Sayfa yolu
Erdoğan'ın Almanya ziyareti: Kazan kazan mı?
Yayın Tarihi: 28.09.2018 , 10:55 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:13
Devletleri temsilen hükümet ya da devlet başkanlarının dönem dönem birbirlerini karşılıklı ziyaret etmeleri son derece doğal karşılanır. Hatta bu türden ziyaretlerin olamaması normal değildir; ve olağan devletler hukukunda doğal karşılanmaz. Üstüne üstlük sözü geçen iki devlet, çok yönlü tarihsel, siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel bağlar ile birbiri ile son derece gelişkin bağlara sahip ise, ziyaretler kaçınılmaz olur.
Oysa AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier'in daveti üzerine Almanya'ya resmi ziyarette bulunması hiç de olağan olmayan tepkilere yol açtı. Alman siyaset ve medya dünyası Erdoğan'ın ziyareti arifesinde, deyim uygun ise, tam bir yarılmaya uğramış durumdadır.
Erdoğan gelmeli mi, gelmemeli mi?
Evet diyenler ile hayır diyenler arasında bölünmüş Alman siyaset ve medya dünyası, uzun yıllardır hiçbir konuda bu denli karşılıklı suçlama ve siyasi tansiyon yükselmesine tanık olmamıştır. 24 Eylül 2017 genel seçimlerinden beri ülkenin ana muhalefetini temsil edip, hızla büyüyen faşist parti Almanya İçin Seçenek (AfD) yetkililerinin son derece tutarlı bir şekilde ''hayır, gelmesin'' demeleri dışında, hiç bir partide ya da medya organında tek sese rastlanmıyor.
ALMAN SOSYAL DEMOKRASİSİ VE TÜRK SAĞI
Sosyal demokratlar arasında tam bir fikir birliği olmamakla birlikte, bağırlarına taş basıp, ''otokrat Erdoğan'ı demokrasi yoluna çekme'' tutumu ağır bastı. Bu misyonu ilk dillendiren kişi, aynı zamanda ülkenin de bir numarası olan Cumhurbaşkanı Steinmeier oldu. Türk sağı ile öteden beri iyi anlaşagelen Alman sosyal demokrasisi (bir defasında bu gerçeği eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Avrupa Birliği içindeki sosyal demokratları kast ederek, ''sosyal demokrattırlar, iyidirler'' şeklinde ifade etmişti), Erdoğan önderliğindeki AKP Türkiye'sinin iktisadi sıkışmışlığı ile siyasi bunalımından Alman emperyalizmi lehine kazanımlar elde etme amacı ile ''gelebilirsin'' icâzetine aracılık etme rolünü oynamaktan geri kalmamıştır.
Sosyal demokrat Cumhurbaşkanı, Alman büyük sermayesinin çıkarları için Erdoğan'a ziyaret yolunu açarken, aynı siyasi çizginin partisi Almanya Sosyal Demokrat Partisi SPD'nin kimi yöneticileri Steinmeier'ın Erdoğan onuruna verdiği yemeğe katılmayacaklarını ima eden demeçler verdiler. Ancak ne yaparsın ki, kendileri de koalisyon hükümetinin ortağı olarak protokolde yer almalıydılar. Hem aracılık edip, çağırmak hem de kamuoyuna şirin görünmek için Erdoğan ile aynı kareye girmemek için epey ''esnek'' olmak gerekmektedir. Elbette aslan sosyal demokratlar bu görevin altından da kalkmayı bileceklerdir...
YEMEĞE KİM KATILACAK FALI
Ülkenin tek gündemli partisi olup, soldan fikir ve insan çalan Yeşiller Partisi'nde de durum daha farklı değil. Yeşiller Partisi'nin Eş Genel Başkanlarından Annana Baerbock ve Robert Habeck ile Grup Başkanvekili KatrinGöring-Eckert Erdoğan onuruna verilen yemeğe katılmayacaklarını açıklarken, bir diğer Eş Genel Başkan Cem Özdemir katılacağını açıkladı. Özdemir'e göre bu yemeğe katılmak zorundadır, çünkü ''O, otoriter siyasetinin eleştirisini yapan beni görmek ve bana tahammül etmek zorunda kalsın'' diyerek ne yaman bir demokrat olduğunu haykırdı.
