'Kadınları değil, katilleri durdurun'

Ordu halkı, Ceren için yürüdü, Samsun halkı ve diğer kentlerdeki duyarlı halk da... "Ceren ölümsüzdür" diye haykıranların hep bir ağızdan "unutmayacağız" diyen seslerinin yankısı yüzlerimize çarparken, bu ülkenin herhangi bir yerinde Emine'ler, Şule'ler, Ayşe'ler, Ceren'ler hayatta kalmak için, 'unutulmayan bir öldürülmüş' olmamak için, dirençle seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Neval Oğan Balkız yazdı...
Neval Oğan Balkız
Pazartesi, 09 Aralık 2019 20:33

Öldürülmüş, "giden" ve "geri getirilmeyecek" olanlar adına adalet mücadelesi yürütenler, BU KATLİAMLARI DURDURUN demek için, adeta bir teşvik haline gelen 'iyi hal' indirimlerine son verilmesi için, ceza adaletinin sağlanması için seslerini duyurmaya çalışanlar, sokağa çıkanlar, zor kullanılarak tartaklanıyor, durduruluyor, gözaltına alınıyor!

Bu ülkede katiller, işledikleri cinayetlerden sonra on üç yıl yakalanmadan gezebiliyor. Mükerrer şekilde, sürekli suç işlemiş, birden çok kişi öldürmüş birileri cezaevlerinden kaçabiliyor! Yakalanmadan, birinin canını daha alabiliyor! Bir şekilde cezaevinden kaçanların işledikleri cinayet sayısı on beşi bulmuş durumda. Bunlardan biri de Ceren Özdemir'in katili. Yakalandığında da, Şırnak Cezaevine gitmemek için direniyor ve isteği üzerine Van Cezaevine gönderilebiliyor!

Toplum ve kamuoyu, katillerin kaçabildiği, seri katillerin açık cezaevlerine nakledilebildiği bir ceza infaz sistemine; cezaevinden kaçan hükümlülerin, katilin yakalanmadığı, bir güvenlik ve kolluk sistemine, kadın katillerine koşulları oluştuğu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis yerine, müebbet hapis cezası vermeyi uygulama haline getirmiş bir yargı ve adalet sistemine itiraz eder, eleştirir: "Neden ?" "Ama Nasıl Olur? Soruları ile şaşkınlığını dile getirirken, bunları önlemekle sorumlu ve yetkili olanlar, "eleştirmek, gideni geri getirmez" şeklinde açıklamalar yapıyor!

Bu anlayışın kurumsal hale geldiği koşullarda:

-Cinsiyet eşitliğine kör ve sağır duran yasalar,
-kışkırtılmış ve uyguladığı her şiddet, dinsel söylemlerle kutsanmış bir erkeklik,
-bu erkekliğin her hâlini, iyi hâl kabul eden bir yargı,
-iradesi bastırılmış ve biat etme kapasitesi erdemle özdeşleştirilmiş bir kadınlık,
-toplumsal cinsiyet kurgusunu erkek üstünlüğü üzerine kuran bir eğitim sistemi,
-‘kadının yegâne yeri evidir’ diyen ve sokağı, kamusal alanı kadından temizlemeyi amaçlayan politik anlayış,
-kadın öldürümlerini "bir toplumsal olay değil de adeta bir adi vaka, münferit bir olay” olarak aktaran siyasal iletişim dili,
-kadın katlini devletin ideolojik aygıtı olarak onaylayan, sıradanlaştıran; cinayet haberlerini magazinleştiren, suçluyu ya da suçu değil, suç mağduru kadını, kültürel kabuller, dinsel kalıplar ve cinsiyetçi önyargı ile günah kavramı çerçevesinde yargılayan, adeta, öldürümlerin, her türlü şiddetin haklılaştırılabilir olduğu yönünde algı yaratma amaçlı bir habercilik dili ve medya!
-kadın öldürülmeleri, kadınların yaşadığı fiziksel, ekonomik, psikolojik, cinsel, duygusal şiddet, uğradıkları ayrımcılık, sistematik, yaygın bir insan hakları ihlali durumuna gelmişken, bu şiddeti yalnızca ‘25 Kasımlarda’ anımsayan bir yönetim anlayışı. Üstelik, anımsama pratiğini, Şiddet’e Karşı Uluslararası Mücadele Günlerinde dahi, sokaklarda ‘şiddete hayır’ diyen kadınlara karşı, ‘yasal meşruiyete bürünmüş şiddetin’ her çeşidini, farklı yoğunlukta uygulamadan oluşan bir önleme-bastırma kolluk faaliyeti olarak ortaya koyan bir anlayış.

Tüm bu unsurlar, kadın öldürümlerini ve her türlü şiddet sorunsalını, sosyokültürel, politik, sosyopsikolojik, ekonomik, felsefi, hukuki ve hatta hegemonik bağlamlarıyla, giderek daha da ağırlaşan bir insan hakları sorunu olma yanında, bir biyopolitika uygulaması olarak, sistematik ve daha da yaygın bir duruma getiriyor!

Bu gidişe, birlikte yürüdüğümüz, ‘OHAL’de, bu hal’de, ‘şiddetle mücadele her halde’ diyen binlerce kadın dur diyecek!...

ANLAMSIZLIĞI AŞMAK!

Zira: İnsan özgürlüğünün ilk somutlaşması olan yaşam hakkı devlete ağır, ciddi ve çift yüzlü bir işlev yükler. Bu işlev; devletin yaşatmacılık ödevi/görevini oluşturur ve yaşam hakkının korunmasının kapsamını tanımlar. Bu işlevi gereğince devletin; yaşamın bozulmaması için bir güvence örgütlenmesi kurmak; yaşamın gerçekleşmesi için ona elverişli ekonomik, sosyal düzen önlemleri almak ve bu önlemlerle yaşamı, -bizzat devlet olarak- sağlamak görevi vardır. Dolayısıyla devlet önce, her bireyin dünyaya yaşar ve yaşayacak durumda gelmesini sağlamak; sonra bireyi, her yönden gelecek tehditlerden koruyacak şekilde örgütlenmek yükümlülüğü vardır. Devlet, öyle bir toplumsal örgütlenmeye kavuşmalıdır ki, onun içinde bireyin bedensel ve toplumsal bütünlüğü tümden ya da bir bölümü ile bozulmamalıdır. Birey; kendisinden, bir başkasından veya gruplardan veya devletten gelecek her türlü tehdit ve tehlikeye karşı korunmalı, bedensel bütünlüğüne fiili yollarla müdahale olmamalıdır.

AİHM Hrant Dink Kararında, “yaşamın korunması, bizzat kendisi kadar önemlidir. Korunması sağlanmamış bir yaşam hakkı, su üzerine resim çizmeye eşit bir anlamsızlıktır.” Diyor.

Bu anlamsızlıktan kurtulmak ancak; adaleti yargılamanın amacı gören, her türlü şiddeti önleyecek yeni bir toplumsal anlayış ve bu anlayışı temel alan, toplumsal alandaki kalıcı eşitsizliklere sürekli ve etkin çözümler bulan bir toplumsal örgütlenme ile olanaklı!