Nihat Behram’la 'Ateşi Solumak' kitabı üzerine: Ateş hayatın kendisidir

50 yıla yayılan 22 şiir kitabının ve yayınlanmamış son şiirlerinin 'Ateşi Solumak' adıyla tek ciltte toplandığı şair Nihat Behram, kitaba ve 50 yıllık mücadelesine ilişkin Cansu Fırıncı'nın sorularını yanıtladı. Behram, 'İlk yazdığım şiire ihanet etmedim, şiire yaşam silahım gibi sarıldım, çünkü yazmasam, ayakta kalamayacağımı anladım. Şiir soluk almamın biçimi oldu. “Ateş” de hayatın kendisidir. Hayatın kalbinde tutuşması onu solumaktan geçer' dedi.
Cansu Fırıncı
Pazar, 09 Aralık 2018 10:54

Şair Nihat Behram, 50 yıla yayılan 22 şiir kitabının ve yayınlanmamış son şiirlerinin 'Ateşi Solumak' adıyla tek ciltte toplandığı esere ilişkin Cansu Fırıncı'nın sorularını yanıtladı.

Cansu Fırıncı: 1967 / 2017 arasına yayılmış 22 şiir kitabın Toplu Şiirler olarak “Ateşi Solumak“ adıyla tek ciltte yayınlandı. Öncelikle sana uğurlu olsun, bizim için de: gözümüz aydın! 

Nihat Behram: Uğur dileğin senin tertemiz yüreciğinin tomurcuğu, ben de dilerim ki hayat senin uğurlu umut tomurcuğunun özsuyu olsun!

C.F.: Twitinde: “Kronik kalp çarpıntısı 'reçeteye' sığmaz” diyorlardı, sığıyormuş! 50 yıla yayılmış 22 şiir kitabım ve yayınlanmamış son şiirlerim Everest Yayınları’nca "ATEŞİ SOLUMAK" adıyla tek ciltte toplandı.Yine de DİKKAT, ‘yan tesiri' var: Şiir kalbe dokunur!”  Diye duyurduğun kitabını tam da Taranta Babu oyunumda sahneye çıkma öncesinde kuliste, birden kapıyı açıp, “Sana tuğla getirdim, al solu” diye bana armağan etmiştin. Kalbimdi dokunduğun, “tuğlanı” kitaplığımın en üst köşesine koydum! Okuyup okuyup aklımda/ruhumda yeni yapılar inşa ediyorum.

N.B.: O zaman şiire “ruh tuğlası” diyelim, daha uygun! O gün soluk soluğa yetiştiğim senin Taranta Babu oyunundan da ben, ruhumu “yapı tuğlası” doldurup çıktım. Büyük şiirin ölümsüzlüğünü bir kez daha soluyarak. 

C.F. : Kitabı ayrıca konuşuruz, fakat ilkin sormak istediğim şu: bu kitap ömrünün 50 yılını yani yarım asırlık bir süreci içeriyor. Zalime boyun eğmeden, dimdik geçirdiğin, zindan/işkence acısı, gurbet/hasret sancısı, öfke, keder ve hiç sönmeyen bir umut, mücadele ateşi... Ne zindanda eğildin, ne ömrünün 17 yılını geçirdiğin sürgünde... nasıl bir şey böyle bir hayatı taşımanın duygusu? 

