Müftüye nikah yetkisi: Kadınların özel yaşamının müftülükler eliyle düzenlenmesi girişimi!

"Müftülere nikah yetkisi" kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor... Hukukçu ve akademisyen Yrd. Doç. Dr. Neval Oğan Balkız, müftülere nikah yetkisi verilmesinin doğuracağı sonuçları ve AKP'nin bu dayatmasının kadınların özel yaşamına ve haklarına yönelik nasıl bir saldırı olduğunu soL okurları için yazdı...
Neval Oğan Balkız
Pazartesi, 09 Ekim 2017 09:32

AKP’nin sivil, İslamcı, muhafazakar, açık otoriter/totaliter nitelikli rejimi, dayandığı “eril” anlayış temelinde, cinsiyetler arası eşitlik referansını ve kadın erkek eşitliğini kabul etmediğini açıkça her zaman dile getiriyor. Tüm söylem, eylem ve programlarında, bu cinsiyetçi, ayrımcı anlayışı temel alıyor. Tarihsel ve toplumsal olarak var olan cinsiyet kalıpları ve rollerini, gittikçe artan şekilde (İslami) dinsel, kültürel ya da diğer geleneksel yargılara göre biçimlendiriyor. Demokrasinin en önemli toplumsal ilkesi olan laikliğin, kavram ve uygulama olarak içini boşaltıyor. “Bir devletin örgütlenmesinde, hukukunun oluşturulmasında ve işletilmesinde herhangi bir dinin anlayışlarının ve normlarının belirleyici, etkileyici ve yönlendirici  olmamasını”  dile getiren bu ilkenin tam tersi uygulamaları yürürlüğe sokuyor. Devletin örgütlenmesini ve işleyişini bir dinin (Sünni İslam) inançlarıyla ilgili anlayışlar ve normlara göre  belirliyor, kurum ve kuruluşları örgütlerken, hukuk oluşturulurken ve işletilirken  bu dinin dünya görüşüne, ilke ve kurallarına uyup uymadığına bakılıyor ve bu ilkeler esas alınıyor.

Bugün iktidar; toplumu kendi siyasal İslamcı anlayışı temelinde dönüştürme, kadının olmadığı bir kamusal alan yaratma, kadınların kazanılmış bireysel ve kolektif haklarını ortadan kaldırma girişimlerine/saldırılarına tüm hızıyla devam ediyor. İslami, eril "toplumsal cinsiyet kurgusunu", eğitim başta olmak üzere toplumsal tüm alanlarda ve özellikle hukuk kurallarında/normatif düzenlemeler ile dayatıyor. Bu kurgu çerçevesinde kadın; salt doğası/biyolojik farklılığı temelinde “bedene dair bir imge"ye dönüştürülüyor. Kadının insan olarak kendisiyle ve bedeniyle olan ilişkisi ve bu ilişkinin toplumsal tüm görünümleri, iktidar ilişkilerini içkin olarak, annelik rolü üzerinden kurgulanıyor. Hukuk kuralları da genel olarak bu toplumsal cinsiyet kurgusuna başvurarak, normatif alanda kadın bedenine atfedilen anlamlar açıklayan bir araç oluşturuyor. Böylece özel/kamusal olmak üzere yaşamın tüm alanları ve mekanlar, kadına bu rolü dayatmak üzere oluşturuluyor. Bu role uymayan farklı her varoluş biçimi  yok ediliyor, saldırıya uğruyor.

MEDENİ KANUNDA DEĞİŞİKLİK ve HAKLARA SALDIRI

Bilindiği gibi, 2015 mayıs ayında Anayasa Mahkemesi, resmi nikah kıymadan dini nikah kıyan imam ve çiftlere ceza verilmesini öngören maddenin kaldırılmasına karar verdi. Yani resmi nikahtan önce dini nikah kılınmasını cezasız bıraktı. Bu karar, Türkiye’nin   çok önemli /kanayan yarası olan çocuk yaşta evliliklerin ve çok eşliliğin daha da çok artmasına, önüne geçilemez ihlal ve tecavüzlerin  toplum nezdinde bir nevi “meşru” görülmesine  neden olacağı gerekçesiyle tarafımızca çok eleştirildi ancak önüne geçmeyi başaramadık.

Bu karar, toplumsal ve hukuksal tüm ilişkileri, günlük yaşamı, siyasal bir hegemonya aracı kılınmış belli bir dini anlayış temelinde dönüştürme programının öncül bir adımı idi. Şu anda TBMM İçişleri Komisyonu’nda kabul edilen ve AKP’nin önergesiyle genişletilmiş olduğu hali ile müftülere, il ve ilçe müftülüklerine ve dolayısıyla müftünün yetkilendireceği  müftülük dahilinde çalışan imamlara nikah kıyma yetkisi veren düzenleme  için koşul ve ortam hazırlığıydı. Bu düzenlemenin de yasalaşması halinde, bu toplumsal ve hukuksal dönüşüm programının temel bir adımı atılmış olacak.

