Gazeteci Mert Taşçılar ile yeni kitabını konuştuk: Dindar ve Kindar Milli Eğitim'in İflası

Oda TV editörlerinden Mert Taşçılar, ülkenin en önemli problemlerinden Milli Eğitim'de gericileşme ve kadrolaşma üzerinde belgelere, tutanaklara dayanarak bir çalışma gerçekleştirdi. Taşçılar ile yeni kitabı 'Dindar ve Kindar Milli Eğitim'in İflası'nı konuştuk.
Hatice İkinci
Pazar, 19 Ocak 2020 14:31

Bu ülkede çocuğunuzun eğitim yaşamına başlaması, dünyada başka hiçbir meşgaleye ayıracak bir dakikanız bile kalmaması anlamına geliyor neredeyse. Gelişen, ilerleyen dünyaya hazırlanması için eğitim almasını istediğiniz çocuklarınızı, okul diye gönderdiğiniz binalarda nelerin, hangi tehlikelerin beklediği belirsiz çünkü. Sizin de anlayacağınız üzere fiziki tehlikelerden söz etmiyoruz elbette.

Devlet okullarının konuşulacak neyi kaldı? Sadece, din, ahlak, dua, günah, sevap hakkında öğretilenler bile belki de çocuğunuzun bir ömür boyu peşini bırakmayacak. O hastalıklı bakış açısı ve sapkın dünya görüşü, çocuğunuzun ruhunda tamiri mümkünsüz izler bırakmıyor mudur sizce de?

Hadi üç beş kuruş artırdınız, çocuğunuzu bir özel okula gönderdiniz diyelim. O özel okulun bir dahaki ay eğitimine devam edip edemeyeceği de belli değil artık.  

Oda TV editörlerinden Mert Taşçılar, ülkenin belki de en önemli problemi olan Milli Eğitim’deki tüm bu sorunları "Dindar ve Kindar Milli Eğitimin İflası" adlı kitabıyla son derece ayrıntılı bir şekilde tekrar gözler önüne seriyor. Galeati Yayıncılık’tan çıkan kitabı ile Taşçılar, AKP’nin 18 yıllık iktidarı sürecinde Milli Eğitim'de yaşanan tahribatı çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Uyaralım, özellikle iddianameler, belgeler ve ifade tutanaklarına dayanılarak anlatılan istismar hikâyelerini okurken tahammülünüz çok zorlanabilir. 

Bütün ülkede, okullar ara yıl tatiline girdi. Biz de bu gündem çerçevesinde genç gazeteci Mert Taşçılar ile yeni kitabını konuştuk.

Bugüne kadar kaç çocuk etkilenmiştir, AKP’nin Milli Eğitim'de yarattığı bu tahribattan?  

Tam rakam çıkarmak mümkün değil. Ancak katsayı tartışmalarından bu yana kabaca düşünecek olursak, “Dindar ve Kindar” eğitim politikasından yaklaşık 30 milyon öğrencinin etkilendiğini öngörebiliriz. Ama nasıl etkilendi? Bunu ayrıca tartışmak gerekir. Bu politika ile yüz binlerce öğrencinin inanç hürriyeti baskı altına alındı. İslamcı camiada bile bu konu “deizm” tartışmalarına kadar gitti. Hâlbuki MEB’in amacı “dindar” gençler yetiştirmek midir? MEB’in amacı “deist” gençler yetiştirmek de değildir. 

Eğitim sistemi Türkiye’ye fikri hür, vicdanı hür gençler yetiştirmeli. Kitabım ile bu zihniyetin “çocuklarımızın nasıl ele geçirildiğinin” tam olarak anlaşılmasını amaçlıyorum ben de. 

AKP el atmadan önce nasıldı sana göre, milli eğitim meselesinde durum? 

