Nuriye Gülmen soL'a konuştu: Daha ne kadar bekleyeceğiz?

280 gündür açlık grevinde olan bir akademisyen Nuriye Gülmen… Eline “işimi geri istiyorum” dövizini alıp İnsan Hakları Anıtı önünde eyleme başlayalı 400 gün oldu. Ve yine işini geri istediği için tam 6 ay hapishanede tutuldu. Tahliye kararı sonrası soL’a açıklamalarda bulunan Nuriye Gülmen, OHAL Komisyonu’na seslendi: “Ne zaman karar vereceksiniz, biz 15 kiloya mı düşmeliyiz? Açlık grevinde olan iki eğitim emekçisi ve 150 bin kamu emekçisi için soruyorum: Daha ne kadar bekleyeceğiz?"
Ceren Demiröz
Ali Ufuk Arikan
Çarşamba, 13 Aralık 2017 10:46

Nuriye Gülmen’in Yüksel’deki İnsan Hakları Anıtı önüne ilk çıktığı günün üzerinden tam 400 gün geçti. 400 gündür işi için eylemde olan Nuriye Gülmen, 280 gündür de açlık grevinde. 1 Aralık günü tahliye edilerek yeniden özgürlüğüne kavuşan Nuriye Gülmen, tahliyesinin ardından soL’un sorularını yanıtladı.

Önce tahliye kararıyla başlayalım isterseniz. Kararı öğrendiğinizde ve sonrasında neler yaşadınız?

Aslında kendimi çok fazla tahliyeye hazırlamak istemedim. Genel bir tutsak motivasyonu olarak şöyle diyordum: Yarın çıkacakmış gibi hazır ama hiç çıkmayacakmış gibi de direnişe odaklanmış bir halde devam et. Hani tahliye olur muyum olmaz mıyım, ona çok odaklanmamıştım. Kardeşimle hücredeki olağan yaşantımıza devam ettik. Sonra cezayla birlikte tahliye kararı çıktı. Avukatların beklediği bir şeydi, söylemişlerdi kararla birlikte seni tahliye edebilirler diye. Ama ben yine de buna çok odaklanmak istemedim. 

‘MUAZZAM BİR SEVİNÇ YAŞADIM’

Tahliyeyi öğrendiğinizde neler hissettiniz?

Kararı duyduğumda çok sevindim. Muazzam bir sevinç yaşadım gerçekten. Sonra kardeşim, “Abla şimdi dışarıda insanlar seni öyle bekleyecekler ki, çok güzel bir şeyle karşılaşacaksın,  insanlar çıldırmış olacaklar” gibi bir şey söyledi. Ben de, “Yok canım niye öyle olsun ki” dedim... Gerçekten hiç beklediğim bir şey değildi bu kadar güzel bir şekilde karşılanmak. 

Tahliyeden sonra sanırım bilinçli olarak geç saate kadar bırakmadılar beni. Akşam 21.00 gibi olmasını istemediler tahliyenin. Çıktığımda sadece ailem ve avukatlarım vardı ve polisler... Son derece olağan karşıladım, saat 23.30 civarıydı. Meğer orada bir sürü insan toplanmış ve polis onları engellemiş. Sonra ambulansa bindim, eve getirildim. İndiğimde çok güzeldi, pek çok insan evin önüne gelmişti. Burada bir karşılama oldu. Çok şaşırdım, kapı bir açıldı, şak şak flaşlar patlamaya başladı. Bir de hani unuttuğumuz bir şey ya, 6 aydır tecritteyiz, çok garip geldi, çok şaşkındım gerçekten geldiğimde. 

‘DIŞARI ÇIKINCA EN ÇOK ONU GÖRMEK İSTİYORDUM’

Ondan sonra buraya geldim. Camı açtılar, insanlar vardı dışarıda. Sonra gelenlerin çok küçük bir kısmı, Semih, Esra burada, yanımdaydılar. Semih’i uzun zaman sonra ilk kez gördüm. Dışarı çıkınca en çok onu görmek istiyordum, çok özlemiştim Semih’i... Semih ve Esra’yla kucaklaşmak çok güzeldi. Bir sürü dostum gelmişti, tanımadığım insanlar da gelmişti. Kimisi ağlıyordu, buradan birbirimize selam verdik, çok duygusal anlar yaşadık. Sonra biraz sosyal medyaya bakma fırsatım oldu. Orada da o kadar güzel mesajlar vardı ki... Tahliye olmam insanlarda coşku ve zafer duygusu yaratmış, onu gördüm. Bu çok güzel bir şey... Bunu hele de böyle bir süreçte yaşıyor olmamız...

