almamıştı.

***

Telif hakları konusunda araştırma yapmıştı. Albüm iznini muvafakatname ile verirsen, yapımcı albümdeki kayıtları yayımlama ve devretme hakkına sahipti, fakat sanatçı kendine ait şarkıları yeniden düzenleyip kaydederse, bu kayıtlar hakkında o yapımcının hiçbir hakkı kalmıyordu. Şarkılarını kurtarabilmek için bu yöntemi uygun görmüştü. Heybeliada’ya ilk taşındığı günlerde, kurduğu minik stüdyomsu odada parçaları yeniden düzenleyip kaydetmişti. Yılına istinaden adına “Alarm 16” demişti. Viya Müzik tarafından sessiz sedasız tanıtımsız yayınlanmıştı. Salgın günlerinde eski kayıtlarını yeniden elden geçirme fırsatı bulduğunda masaya yatırdıklarından biri yine “Alarm” olmuş, bu kez “Alarm 21” adıyla çıkmıştı. Viya Müzik IRSC kodlarını Taner’e vererek kayıtları silmiş, yerine aynı kodlarla yenileri yüklenmişti. Son haline bir de yeni parça eklemişti: “Limon Sıkılmış Deney”.

Cem Karaca & Moğollar “2. 2. 1973 Ankara” adlı albüm çıkınca Ayzer Danga, lansman için İstanbul’a gelmişti. Hadi dediler buluşmuşken Levent’teki eski Moğollar’ın ortak evini gidip görelim, bakalım ne durumda?

Yetmişli yıllarda Taner’in rodi kardeşinin ve Ayzer’in birer odaları vardı o evde. Asit Orhan sürekli cepleri dolu damlar, “senin zamanın gelmiş” dediklerine bi güzellik yapardı. Camianın kannat önderi gibiydi. O günlerden birinde Cem Karaca gelmiş, merakına yenilerek partiye dahil olmuştu. Pek hoşlanmamıştı:

- “Ne biçim bok bu ya!!! Midem götüme kaçtı” diye söyleniyordu.

Yıllar sonra yaptıkları ziyaretin gecesinde Taner’in aklına o anılar üşüşmüştü. Oturup sabaha kadar bu hikâyeyi bir şarkı sözüne dönüştürmüş, adını da “Limon Sıkılmış Deney” koymuştu.  

Murat Beşer ([email protected]tbeser.com)