Aslında Türkiye’de eğitim, Cumhuriyet’in ilk yılları hariç hep araç olarak kullanıldı. Fakat AKP iktidarıyla birlikte bu artık siyasal islamın bir aracı haline getirildi. AKP öncesinde eğitime hiç bu kadar politik bir anlam yüklenmemişti. AKP öncesi tartışmalara örnek olarak belki sadece katsayı tartışmalarını gösterebiliriz. Zaten AKP önce katsayıyı kaldırdı, sonra imam-hatipleşme hamlesiyle 4+4+4 sistemini kurdu. Bu durumda da tarikat ve dinci örgütlenmelerin eğitime sızmalarına izin verdi. Bugün konuştuğumuz eğitim sisteminde yaşanan tahribat da böyle ortaya çıktı.

İmam-hatip liselerine dair AKP politikasını da çok ayrıntılı bir şekilde anlatıyorsun kitabında. 

Evet, imam-hatipler artık Türkiye’nin bürokrat ihtiyacını karşılayan kurumlar oldu. Bu amaçla AKP tarafından örgütlendiler. Sınıflara tarikat üyeleri girdi. Kitapta da anlatılan şu; iktidar 18 yıl boyunca yarattığı imam-hatip kurumuyla, kendi mantığına uygun aynı tip bir "muhafazakâr" erkek-kadın yetiştirdi.

Fakat son rakamlara göre bu politikası da iflas etmiş durumda. 2016-2019 arasında 215 yeni imam-hatip lisesi açılmasına karşılık, aynı dönem içerisinde bu okullardaki öğrencisi sayısı 136 bin azaldı. Bu açıdan baktığınızda “Dindar ve Kindar” politikanın temel taşlarından imam-hatiplere olan ilginin de azaldığını görüyoruz. Dolayısıyla AKP beklediği geri dönüşü de alamıyor. İnsanlar ilk başta, önceden Kuran kursuna gönderdikleri çocuklarını imam-hatip okullarına göndermeye başlamışlardı. Ama artık onu bile yapmıyorlar. 

Ancak olan oldu. Bizler eğitimde yapılanlara dair gazetelerde yer alan birçok haberi, münferit bir olaymış gibi geçiştirdik. Hâlbuki sistemli bir taarruz vardı, bunu göremedik. Kitapta da tam olarak bu sistemli taarruza dikkat çekmeye çalışıyorum. Sadece din kitaplarındaki değişikliklerden söz etmiyorum.  

Mesela 11. sınıfta öğrenciler, Şiilik hakkında bilgi alıyorlar. “İslam Düşüncesinde Siyasi-İtikadi Yorumlar” bölümünde yer alan Şia inancı için tüm tanımlamalar “iddialar” üzerinden yapılıyor. Din dersi kitabında, “Hz. Ali’nin Hz. Peygamberden sonra nass ve tayinle imam olduğuna inanan, imametin kıyamete kadar onun soyuna ait olduğunu ileri süren ve bu imamların masum olduklarını iddia eden topluluklara Şia denir” ifadeleri kullanılıyor. “Takip eden” ve “inanan insanlar” ifadeleri yerine, “ileri süren” ve “iddia eden topluluklar” deniliyor. Hep öğrencilerin bilinçaltına oynuyorlar. “Çocuklarımız ele geçiriliyor” derken bunu kastediyorum. 

12. sınıf ders kitaplarında inançlarını yaymak isteyen Hıristiyanlar “istismarcı” olarak anlatılıyor. Böyle benzer birçok örnek var kitaplarda. 

'ATEİSTLE EVLİLİK KABUL EDİLEMEZ'

Dahası da var. MEB, “Hz. Muhammed’in Hayatı” ders kitabında evliliğe ilişkin “Bekârlık sultanlık değil, sancılı bekleyiştir” diyerek gençleri evlenmeyi teşvik ediyor. Hadi etsin. Ama ateist ve diğer dinlerden kişilerle evlilikleri “kabul edilemez” buluyorlar. Şu ifadelere de kitapta çok rahat rastlayabilirsiniz: “İnsan fıtratı gereği karşı cinsiyle birlikte yaşamaya muhtaçtır. Bunun dışındaki bir hayat insana saadet ve huzur vermekten uzaktır.” 