“Aldık Nuriye’yi oradan” duygusunu yaşadılar ve öyle de oldu gerçekten, onların sayesinde çıkabildim. Yoksa çok ciddi bir saldırı, üstümde çok baskı, bana oynanan bir durum vardı. Ceza verip tahliye etmeleri halkın başarısı. O yüzden çok minnet duyuyorum destek veren insanlara, emek harcayan, o salonun dolması için uğraşan ve o tanık beyanlarını çürüten avukatlara. Onca baskıya rağmen beni savunmayı bırakmadılar. Dosya üzerinde çok ciddi ve özenli çalıştılar. Bütün bunların sayesinde bugün buradayım. Çok mutluyum. Bir kazanımla çıkmış olduğum için, mutluyum. 

‘CEZAEVİNDE MEKTUPLAR AYAKTA TUTTU…’

Cezaevinde üstünüzde ciddi bir baskı olduğunu söylediniz… Neler yaşadınız cezaevinde?

Önce Sincan Hapishanesinden başlayabiliriz… Orası zaten tamamen tecrit uygulamalarına dayalı bir hapishane. Yüksek güvenlikli diye geçiyor. Bir çeşit F tipi aslında ama adında “F” yok. Burada üç kişilik hücrelerde kalıyor kadınlar. Siyasi bölümü ayrı, ben de bir siyasi tutsak olarak oradaydım.

Biliyorsunuz Fethullahçılara çok yoğun bir tutuklama dalgası olduğu için hapishaneler çok kalabalık. Ve biliyorsunuz Türkiye’de en çok yatırım yapılan şey hapishane… Hapishaneler gerçekten ağzına kadar dolu. Ben gittiğimde üç kişilik hücreler bitmişti. Ağırlaştırılmış müebbet tutsakların kaldığı yerde kaldım. İki tutsak vardı yanımda, zaten dediğim gibi üç kişi kalınıyordu. Ama işte 6, 7, 8’e kadar çıkıyor. Bir süre sonra birini sürdüler, sonra ikincisi tahliye oldu. Hiç itiraz yapmamıştı mesela Gülbeyaz abla. Gülbeyaz Abla, ölüm orucu şehidinin ablasıydı. Uğur Türkmen 2000’de ölüm orucu yapmış, ona bakmış Gülbeyaz abla. Şöyle, Uğur Türkmen hapishaneden çıkıyor ve tahliye olduktan sonra evde direnişe devam ediyor ve hayatını kaybediyor. Direniş sürecinde ona refakat eden kişi Gülbeyaz abla. Kucağında kaybediyor Uğur’u...

Hapishanede bana o refakat etti. Öyle özel bir durum oldu yani, daha önce açlık grevi yapan birine refakat eden biri bana refakat etti... Hiç tutuk itirazı yapmadı ama onu tahliye ettiler, birdenbire yani. Bir ara karar kuruldu, çıkardılar. O gitti, başka bir tutsak verdiler benim yanıma ama özellikle bir kişi veriyorlar, başka birinin olmasını istemiyorlardı. Bunun amacı da manevi destekten tecrit etmek istemeleri. Tutsakların kendi aralarında haberleşme yöntemleri vardı bu baskılara rağmen. Açlık grevinin 100. gününde tutsaklar bir program yapmışlardı. Bütün hücrelerden marşlar, şarkılar söylemişlerdi benim için. Çeşitli biçimlerde orada o manevi desteği alıyordum. Bunun haricinde tabii ki yoğun bir tecrit vardı ama çok hissetmedim. Günde iki kez avukatlarla yaptığım görüşme ve gelen mektuplar tecridin etkilerini kısmen kırıyordu.

Mektuplar çok değerliydi benim için. Tecridi kıran şeylerden biri mektuplardı. Haftada üç gün geliyordu, yani size anlatamam, her yerden, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından mektuplar geliyordu. Çocuklar mı dersiniz, yaşlılar mı dersiniz, her yaştan insanlar kart atıyorlardı. Mesela öykü yazanlar, en son öyküsü yazmış ama daha yayımlatmamış örneğin, sadece bir öykü gönderiyor, sadece bir selam yazmış, öyle mektuplar alıyordum. Tutsaklardan da geliyordu mektuplar. Dört gözle bu mektupları bekliyordum.