Liberal Hür Demokrat Parti (FDP) Genel Başkanı Christian Lindner, ''Ben de yemeğe katılmayacağım'' derken, aynı partinin milletvekili Bijan Djir-Sarai ile Sol Parti'den Sevim Dağdelen, ''yemeği boykot edin'' aksiyonunu örgütlemek için kolları sıvadılar.
Erdoğan onuruna verilen yemeği protesto aksiyonuna teveccüh edenlerden biri de Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Genel Başkanı Hüseyin Mat oldu. Hüseyin Mat, sosyal demokrat cumhurbaşkanı Steinmeier'ın makamına ve şahsına pek hürmet göstererek sözlerine başladı. ''Sayın Steinmeier'ın daveti bizim için çok değerlidir'' dedikten sonra, Steinmeier'in ikiyüzlülüğüne tek laf etmeden lafı Erdoğan'ın haksızlıklarına dönük bir takım laflar etti. Velhasıl Hüseyin Mat, Steinmeier'ın nazik davetine olumsuz yanıt vermenin azabı içinde liberal koroya katılmak zorunda kaldı.
Sosyal demokrat eğilimli Türkiyeli göçmenler üzerinde etki sahibi olan Almanya Türk Toplumu Derneği Genel Başkanı Gökay Sofuoğlu Hüseyin Mat'tan bir adım ileri giderek, Steinmeier'a ''Cumhurbaşkanımız'' nitelemesiyle seslenerek, her ne kadar Erdoğan ile aynı masada oturmak istemese de, madem Steinmeier davet etti, mutlaka bir bildiği olmalıydı. Ve nihayet davete de katılmak gerekiyordu.
Erdoğan'ın icâzetli Almanya ziyaretine en sert karşı kampanya açan kurumlardan biri de KCDK-E adındaki Kürt siyasal örgütlenmesidir. KCDK-E Eş Başkanlık Divanı tarafından yapılan açıklamada, ''Erdoğan not welcome'' (Erdoğan hoş gelmedin) inisiyatifi örgütlendi. Varsa yoksa Erdoğan vurgusunun öne çekildiği inisiyatif, Almanya'yı emperyalist bir güç olarak değil, Kürt savaşında Türkiye'ye silah satmaktan geri kalmayan bir devlet olarak kınamakla yetiniyor.
AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Almanya ziyaretinde gerek yemek boykotu çağırıcılarında gerekse protesto inisiyatiflerinde ortak olan birkaç yan var.
Bir, AKP üzerinden örgütlenen Türkiye'deki piyasacı/dinci gericiliğin görmezden gelinmesi; iki, yalnızca Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir muhalefet anlayışı; üç, Alman emperyalizmine laf etmek şöyle dursun, ona dönük güzellemelerin düzülmesidir.
Liberal demokrasi hayranlığının tavan yaptığı bu sözde muhalif tutumda, Almanya güllük gülistanlık bir ülke olarak tasvir edilirken, Erdoğan'ın Merkel'e şikayet edilmesi asli siyasi tutum olarak benimseniyor.
Özelleştirmeciliğin Türkiye'yi patron yağmasına açtığı gerçeği gözlerden kaçırılmak istenirken, AKP'nin piyasa diktatörlüğüne sadakati övgü ile karşılanıyor. Öyle ya, piyasacılığın âlâsı Almanya'da uygulanıyor, AKP'ye niçin karşı çıkılsın ki?
ERDOĞAN VE MERKEL ARASINDA SADAKAT TESTİ SOYTARILIĞI
Almanya'da hüküm süren kapitalizmi Türkiye'ye seçenek olarak önermek büyük açmazdır. Sağcılığa teşne Türkiyeli göçmenleri, ''Demokratik bir ülkede yaşıyorsun. Niçin Erdoğan diktatörüne oy veriyorsun?'' sorusunu sormak mantıklı değil zira 40 yılı aşkın bir süredir Almanya'da yaşayan insanlara bir kez olsun yerel yönetimlerde dahi oy kullandırmamış bir düzenden bahsediyoruz. Türkiyeli göçmenler Merkel ile Erdoğan sadakati arasında teste tabi tutulmamalıdırlar. Bu testin kaybedeni, bir bütün olarak sermaye düzenidir. Karın tokluğuna insanları el kapılarına mahkûm edenler ile bu mahkûmiyeti alabildiğine sömürenler emekçilerin ortak düşmanlarıdırlar.