N.B.: Bunda olaganüstü bir durum yok, yani hayatımda. İnsan olduğunun bilinciyle hayatı soluyan herkes için olağan bir hayat. Zindanda/işkencede olduğum dönem yurdumun en değerli evlatları da zindanda/işkencede idi, dahası katliamlarda, darağacında can verdiler. Sürgün acısı hakeza öyle. Öfke, hiç sönmeyen umut, mücadele ateşi de... İnsanın kimliğini yaşarken tuttuğu saf, savunduğu değerler belirliyor. Zalimle mazlum ayrımında nerede duruyorsun; kabalıkla incelik, acımasızlıkla merhamet, yobazlıkla bilim, karanlıkla aydınlık, kötülükle iyilik, korkuyla cesaret ayrımında nerede duruyorsun? Duruşun senin kimliğindir. Zalim ya da mazlum, korkak ya da cesur, kaba ya da ince... Kısacası insan kılıklı bir yaratık ya da insan. İnsanım diyorsan kimliğinin bileğitaşı da insani değerlerdir. “İncelik inim inim / kabalık azgın” diye bir dize düşüyorsam, bu benim tuttuğum safın çığlığıdır. İnsanım diyen biri bilginin cehalete, inceliğin kabalığa, masumiyetin suçluluğa teslim olmasını nasıl kabullenebilir? Kabullenmediğin noktada zaten kavga başlar, insan olmanın kavgası. Bir insan için, insan olma çabasından doğal ne olabilir. “Hayatımda olağanüstü bir durum yok” dediğim bu. Bu değerler saldırı altındaysa, tabii ki dikleneceksin/direneceksin, ‘bedeli şu olur, bu olur’ diye hesaplamadan dövüşeceksin? Direnmesem hayattan utanırım! “Kendinden önce yavrusunu doyuran /minicik sakadan utanırım / anacıl bir ses olsun özleyen öksüzün hüznünden utanırım / açlıktan kurumuş bebelerin mahzun bakışlarından / dağlardan utanırım, direnen arkadaşlardan” dizeleri bunun ifadesidir. Yazdığın şey senin ruhunu yansıtırken, senin kimliğini de şekillendirir. Ne ruhunun tanımı olmayan sözden sanat çıkar, ne de tanımladığı şeye ruhuyla örtüşmeyen insandan sanatçı. Yani teslimiyetçi ruh taşıyan bir insan, direniş anıtı olan İbo’nun hayatını, Deniz’in kavgasını yazamaz. Yazsa da yazdığı ‘sahte evrak’ olur, sahi sanat değil. Nâzım’ın Taranta Babu'suna bak! Her sözü nasıl sahi. Çünkü Nâzım hayatı sahte değil, sahici solumuş; insanlığın, insani değerlerin safında solumuş; mazlumun, masumun, mahzunun yanında solumuş. Nâzım’ın hayat kimliği bu. Hayat kimliği böyle olanın, hayatı öyle soluması son derece olağan. Şiirlerinin olağanüstülüğü bu olağan oluşta gizli. Diyesim o ki: devrimcilik olağanüstü bir durum değildir, devrimcilik insanım diyen herkeste olması gereken normal/olağan bir durumdur. Normal olmayan/anormal olan gericiliktir! Yazık ki egemen olan/başta/yönetimde olan da o anormallik! 

C.F.: Şiir dışında roman/deneme/makale/masal gibi türlerde de yapıtların var. Daha da önemlisi, 2 tür var ki, bu 2 türü edebiyata sen kazandırdın. İlki 'Belgesel Anlatı' türü. Sanırım Darağacında Üç Fidan ve Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit bu türün ilk örnekleri. Daha önce böyle bir tür yok. Fakat daha sonra 'belgesel anlatı' diye yayınlanmış bir çok kitap var. İkincisi, geçtiğimiz yıl yayınladığın 'Şiirözü' kitaplar. Bu tür, yani 'şiirözü' türü de bir ilk. Daha önce yazında böyle bir tür de yok. Dikkatimi çekense, yazın dünyasında bu yeniliklerin görmezden gelinmesi! Nedeni ne ola ki? Ayrıca, senin kafanda bu 'yeni türler' nasıl oluştu?