‘MAZGALDAN KİTAP VE FİLM DEĞERLENDİRMESİ’

Sonra cezaevi hastanesi ve Numune Hastanesi süreci başladı…

Hastanelerde kaldım, kampüs hastanesinde, Numune Hastanesinde ve mahkum koğuşunda. Üç farklı yerde daha tutuldum... Oralarda tecrit daha yoğundu. Kampüs hastanesinde tutsaklar yoktu ama Semih vardı. Onunla aramızda bir hücre vardı. Tabii bu önemli bir şeydi bizim için. Camı açıyorduk, mazgal gibi teller vardı orada ve bu kanaldan birbirimize sesimizi duyurabiliyorduk. Özel günlerde, örneğin direnişin 180. gününde programlar yaptık, şarkılar, marşlar söyledik. Yazdığımız yazıları birbirimize okuyorduk, değerlendirme istiyorduk. Böyle bir şey yazdım, bugünkü günlüğümde şunları yazdım… Sık sık okuduğumuz kitapları birbirimize anlatıyor, değerlendiriyorduk. Akşam televizyonda güzel bir şey varsa, aynı filmi izleyip filmi değerlendiriyorduk mesela. Bunu engelleyemiyorlardı ama dışarıdan kamerayla kaydediyorlardı, “Konuşmayın” diye bağırıyorlardı ama başarılı olamadılar. Biz konuşmaya devam ettik.

'ZORLA MÜDAHALENİN ZEMİNİYDİ'

Orası sonuçta bir hastane ve biz her seferinde “Biz hasta değiliz” diyorduk ısrarlı bir şekilde. Burada olmamız zorla müdahale için bir zemindi aslında…

Numune Hastanesinden doktorlar geliyordu, gözlemler yapıyorlardı. Siz “Muayene olmak istemiyorum” bile deseniz, bir nöroloji hekimi sizin durumunuzu anlıyor. Bunu zorla mücadelenin bir aracı olarak kullanacaklardı, o yüzden bu niyetle gelen hekimlere karşı öfkeliydim gerçekten. Bunu yapmayabilirlerdi. Zorla müdahaleye araç olmayı kabul etmemelilerdi. İktidar bunu yapacak bir hekim bulamayabilirdi, örneğin değil mi? Sadece kendisi için bile insanlar bu görevi kabul etmemeliydi. Onlardan bunu yapmalarını istedim, bizim için mutlaka yapacakları bir şey vardı. “Biz sizin iyiliğiniz için geliyoruz” diyorlardı. Nasıl yani?

Onun dışında en büyük sorunlardan biri uyandırılma sorunuydu…

‘ÖLDÜN MÜ?’ KONTROLÜ: İNSANIN İNSANA YABANCILAŞMASI

Basının da gündemine gelmişti. “Öldün mü?” kontrolü de bu sırada yapıldı değil mi?

Evet... Gece geliyor, bir süre aynı pozisyonda yatıyorsan “ölüp ölmediğini kontrol etmek için” dibine kadar gelip, “Nuriye” diye sesleniyorlar. Bunu gece gece yapıyorlar, sonra uyu uyuyabilirsen.

Bunu bir röportajda daha tarif ettim. İnsanın insana yabancılaşması... Benim ölüp ölmediğimi “benim üstüme kalacak” diye görüyor, o yüzden geliyorlar.

Bunu işine devam edebilmek için yapıyor, insani bir saikle yapmıyor, insani bir şey olsa zaten yapmaz. Seni işe devam etmek için gece yarısı “öldün mü” diye uyandırıyor, insanın insana yabancılaşmasının bu boyutlarda olması gerçekten çok rahatsız edici ve üzücü bir şey. Bunu bu kadar yakından görmek… Birinin bunu görev olarak yapması…

‘EN İYİ ÖĞRENDİĞİM ŞEY…’

Kampüs hastanesinde de oluyordu bu. Saatte bir “tansiyonunuzu ölçelim mi”, “nabzına bakalım mı” diye taciz ediyorlardı. En sonunda “İSTEMİYORUM” diye bağırasım geliyordu. Bunun beni çok rahatsız ettiğini söyledim defalarca ama sistemli şekilde devam ettiler. Ben açlık grevi yapıyorum, vücudumdaki yıkımın farkındayım, sonuçlarının farkındayım, bu bir eylem biçimi. Sürekli anlatıyordum bunu sağlıkçılara. Gidin bunu sorumlu hekiminize söyleyin, “Rahatsız ediyor onu, ben bunu yapmak istemiyorum” deyin, “Siz de bir şey yapın” diyordum. İnsan taraflarına seslenerek bunu söyledim, bunu anlattım. Sonra bir şekilde bunları kısmen çözdük.