Bu soytarılığa liberal demokrasi güzellemeleri ile bir köşesinden dahil olan liberal solculuk, kapitalizmin değirmenine su taşımaktan öte bir iş yapmamaktadır. Alman ana akım medyasının mikrofon tuttuğu, ''Sizin Cumhurbaşkanınız kim: Erdoğan mı, Steinmeier mi?'' sorusuna hangi yanıt verilirse verilsin (ki, liberal sola göre yanıt ikincisidir), özde bir şey değişmeyecektir. Erdoğan Türkiyesini gösterip, Steinmeier Almanyasına ikna etme taktiği koskoca bir yalanın parçasıdır.
Bu utanç verici sadakat testi, düzene uyum eşiğini yüksek tutmak için geliştirilmiş özel bir ikna metodu olmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor.
GÖÇMENLERİN DURUMU ALMAN İŞÇİ SINIFINA ZARAR VERİYOR
Almanya'daki sol yönelimli protestoculuğun en büyük handikapı, yaranmacı olmasıdır. Alman elitlerine yaranma gayreti ile hareket eden bu tutum, bu ülkede göçmen olarak yaşayan insanların dertlerine deva olmak şöyle dursun, Alman yurttaşların on yıllar boyunca mücadele ile elde ettiği kazanımlarına da zarar vermektedir. Kabaca ''Burası iyi, orası kötü'' olarak ifade edilebilecek bu tutum, Almanya'daki emekçi sınıfların kazanımlarını da geriye çeken bir girdi niteliği taşıyor. Oysa Almanya'da sınıf sömürüsü olanca hızıyla devam ediyor. Ayrımcı politikalara da en küçük bir gerileme söz konusu değil. Alman emekçi sınıflarının zorlu kazanımlarının üzerine oturan göçmenler, bu durumu Alman kapitalizminin bir lütfû olarak görüyorlar. Büyük bir yanılgıya işaret eden bu tutum, aynı iş yerinde çalışan arkadaşlarının daha ileri taleplerini frenlemede de düzen lehine bir işlev görüyor.
Sermaye düzeninin sınıf mücadeleleri ile insanileştirilen pek çok çehresi, o düzene ait doğal bir şey gibi algılanıyor. Bu vahim algı, Alman kapitalist demokrasisinin yüceltilmesinde de kendisini sırıtıyor. Silah satışında dünyanın ilk üç devletinden biri olan Almanya, örnek olsun, Kürt sorunun çözümümde arabulucu olmaya çağrılıyor. Ya da ülkeyi Hristiyan dogmaları ile yönetmeye çalışan Almanya'dan Aleviler için elini taşın altına sokması bekleniyor. Daha da ileri gidilerek Erdoğan'ın Almanya tarafından “demokratik” terbiyesi talep edilebiliyor...
Türkiye merkezli göçmen protestoculuğunun Alman emperyalizmine dönük çarpık tutumu, göçmenlerin emekçi kesimlerinin kazanılmasını da engel teşkil ediyor. Hangi kökenden gelirse gelsin emekçilerin birlikte sermayeye karşı örgütlenmesi dışında başka ''kestirme'' yol olamayacağının anlaşılamamış olması, muhalefet adına mızmızlanma, direniş adına dilenme, örgütlenme adına şikayet etme ile sonuçlanıyor. Erdoğan'ın icâzetli Almanya ziyareti, solun Erdoğan'dan kurtulmak için Merkel'e ricacı olduğu utanç verici sahneler ile doludur.
ALMANYA ERDOĞAN'I NİÇİN DAVET ETTİ?
Erdoğan'ın icâzetli Almanya ziyaretinin yalnızca ''Erdoğan'ın paraya gereksinimi var'', üzerinden açıklanamayacağı belirginleşmiştir. Orta yerde bir icâzet olduğu, Erdoğan'a Almanya'nın ''gelebilirsin'' dediği kesindir. Ancak Almanya Erdoğan'a niçin gel dedi, buna da bakmak gerekiyor.