N.B.: Nedeni 'körlük' değil! Darağacında Üç Fidan'dan sonra bir çok kitap 'belgesel anlatı' diye çıkmışsa, demek ki görmüşler. Hesaplı bir 'görmezden gelme' söz konusu. Başka bir alandan, hayattan örnek vereyim: Bak bu gün toplumda çok önemli direnişler ve direniş odakları var. Ama medyada yansımıyor. Körlükten mi, hayır, hesaplı görmezden gelme! 'Görmezden gelmenin' gücü, hayatı durdurmaya yetiyor mu? Sonuçta kazanan hayattır, öyle bakacaksın! Türlerin nasıl oluştuğuna gelince: Darağacında Üç Fidan'ın ilk yazımı gazetede 'röportaj' olarak yayınlanmıştı. Kitap olarak çıkarırken, düşündüm, röportajda değil, yoğunluk 'anlatı'da. Yani düş var, düşsel kurgu var. Şiirle köprüsü var. İlkin 'anlatı' mı desem diye düşündüm. Ama salt o da değildi. Belge yoğunluğu vardı. Anlatılanların kökleri belgelerdeydi. Bu düşünme yoluyla 'belgesel anlatı' kavramına ulaştım. Şiirözüne gelince: Seninle daha önce de yaptığımız bir konuşmada söylediğim gibi, “bu kavramı arıdan yürüttüm”! Yani “balözü”nden. Bu kitaplar şiirin özüne ilişkin. Bir şiir şairinde nasıl birikir, ona ilişkin. Kitapların ilk bölümünde bu süreç masal diliyle ve resimlerle anlatılıyor. 2. bölümde şiirin kendisi, son bölümde ise şiirde geçen bitki/hayvan ve olgular hakkında, şiirle bütünlüğü içinde özlü açıklamalar/bilgiler var. Evet, 'Şiirözü' yazında yeni bir türdür. 'Görmezden gelinmesi' ise, sadece kendilerine odaklı, kerameti kendinden menkul “aydın/sanatçı/eleştirmen” dünyasının bizlere karşı çok eski haseti! “Yapılarını” bildiğim için benim açımdan bunun şaşırtıcı bir yanı yok, ayrıca “bir değerlendirme olsun”a ihtiyacım da yok! Asıl sorun, okur olmanın bilincindeki insanların ilgisizliğidir. Sadece bu kitaplara değil, gerçek sanat kitaplarına, gerçek sanata ilgi düşüklüğü asıl sorun. Düşün ki “şiirlerim hakkında ne düşünüyorsunuz” diye bana yollanan dosyaların sayısı kadar şiir kitabı okuyan yok. Bir başka örnek: Kitlesel etkinlikler/dinletiler vb. de şiir okuduğum kitle yüz binler, ama kitaptan okuyanın sayısı yüzler! Yine bir başka örnek: Saman alevi/eften püften kitaplar “çok satar”ken, ciddi yazarlar ve ciddi yazarlık “kaderine terk” durumunda! ‘Devrimcilerin dünyası’nda da durum farklı değil. Ivır zıvıra ilgi, doğru dürüste ilgiden çok fazla!

C.F: Önemli bulduğum için bu konuyu biraz daha açmak için soruyorum, önceki yıllarda, hatta daha da eskiden sizin gençlik döneminizde gerçek sanat kitaplarına, toplumcu kültüre, devrimci yazarlara ilgi daha fazlaydı. Liberalliğin galebe çaldığı bir dönem geldi. Ucuz içerikli postmodern kültür öne çıktı. Yani Orhan Kemal'lerin yerini Orhan Pamuk'lar aldı... Bu da toplumsal yozlaşma değil mi?