Bir süre bunun için kavga etmem gerekti… Her şeyi kazanmak gerekiyor, her şey için mücadele etmek gerekiyor. Bu altı ayda en iyi öğrendiğim şey bu oldu. Anlatmak gerekiyor, ne yaptığını, niçin yaptığını anlatmak, sabırla anlatmak ve onların insan tarafına seslenmek gerekiyor, bunu öğrendim.

Sonra ikinci duruşmadan önce beni Numune’ye ve mahkum koğuşuna götürdüler. Burası üçüncü derecede yoğun bakım hastalarının tutulduğu, üç günde bir cenazenin çıktığı bir yerdi. Ben izolasyon hücresinde tutuluyordum, tek kişilik hücre sadece burasıydı. Hastalar geceleri bağırıyor, inliyorlardı. 

GAZETE VE MEKTUP DESTEĞİ VEREN HEKİME SÜRGÜN

Bir de gazetelerimi mektuplarımı vermediler burada, “bunun için onay gerekiyor” dediler. Oranın sorumlusu olan hekim onay verdi ama başhekimlik “Enfeksiyon riski var, kabul etmiyoruz” dedi. O hekim, “Hayır bu senin için iyi olacak, zihinsel işlevlerini koruyacaksın bu sayede” dedi. Benim hayatla bağ kurmamın önemli olduğunu biliyordu ve ısrar etti gazete ve mektuplarımın gelmesi konusunda ve sonunda gazete ve mektuplarımı alabildim. Sonra o hekimi başka bir bölüme sürdüler…

‘BOMBACIYMIŞIM BEN…’

Burada yaşadığım bir diğer örneği anlatayım… Hakkımda bir tanık ifadesi çıkmış ve yandaş medya bunu haber yapmış. Özgürlükçü Demokrasi gazetesi de o gün Yüksel’deki eylemle ilgili bir haber yapmış ve haberde “Nuriye Gülmen’in bombacı olduğu iddiaları” diye bir ifade geçiyor. Ben gazetede bunu görüyorum sadece... Delireceğim! Nerede geçiyor, nerede yazıyor, kim demiş, ne demiş… Avukatım gelince bunu sordum, “Bombacıymışım ben, böyle bir şey gördüm, bu ne, bana anlatın…” Avukat görüşü beş dakika… Onlar da “Böyle bir şey var, senin hakkında böyle biri çıktı, senin hakkında böyle böyle ifadeleri var” diye anlattılar.

24 SAAT GÖZETLEME

Tabii ki avukatlar sağlığımı soruyorlar her geldiklerinde, dışarıda ailem merak ediyor falan. Beş dakikada görüşü bitiriyoruz. Çok yoğun bir tecrit anlamına geliyordu bu benim için. Ailemle görüşürsem avukatımla görüşemiyordum. Gerçekten çok sıkıntılıydı...

Oturduğum yerin karşısında jandarmalar vardı. O açık perdenin kenarından sürekli beni gözetleyen bir jandarma oturuyordu gece-gündüz... Ben uyusam dahi bir jandarma beni izliyordu. O kadar kötü bir şey ki bu, 24 saat gözetleniyorsunuz.

Tuvaletimi de içeride yapmak zorundaydım. Bir tane portatif bir tuvalet getirdiler. Götürüldüğüm bölümdeki hastaların durumu o kadar ağırdı ki, o bölümde tuvalet bile yoktu…

Duvara yazı astım burada, “Ben hasta değil, direnişçiyim”, “Hapishaneye geri dönmek istiyorum.” İnsanın talebi bu olabilir mi, hapishaneye geri dönmek?

‘İKİ SANTİM AÇILAN BİR PENCERE VE HAVA’

Sonra buradan aldılar beni…

Daha iyi bir yere götürüyorlar gibi mahkûm koğuşuna indirdiler. Orada şunu yapabilirsin, orada bunu yapabilirsin diye anlatıyorlar. Bir indim, aman Allahım… Kot altında, pencerede 3 mazgal var düşünün. İçeri güneş girmiyor, gece-gündüz ayırt edilemiyor.