Kadın ve erkeklerin evlenerek “iffet”lerini korudukları, bunun “geçici bir heves olmadığı” mı dersiniz, “Gözü dışarıda olmayan, huzuru mutluluğu yakalamaya çalışarak evinden razı olan ve razı olunan kimseler olurlar. Nesillerini teminat altına alırlar” mı dersiniz. Böyle ifadelerle doludur bu kitap. 

Siz, ömrünüzden ömür verip yetiştirdiğiniz çocuklarınızı okula gönderiyorsunuz. Devlet de onları bu “bilgilerle” donatıyor işte.  

Geçtiğimiz yıllarda yüzlerce cemaat okulu, okul ve dershane kapatıldı. Bu açığı kim doldurdu? 

Keşke “devlet doldurdu” diyebilseydim, bir anlamda anlaşılabilir bir durum olurdu bu. Fakat FETÖ’den sonra piyasa tamamen diğer cemaat ve tarikatların eline geçti.  Ensar Vakfı, TÜRGEV ve TÜGVA gibi kurumların yanı sıra Süleymancılar, Menzilciler, Zehra grubu kendi okul, eğitim merkezlerinde “dergah” adı altında eğitim vermeye başladılar. Açık böyle dolduruldu işte.

En kötüsü de Anadolu’nun ücra köşelerinde yaşandı. Köylerde, az nüfuslu ilçelerde özellikle Süleymancılar, yurtlarında birçok kız ve erkek öğrenciyi kendisine kazandırdı. Zaten “Dindar ve Kindar” politikanın en iyi uygulandığı yer de buralar oldu. 

Doğa Koleji’nden yola çıkarak, özel okulların batma meselesine gelmek istiyorum. Özel okullardaki bu çöküş devam edecek mi?

AKP iktidarı bu alandaki politikasını –bu alanın tamamen tarikatlara kalmasını istediği için- "herhangi bir denetime tabi tutmamak" olarak belirlemişti. Bu yüzden her özel okul için çağdaş bir eğitim sisteminden bahsetmemiz pek mümkün olmuyor. Bunun en önemli örneğini Zehra Okulları’nda görüyoruz. Dinci bir eğitim öğretim düzeninde işliyorlar. Çağdaş eğitim veren kurumlar da var ama geniş bir tablodan bakarsak, durum böyle. 

Doğa Kolejinin başına gelenleri gördük. Tarikat okulları mantar gibi çoğalırken, günümüze uygun eğitim veren büyük bir okul yok olmanın eşiğine geldi. Öğretmenler aylarca mağdur oldu. Maaşlarını alamayan öğretmenler çocuklara ne kadar sağlıklı bir eğitim verebilir ki? Doğa Koleji çok göz önünde olan bir kurumdu, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde sırf öğrenci bulamadıkları için kapanan, batan çağdaş eğitim kurumları var. Bu çocuklar nereye gidiyor peki?

'ÇOCUKLARIMIZI KİMLERE TESLİM EDİYORUZ?'

Kitabımın önsözünü, bana bu yolda desteğini hiçbir zaman esirgemeyen ağabeyim Barış Pehlivan yazdı. Şöyle diyor o önsözde: “Ana kucağından beşiğe, beşikten mama sandalyesine, oradan bahçeye doğru koşan çocuklarımız... İşte artık kapı açıldı, dışarı çıktı, okul sırasına oturdu, ayrıldık. Peki, kimlere teslim ettik onları?” 

İşte bütün mesele de bu; çocuklarımızı kimlere teslim ediyoruz? Kitapta biraz da bunun cevabını veriyorum.

Bizim gündemimize daha çok “intihar” haberleriyle giren atanmayan öğretmenler meselesi de yer alıyor kitabında. Var mı bu konuda çarpıcı rakamlar elinde?