N.B: Oktavio Paz’ın bir sözü var, “Gökyüzünde bir yıldız kaysa, parıltısı bir anda tüm dikkati çeker, ama ömrü birkaç saniyedir; bir de ufak ışıltılı da olsa, yıldızlar var, milyonlarca yıldır ışıldayan ve ışıdayacak olan” diye. Diyeceğim şu: Zaman zaman sistem körüğüyle pompalanan “akım”lar, “yıldız kayması” misali gelip geçicidir. İyi olan kalır. Hayatın terazisi şaşmaz. Karacaoğlan televizyonlara mı çıkmış ki, saraylarda mı beslenmiş ki? Ama şiirleri göğün sönümsüz yıldızları gibi gönüllerde ölümsüzlüğe kazılı. Onun döneminin “saray yalakalarını” kim anımsar? İşin bir yanı bu. Diğer yanı ise, senin dile getirdiğin kaygı. Çok önemle üstünde durmamız gereken bir durumdur. Siyasi iktidarlar yine gericiydi ama, sadece yurdumuzda değil, dünyada da 1970'li yıllara dek, kültürde toplumcu/devrimci gerçekçi kültür iktidardı. Şilinin Neruda’sından Fransa’nın Aragon’una, Almanya’nın Brecht’inden Türkiye’nin Nâzım’ına kadar. 70'li yıllarda bir gence “yazarlarımızı say” dense, “Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Nâzım...” diye başlardı... Şimdi sor, büyük çoğunluk “Orhan Pamuk, Elif Şafak...” diye başlar. Yani kültürde de bir “iktidar” değişikliği oldu. Dünyada da böyle. Almanya’da “yeşiller” ne kadar “solcu” ise, bugün başat kültürün “düzeyi” de o kadar! Elbette bir yozlaşmadır. Ciddi okur, ciddi aydın kesimler, bilinçli insanlar bunu görerek tavır almazlarsa, bu yozlaşma daha da derinleşir. Sabahattin Ali’den bir kitap okumamış ama “en önemli yazar” dendiğinde “Orhan Pamuk” diye başlayan kişinin sadece “okurluğu” değil, ciddiyeti de sorunludur. Eften püftenlerin şöhret/servet içinde yüzdüğü memleketimizde en değerli yazarlarımız yokluk yoksunluk içinde süründüler. Ömrünün 8 yılını komünistlikten zindanda geçirmiş, gerisini yokluk/yoksuluk içinde yaşamış Enver Gökçe düşkünler yurdunda öldü! Bu, faşizmin düşmanından intikam almasıdır. Bu aynı zamanda, evladına sahip çıkmayan halkın ve halk güçlerinin utancıdır. Hakeza A. Kadir, Hasan İzzettin Dinamo, Orhan Kemal... Ülkenin en değerli aydınları yokluğun, yoksulluğun dibinde yaşadılar. “Sanatçı” sıfatlı şarlatanların bir dakikalık reklama 1 milyon dolar aldıkları ülkede... 

C.F: Burada bir parantez açıp soruyorum: 22 kitabını içeren toplu şiirlerin “Ateşi Solumak” dışında 23 kitabın daha var, yani 45 kitap. Kitaplarınla geçinebiliyor musun? Bildiğim kadarıyla yurtdışında manavlık/bahçıvanlık gibi işlerde de çalıştın. Yurda geldikten sonra da sürekli iş aradın. Birçok yazar yüklü ücretlerle gerici gazetelerde yazıp, AKP lokallerinde okumalara giderken sen bunları da reddettin. Bir dönem Yurt Gazetesi’nde yazdın, bildiğim kadarıyla orada da birikmiş maaşın ödenmedi.  Babadan kalma mirasın, dikili bir ağacın da yok. Nasıl yaşıyorsun, bu cesaret nereden?