Beyaz spot ışıklar vardı tepemde, gece de açık. Yorganı tamamen yüzüme çekiyordum ve nefessiz bir şekilde uyuyordum, başka bir yolu yoktu. Refakatçiye de izin vermediler, sonra AİHM müdahil olduktan sonra kardeşim gelebildi.

İki santim açılan bir pencere var çok yukarıda ama onun da önünde duvar var. Oraya gidiyordum, onun önünde kalorifer vardı, acaba oradan hava gelir mi diye kafamı uzatıyordum. Yani hava yok, gün ışığı yok, gece ve gündüzü ayırt edebileceğim bir şey yok… Bunlar gerçekten çok ağır koşullar, insana eğer işkence yapmak istiyorsanız buraya koyarsınız. Oradaki hekimlere hayretler içerisinde, “Nasıl insanları burada tutuyorsunuz? Bu insanlar hasta” dedim. Yanıt “insanlar burada kalmak için sıraya giriyor, can atıyor” oldu. Buna fit mi olmalıyız, siz insanları buna mecbur ediyorsunuz böyle koşullar hazırlayarak…

‘ÇOK NAİFTİ ÇOK…’

Yüksel’de İnsan Hakları Anıtı önünde ilk eylemi yapmanızdan bu yana 400 gün geçti. Yaptığınız ilk eyleme bugünden baktığınızda neler söylersiniz?

Çok naifti çok. Selçuk Üniversitesi benim sesimi duyacaktı, açığa alınmıştım, ihraç edilmemiştim henüz. Bana açtıkları soruşturmada kendimi anlattım. “Ben solcuyum” dedim. “Daha önce siyasi bir davadan tutuklandım ama beraat ettim. Ben böyle biriyim, siz bana 'Fethullah Gülen’i tanıyor musun?' diye soruyorsunuz. O kadar alakasız ki. Bu soruşturmanın muhatabı ben değilim, bana böyle bir soruşturma açmanız benim için çok onur kırıcı. Ben devrimci demokrat bir insanım, bugüne kadar haklarım için mücadele ettim, siz bence bu tarz soruşturmalarla devrimci demokrat insanları tasfiye etmeye çalışıyorsunuz, ben bunu kabul etmiyorum. Ben çok fazla adaletsizlik yaşadım. Beni görevime derhal iade edin. Ben doktoraya hemen başlamak, bir an önce çalışmalarıma dönmek istiyorum” gibi bir cevap yazdım.

Üniversiteler bitmiş durumda, soruşturma yürütüyorlar ama kim hakkında nasıl soruşturma yürüttükleri konusunda onların da bir fikri yok. Muhbirlik örgütlemeye çalışıyorlardı, bu çok önemli bir faaliyetti onlar için, bunu biliyordum.  Bu beni dehşete düşürmüştü. İnsanlık Anıtı’nın önüne çıkmamdaki güçlü saiklerden bir tanesi buydu. Dehşete kapılmıştım. Bir üniversitede rektörlük aracılığıyla örgütlenen bir muhbirlik faaliyeti var. Bana açtıkları soruşturmada resmen muhbirlik yaparsan görevine dönersin diyorlardı…

Biz öğrencilerimizi bunlara mı emanet edeceğiz? Kalanlar muhbirlik yapmayı kabul etmiş hocalar. “Hayır, ben öğrencilerimin eğitim hakkına sahip çıkmalıyım” diye düşündüm. “Zaten üniversiteler korkunç yerler oldu” deniliyor ya, hayır, üniversiteden niye vazgeçelim? Biz orada olmalıyız. Öğrencilerimiz bizi hak ediyor, bir nesil yetiştirecek bu insanlar, biz olmadığımızda onların yetiştirdiği nesil olacak, muhbirlik faaliyeti örgütleyen profesörler olacak geride.

Yüksel’e çıktım ve sesimi duyuracağımı düşündüm. Açıkçası ihraç edileceğimi düşünmüyordum, bu mücadelenin sonunda görevime geri döneceğimi düşünüyordum. Zaten öyle olmasa oraya çıkmazdım. Bu açığa alınma işleminin kaldırılacağını düşünüyordum ama çok naif düşünüyormuşum.

KHK’ler açıklandığında bakıyordum listelere. Sonra 6 Ocak’ta Facebook’ta “Nuriye Gülmen de ihraç edildi” haberini gördüm. Çok öfkelendim.