İngiltere'nin Brexit ile Avrupa Birliği'nden ayrılması ilk bakışta Avrupa üzerindeki Alman egemenliğinin pekişmesi olarak görülse de, meselenin bu kadar basit olmadığı ortaya çıktı. 2008'de Avro krizinin borç krizine dönüşmesi akabinde gündeme gelen Mali Disiplin Paktı'nın dümeni Alman emperyalizminin elindeydi. Federal İstatistik Dairesi'nin verilerine göre, Almanya ihracatı 2011'den beri yüzde 6,3'lük büyüme kaydetti. Alman büyük sermayesi 2017'de toplam 1 triyon 279 milyar 64 milyon avroluk ihracat yaptı. Bu oranın 2018 yılı için 1,3 trilyon avroya ulaşacağı öngörülüyor.
Almanya ihracat şampiyonu olarak ticaretinin üçte ikisini AB ülkeleri ile yapıyor. Yani Almanya AB'yi bir iç pazar olarak kullanıyor. Kalifiye eleman, ucuz işgücü, geniş pazar...
İşgücü ve kalifiye eleman açığı mı var? Açın kapıları, gelsin sığınmacılar!
SIĞINMACI KRİZİ, NEDENİ DEĞİL SONUÇ
2008 krizi ile Avrupa Birliği içindeki sermaye entegrasyonu çatladı. Alman emperyalizmi diğer üye ülkeler üzerindeki egemenliğini artırdığı oranda kriz derinleşti. AB içinde bölünme ve kopuşun başlaması 2015 yığınsal sığınmacı krizi olarak görülse dahi, gerçekte böyle değildir. Asıl kriz başlangıcı 2008'de başlayan sermaye entegrasyonu sürecidir. 2015 yığınsal sığınmacı olayı, Almanya'nın krize çözüm olarak ortaya attığı bir çare olarak ortaya çıktı. Genç, üretken, esnek işgücü gereksinimini sığınmacılardan sağlayacağını uman Alman sermayesi, AB'ye üye diğer küçük ülkeler ile yeni bir krizi göze aldı. Borç vererek yöneteceğini düşünen Alman sermayesi, Mali Disiplin Paktı (Fiskalpakt) aracılığı ile AB üzerinde egemenliğini pekiştirmeyi denedi.
İngiltere'nin Alman egemenliğini kabul etmeyerek, Brexit'e yönelmesi, Fransa seçeneğini güçlendirdi. Macron ile ortak Avrupa demagojisine hız verilirken, Avusturya ve Macaristan'dan yeni Alman egemenliğine direnç ortaya çıktı. Ve nihayetinde AB kendi içinden çatlayarak, dağılma eğilimine girdi.
Tam bu ortamda Türkiye gündeme geldi. 7 binin üzerinde Alman şirketinin Türkiye'de faaliyet yürüttüğünü, iki ülke arasındaki yıllık ticari hacmin 37 milyar dolara ulaştığı koskoca bir pazardır söz konusu olan. Türkiye de ticaretinin üçte birini Almanya ile yapıyor. Daha da kötüsü, AKP iktidarı altında Türkiye'nin iflasa sürüklenmesi, olası domino etkisine yol açarak, başta Alman şirketler olmak üzere, tüm Avrupa'yı ve bölgeyi yeni bir krize sürükleyebilir.
Bu artı ve eksilere sahip verilerin üzerine bir de ABD yönetimi ile kısmi bir kriz yaşayan Erdoğan Türkiye'sini Alman emperyalizminin hegemonya alanı lehine rol çalmaya yöneltebilecek bir hamle de hesap edilmiş olabilir. Alman emperyalizmi açısından, Asya kıtasından Avrupa'ya önemli enerji geçiş hatları üzerinde bu denli jeopolitik önemi olan bir ülke boş bırakmaya gelmez.
Tüm bu veriler önemli olmakla birlikte, Alman Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier'in davetiye zamanlaması manidardır. AKP iktidarının üç dönemlik hükümetinde hiç bu kadar büyük krize saplandığına tanık olunmamıştı. Yeni Osmanlıcılık fantezilerinin üzerine çizik çekilen AKP kurmaylığı, Suriye savaşında da nal toplayınca, strateji pazarlamacılığı yapacağı yeni güç odakları ile temasa açık hale geldi. Tam bu momentte Almanya'nın ''gel'' mesajını aldı. Ve gidiyor.
AKP sultasının nakite ihtiyacı var. Almanya'nın da emperyalist piramitte küme atlamak istediği bir basamağa. Alan memnum, veren memnun durumunu bozabilecek olan tek tutum, emekçi sınıfların bu harami düzenlerini içeriden topa tutarak, yıkmalarıdır. Merkel'den yardım dilenmek değil.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.