N.B: Doğadan örnek vereyim: hiçbir hayvan yuvadaki yavrusuna zehirli yem taşımaz. Ben yavrumun biberonuna tek damda kirli süt koymadım. İnanmadığım ve kirli olan tek sözcük yüreğimden/beynimden kalemime düşmedi. Yazdıklarımın geliriyle o biberonu dolduramadığımda, alnımın teriyle yan işler yaptım. Bu yaşımda hâlâ da öyle. ‘Babandan miras kalmadı’ sözün doğru değil! Babamdan mal/mülk değil ama onur/dürüstlük/yurt ve insan sevgisi; suya, toprağa, havaya, arıya, çekirdeğe, dala, başağa saygı/tutku gibi dünya parasıyla ölçülemeyecek paha biçilmez miras kaldı. Bu konuda, “Miras” adında bir romanım bile var. “Dikili ağacın yok” sözün de doğru değil! Evren Cuntasınca T.C vatandaşlığından çıkarıldığımda, bir zarf geldi yurdumdan, açtım baktım, ağladım, açtım baktım ağladım... Bir fotoğraf var içinde, Toroslar'ın Akdeniz’e bakan yüzünde, bir fidan, bir yanında Ahmed Arif oturuyor, bir yanında Metin Demirtaş. Fotoğrafın arkasında “Seni kimseler bu yurttan sökemez, şair amcaları sürgünde doğan kızın için ve onun adıyla Mavi adlı bu fidanı dikti” yazıyor. Açtım baktım ağladım, açtım baktım ağladım. ‘Dikili ağaç’ ne, yurdumda benim ormanım var, kökleri kalbimde!

C.F: Aynı dönemde resmi makamlardan da bir “zarf” aldığını söylemiştin, bu anını da anlatmanı istesem...

N.B: O zaman, 1980’li yıllarda öyle bir yasa vardı. Şimdi nasıl uygulanıyor bilmem. Devlet vatandaşlıktan attığı kişilerin memleketteki mal varlığına da el koyup hazineye devrediyordu. Mal varlığım soruldu. Daktiloyu aldım önüme, sayfalarca mal vardığımın dökümünü yazdım: “777 bin kilometre kareden oluşan, doğusunda Ağrı Dağı, batısında Ege Denizi, kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Akdeniz olan” diye başlayıp, yurdumun bütün ovalarını, nehirlerini, ormanları/dağlarını, göllerini sıraladım ve “yukarda dökümünü sıraladığım”, Dedemin Dedesi Yunus Emre, Amcaoğlum Karacaoğlan, Dayım Dadaloğlu ve atalarımdan miras kalan mülkümün dökümü budur! Sahibi olduğum mülk, faşizmin kanlı pençelerince gasp ve işgal altındadır; mülkümü geri alıp özgürleştirme mücadelesinde dövüşüyorum...” diye noktaladım. Yanıtı okuyanların, o zaman ne düşündüğünü bilmem; bildiğim, mülkümün hâlâ gasp altında olduğu, hâlâ dövüşmekte olduğum...

C.F: O yıllarda tüm kitapların da yasaklanmıştı. 2000’li yıllara gelirken, tekrar yurttaşlık hakkını aldın, kitapların da yeniden basılmaya başladı. Fakat, yasaklar yakanı hiç bırakmadı. Örneğin, en son, 40 yıl önce yazdığın, uzun yıllar yasak kalmış, yargılanmış beraat etmiş ve uzun yıllardır serbest satan “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit” yine yasaklandı. Üstelik, “sansür” denince nasırlarına basılmış gibi tepki veren bir kesim var ki, nedense bu yasağa tepkisiz kaldı. 

N.B: Zorbalık, hukuk dışılık sadece bu kitap konusunda değil, her alanda yaygın.Çantasından Grup Yorum konser bileti çıktı diye kelepçelenip zindana tıkılan gençler var. Bir anne bana yazmış, “Eczacılıkta okuyan kızım üniversite girişindeki aramada çantasında ‘Darağacında Üç Fidan’ bulundu diye gözaltına alınmış, nereye götürdüler, bulamıyorum, yardım edin” diyor. Bu karanlığa “zifiri” sıfatı da az! Sözünü ettiğin kitabımın yasaklanması ayrı bir “hukuk komedisi”! Polis arama yaptığı bir evden bu kitabı “suç unsuru” diye alıyor, savcı “suç unsuru” diye iddianameye koyuyor, yargıç “suç” diye yasaklıyor! “Ortada bir suç varsa, işleyen benim, benim hakkımda dava aç” diyorum, açmıyor, çünkü açsa, bu kitaptan yargılanıp beraat ettiğim ortaya çıkacak. Bu kitabın yasaklanmsı nedeniyle vaktinde AİHM tarafından T.C’ye ceza verildiği ortaya çıkacak.  Evinde kitap bulunan insan beraat etti. Ama kitap hâlâ yasak. Elbette peşini bırakacak değilim, elbette kitabım evladım gibidir, daha da ötesi kitabın konusu bir direniş. Teslimiyet neyin nesi? soL avukatlarıyla mücadeleyi sürdürüyoruz. Bu yasağa boyun eğmeyeceğim. Bu da boynumun borcu. 