Dolayısıyla şöyle tarif edeyim, böyle bir şey beklemiyordum. Bir yılı aşan bir direnişi, bugün olan şeylerin çoğunu beklemiyordum. Açığa alınmıştım, görevime geri dönecektim ve çalışmaya devam edecektim ama öyle olmadı işte… Bu tasavvur ettiğim bir şey asla değildi.

‘ANIT İÇİN DE KAZANACAĞIZ BU MÜCADELEYİ’

Sizinle ve eyleminizle özdeşleşen İnsan Hakları Anıtı hala gözaltında… Bir de karakol kurulmuş durumda orada.  Bu tabloya ilişkin neler söylemek istersiniz?

İlk gözaltına alındığımda çiçeksiz bırakmayın orayı demiştim. Tabii bu halini ben hiç görmedim. Buna dair politik bir değerlendirme yapmayayım, sen söyledin, orası bir simge oldu. Benim anıtla aramdaki bağ çok farklı bir bağ oldu. Orada oturmak çok değerliydi, bizim direnişimizin parçasıydı. Bizimle birlikte hep o da resmedildi, direnişin içindeydi, ona bir şeyler ithaf edildi, onu konuşturdular... Ve bugün o da tutsak.

Şimdi görmeyi istiyorum ama bir taraftan da zor geliyor, oraya bir karakol kurmuşlar, fotoğrafını gördüm. Bence faşizmin resmi orası. Biz kazandığımızda o da özgürleşecek. Anıt için de kazanacağız bu mücadeleyi. Aslında kazandık bir yönüyle, eylemin çok ciddi ve büyük kazanımları oldu.

‘BİZ 15 KİLOYA MI DÜŞMELİYİZ, BUNU MU BEKLİYORLAR?

400 gündür aynı temel talebi yüksek sesle dile getiriyorsunuz. 400 gün sonra aynı konuda neler söylersiniz?

Çok temel, basit bir talebimiz var. Kolayca yerine getirilebilir bir talebimiz var. Somut bir kazanımı olmalı açlık grevini bırakabilmemiz için. Şimdi bunun için mücadele ediyoruz. Direniş hala sürüyor. Tutsaklık koşullarında direnişe tutunduk, o koşulların üstesinden geldik. Bugün çok daha güzel, sevgiyle sarmalanmış bir ortamdayız. Bir zafer duygusu var insanlarda, bu çok güzel gerçekten. Bunu somut bir kazanıma dönüştürmek istiyoruz. O yüzden herkese bir çağrı daha yapayım: Bir adım daha atmak gerekiyor. Bu gerçekten bizden çıkan, işe iade edilmekten çıkan bir direniş oldu. Türkiye halklarının kendisini bir parçası hissettiği bir eylem oldu. Ama yaptığımızdan biraz daha fazlasını yapmalıyız bugün. Ben yine çağrımı yapmış olayım, bir adım daha atalım, kazanalım.

OHAL Komisyonuna bir çağrımız var. Bir karar versinler artık.  OHAL Komisyonu biz tutsak düştüğümüzde de gündemdeydi. O gün “OHAL Komisyonu kuruluyor” dediler. O günün üzerinden 200 günden fazla zaman geçmesine rağmen vaatlerinin gereğini yerine getirmediler. Biz hala OHAL Komisyonunun karar vermesini bekliyoruz. Siz 150 bin emekçiye bunu mu vaat ediyorsunuz? Her adımda 200 gün bekleyecek miyiz?

Bu kadar uzamış bir açlıkla bizim hakkımızda karar vereceğinizi vaat ettiniz, bunu bize bir alternatif olarak sundunuz. Bize dedikleri, “Şimdiye kadar evet açlık grevi yapmakta haklısınız, çünkü hiçbir yol yoktu ama artık OHAL Komisyonu var, siz de buraya başvurun”. Biz ilk önce komisyonun nasıl oluştuğunu da düşünerek başvurmayı hiç düşünmedik… Sonrasında “Buna da başvurmadılar, nasıl döndüreceğiz” demesinler diye biz de onlara bir alternatif sunduk aslında, bu saikle başvuruda bulunduk. Şimdi de bu komisyonun daha iyi işlemesi için mücadele edebiliriz. Çünkü sonuç bekleyen çok fazla emekçi var ve burası adres olarak gösteriliyor. Aradan 200 gün geçti ve bunu hala işletmediler.

Ne zaman karar vereceksiniz, biz 15 kiloya mı düşmeliyiz? Açlık grevinde olan iki eğitim emekçisi ve 150 bin kamu emekçisi için soruyorum: Daha ne kadar bekleyeceğiz?