Bugün Türkiye’de yaklaşık 500 bin atanamayan öğretmen var. Bu rakam her geçen gün daha da artıyor. Plansızca eğitim fakültesi kurarsanız sonucunda da bu oluyor. Öğretmenlerin niteliğini tartışırken bir de atanmayan öğretmenler sorununu karşınızda buluyorsunuz. 

MİLLİ EĞİTİM'DE YANDAŞ ATAMALARI

Fakat ben kitapta bu sorunu ters bir açıdan aktarıyorum. Bunca atanmayan öğretmen varken, eski Bakan İsmet Yılmaz döneminde MEB’in üst düzey kadrolarına atanan Sivaslıları yazıyorum. İsmet Yılmaz, Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra bakanlık içerisinde yapılan atamalar kamuoyunun gözünden kaçtı. İlginçtir, atananların tek bir ortak özelliği vardı. Sivaslı olmaları!

Düşünün bunca atanmayan öğretmen varken eğitimin tepesinde Bakan İsmet Yılmaz, hemşerilerini atıyor. Zaten kendi döneminde bakanlığın neredeyse tamamını da Sivaslılarla doldurdu. Liyakate bakmadan yapılan atamalar arasında İsmet Yılmaz, memleketi Sivas’tan 18 ismi daire başkanı ve genel müdür olarak atadı. 

Öyle ki, bazı isimler öğretmen bile değildi. Kitapta bunları liste halinde yazdım. Bunlar arasında Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın yeğeni Fikret Yılmaz da var. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün kardeşi Mehmet Nezir Gül de var. Eski Antalya Emniyet Müdürü Feyzullah Arslan da var. Hatta Bakan İsmet Yılmaz, kardeşinin kayınbiraderi, kendisinin de koruma müdürü olan Uğur Tecir’i bile Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'ne daire başkanı olarak atadı. Kitapta bu listeye de tek tek yer veriyorum.

Belki de ben gözden kaçırmışımdır, bilemiyorum. Ama sanırım Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ve kardeşine dair de yeni bilgiler var di mi kitabında?

Ziya Selçuk, 2004 yılında verdiği röportajda “Sizce Kemalizm ne demek” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Eğitim bilimi bir ideolojinin nesnesi olamaz. Çünkü bilime ideolojik yaklaşılamaz.”

Kendisini sağcı ya da solcu olarak tanımlamadığını söylüyor: “Okul hayatım boyunca çalıştım. Taksi şoförlüğü yaptım, otellerde çalıştım. Birçok iş yaptım. Taksiyi okulun önüne park ediyor, ders bitince yine atlayıp işe çıkıyordum. O yüzden solcular ‘emekçi’ olduğum için bir şey demiyorlardı. Sağcılar da ‘köylü’ olduğum için diyelim... Sonuçta kimseyle bir sorunum olmadı!”…İşte böyle anlatıyor kendini ve bununla da gurur duyuyor. 

Ziya Selçuk ile ilgili hiçbir yerde geçmeyen kardeşi Hamdi Selçuk’u da anlatıyorum kitabımda. Ergenekon operasyonları sırasında Zir Vadisi kazıları ve Kozmik Oda meselelerinde geçer adı, Hamdi Selçuk’un. O dönemde TEM Şube Müdürü olan Selçuk, daha sonrasında idari soruşturma da geçirdi. Ancak bu operasyonlarda aktif olarak yer almasına karşın, hiçbir zaman yargılanmadı. Kitapta ayrıntılı olarak anlatıyorum bunu zaten. 

Her ne kadar MEB cephesi Hamdi Selçuk’un FETÖ soruşturması geçirmediğini savunsa da –ki bunu MEB neden savunuyor onu da anlamak mümkün değil zaten- Artvin’de Emniyet Müdürü iken, apar topar merkeze çağrılıp, ardından emekli edilmişti. Oysa 17-25 Aralık operasyonlarından sonra atanmıştı Artvin’e. Sonuç olarak Bakan Ziya Selçuk ile Hamdi Selçuk’un adı hiçbir yerde yan yana anılmaz.