C.F: Hemen her ay yurduna geliyorsun ve devrimci etkinliklere, kitap fuarlarına, şiir dinletilerine katılıyorsun. Bu “gel/git” de ayrı bir duygu yükü değil mi, yani o denli tutkun olduğun yurdun uzağında yaşamak?

N.B: Evet, gurbet/sıla arasında gel/git yaşıyorum. Gelmesi sevinç irisi, gitmesi hüzün kuyusu bir ‘gel/git’! Ama bazen insanın aşamadığı böyle çaresizlikleri de oluyor. Yurdumda “sağlık sigortası” dahil, hiçbir sosyal hakkım yok. Yalakalık yapmadan, boyun bükmeden ayakta durabileceğim bir işim de yok. Katıldığım etkinliklerin maddi getirisi yok, gönüllü katılıyorum. Sıla böyle. Gurbet dersen: birine beddua edeceğin zaman ‘gurbete düş’ de yeter! Kısacası: “Gele gide yol üstünde kanarım / Ne gurbette duruldum ne sılada/ Ona yanarım”

C.F: Son şiir kitabına, daha doğrusu “Ateşi Solumak” adıyla 22 şiir kitabını içeren “toplu şiirler” ine gelirsek, bu kitap ömrünün tarihçesi/özeti gibi. Kitabını  “Beni şiirler bağışlasın” notuyla sunuyorsun. Kitabın son şiiri olan “Gençlik Aşısı” adlı uzun şiir  “Çoğunluk şiir okurduk / ara sıra gazete / şiirden zaman kalırsa” dizeleriyle başlıyor, “Bu yaşımda bir kez daha anladım ki / hayat şiir kuyusu / şiir umut büyüsü / umut sevinç sürüsü insan olana” dizeleriyle bitiyor. Sanki, şiire başladığın günden bu güne şiirle yoğrulmuş ömrünün de özeti. Gözünü yum, ilk şiir yazdığın güne bir dön ve gel bugüne, sonra gözünü açıp, şiir/şiir sevdası senin için ne, onu söyle desem? 

N.B: Bak, gericilik toplumu birçok katmanıyla teslim aldı. Hukuku teslim aldı, eğitimi, medyayı kendi kontrolüne aldı. Hukuk, eğitim, medya kirlendi. Şiiri teslim alamadılar. Alamazlar. “Şiir kir tutmaz” demiştim. Aynen öyle. Kötülüğün şiiri olmaz. Çünkü kötüyü öven şey şiir olmaz. Vasat yetenekli bir şair Che’yi Ho’yu öven şiir yazar da, en büyük yetenekli şair gelsin Hitler’i, Evren’i öven şiir yazamaz. Şiir olmaz çünkü. Belki şairi teslim alırsın, yani karekteri zayıftır, satın alırsın. Türkücüyü satın alırsın, ama şiiri/türküyü değil. Kişi olarak teslim olduğu, boyun eğdiği, ruhunu sattığı an şair şiire ters düşer. Şiir hayat sevdasıdır, hayat katliamcısı değil. Toplumu da teslim alırsın, ama hayatı teslim alamazsın. Teslim alamadığın şeyin sevdasını nasıl teslim alacaksın. Hani bak, şunları konuşuyoruz, bu konuştuğumuz şeylerin ruhunu/duygusunu nasıl teslim alacaksın. Hayat sevdası teslimiyet taşımaz. Şiir hayat sevdasıdır. Can bu sevdaya tutunur, bu sevda canın kökleridir, soluğudur. Bitki ya da hayvan, bütün canlılar için böyledir. Tamam, can ölümlüdür, ama hayat ölümsüzdür. Genelde sanat, özelde şiir o ölümsüzlüğün gizinde filizlenir. Teslim alınmazlığı da ondandır. Tümünün özeti hayatta insani değerlerinle insan kalma mücadesi. “Hayat şiir kuyusu / şiir umut büyüsü / umut sevinç sürüsü insan olana” dediğim bu. İncelik, sevda, fedakârlık, onur, dürütlük, haksızlığa karşı olmak gibi insani değerler de,  insanlık düşmanlarına karşı uğrunda mücadele gerektirir; onu yok etmek isteyenlerin karşısına o değerlerle dikilmeyi gerektirir. Bundan vazgeçtiğin an şiir de senden vazgeçer. Şiiri yazan sen olsan da seni yöneten şiirdir (yani hayat). İlk yazdığım şiire ihanet etmedim, şiire yaşam silahım gibi sarıldım, çünkü yazmasam, ayakta kalamayacağımı anladım. Şiir soluk almamın biçimi oldu. “Ateş” de hayatın kendisidir. Hayatın kalbinde tutuşması onu solumaktan geçer.     

C.F: Bildiğim kadarıyla 12 Mart Faşizmi döneminde yargılandığın davalardan biri de “THKO’ya yardım” ve “Bomba Davası”. Yani “Silahlı eylemlere” katılmakla suçlandın. Ama senin asıl silahın her zaman şiir oldu. Bu hem, her dönem militan bir ruhla yazdığın zulme/haksızlığa isyan/başkaldırı şiirlerin için, hem çok yoğun doğa/sevda ruhuyla yazılmış şiirlerin için böyle. Böyle bakıp da, şiirin için “aşkta ve kavgada silahlanma” hali desek, 1968 ruhuna “nostaljik bir atıf” mı olur?  

N.B: Sorun, bir anıyı getirdi aklıma. Eskişehir’de, adıma şiir dinletisi düzenlenmişti. Büyük bir salon. Salon dolu. Fakat düzenleyen arkadaşlarda bir sıkıntı var. Tedirginler. “Nedir” dedim. “Nasıl söylesek hocam?” dediler. “Söyleyin” dedim. “Emniyet son anda, okunacak şiirleri istedi!” dediler. “Vermezsek ne yapacaklarmış?” diye sordum. Onlar da zaten aynı soruyu polise sormuşlar! “Eeee?” dedim. Arkadaşlar, polisin verdiği izin kâğıdını gösterdiler, izin “şiir okumama kaydıyla” verilmiş! Şiir dinletisi ama şiir okumamız yasak! “Tamam, saatinde başlayalım, bana bırakın!” dedim. Toplantıya başladık, 6.35 Astra tabancadan başlayıp, uzun menzilli füzelere dek silah tanımları yaptım ve “ama bunların tümünün zaman ve tahrip gücü sınırlıdır, fakat bir silah var ki onunla mücadelenin zaman sınırı yoktur, yüzyıllarca etki verir ve asıl özelliği de insanı yüceltip, insanlık düşmanlığını tahrip etmesidir; şimdi o silahlardan Atam Yunus Emre’yle atışa başlayıp, Dadal’la Karaca’yla, Kaygusuz’la devam edeceğim” dedim. Etkinliği kameraya alan polisin bile elleri titredi... Muhteşem bir etkinlikti. Yani o gün, o etkinlik aşkta ve kavgada silahlanma haliydi. 

C.F: Son sorum da şu, ki asıl merakım: “Ateşi Solumak” şiirden “emekli” olduğun anlamına gelmeyecek değil mi? Çıkınındaki, ruhumuzla soluyacağımız yeni ateşler neler?

N.B.: Benim merak ettiğim şey de zaten en çok bu... Yanıtını bir bilsem!