Hayatın kendisine içkin bir dini inanç değil, belli bir dinin anlayış ve kurallarına içkin, onların biçim, anlayış ve uygulamalarının oluşturduğu, sınırlarını belirlediği bir toplumsal/hukuksal yaşam oluşturmada, bir aşama daha geçilmiş olacak!

Cumhuriyetin ve Atatürk devrimlerinin en önemli kazanımlarından olan, insan haklarından türetilen  laik çağdaş hukukun bir parçasını oluşturan Türk Medeni Kanunu’nda, bireyin "gerçek kişi" olmak sıfatıyla -kadın/erkek ayrımı olmaksızın- taşıdığı hukuki statünün sağladığı haklar ve yükümlülükler belirlenmiş bulunmaktadır. Bu hak ve yükümlülükler, kaynağını Anayasadan alan temel hak ve özgürlüklerin kullanımından, onların gerektirdiği koşulların sağlanmasından oluşmaktadır. Kanun koyucu, hak öznesi gerçek kişinin  belli koşullarda oluşan durumlarını değiştiren hukuki işlemlere, belli sonuçlar bağlamış bulunmaktadır. Her hukuki işlemin yaratacağı kişisel ve  toplumsal sonuçların ve bu sonuçların yaratacağı yeni durum ve koşulların gerçekleşmesini, bu hukuki işlemlerin belli bir şekilde, belli kişilerin katılımı veya aracılığı  ile gerçekleştirilmesine bağlamış durumdadır. Hukuki işlemin taşıması zorunlu  bu şekil ve maddi şartları, işlemlerin kurucu unsurlarını oluşturmaktadır. Bu işlemlerde şekil ve içerik olarak “herhangi bir dinin anlayışları ve normları" belirleyici, etkileyici ve yönlendirici olmamalıdır. Çünkü bu işlemler, kişi haklarından olan “yurttaşlık hakkından ve bu hakkın kullanımlarından” oluşmaktadır. Bireyin din, inanç, etnik, sosyal köken, cinsiyet, renk, dil, cinsel yönelim, felsefi ve siyasi görüş, sosyal statü,  medeni hal, sağlık durumu, mülkiyet, engellilik, yaş ve benzeri temeller yurttaşlık için bir unsur değildir ve unsur oluşturamaz. Dolayısıyla devlet, bu haklara ilişkin işlemlerin yapılmasında, hukukunun oluşturulması ve uygulanmasında hiçbir şekilde herhangi bir dinin anlayış ve normlarını temel veya ölçü alamaz, onlara göre işlem ve eylem oluşturamaz. Yurttaşlarının  bir dine mensup olup olmamalarına ya da hangi dine mensup veya hangi felsefi görüşe sahip olduklarını  ortaya koymalarını gerektiren bir işlem ve eylem gerçekleştiremez. Bu aynı zamanda anayasal bir zorunluluktur. Anayasanın 24. maddesinin üçüncü fıkrası “Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz” demektedir.

Nüfus işlemleri ve nikah, başka deyişle evlendirme, bu işlemlerdendir. Bu işlemlerin Türk Medeni Kanunda tanımladığı şekilde, bu işlemleri gerçekleştirmekle görevli, sıfatı, “kadrosu ve sorumlu olduğu birim ve kurumlar bu göreve özgü olan kişi ve kurumlardan oluşan nüfus müdürlüklerince  yapılması, öncelikle laiklik ilkesinin ve sonra da idarenin eylem ve işlemleriyle bütünlüğü ilkesinin bir gereğidir. Bu ilkeyi ihlal edecek her yetki devri ve yetki genişletilmesi girişimi, hukuk güvenliğini, temel hak ve özgürlüklerin kullanım alanlarının güvenceye alınmasını ortadan kaldıracaktır.

Bu bağlamda;

Müftülere ve imamlara  resmi nikah kıyabilme yetkisi verilmesi, Anayasaya, Anayasada yer alan  temel hak ve özgürlüklere ve Türk Medeni Kanununun lafzına ve ruhuna bütünüyle aykırıdır.

Bu yetki devirlerinin bir adım sonrasında; Türk Medeni Kanununun hükümlerinin değiştirilmesi, evlenme ve boşanmaların resmi, sivil hukuk alanından çıkarılması ve bu işlemlerin kadınlar açısından hak eşitliği oluşturan  hukuksal bir statü özelliğinin kaldırılması  amaçlanmaktadır. Resmi nikahı seçmeli hale getirmek, imam nikahını tek yol olarak dayatmak ve özendirmek, evlenme ve boşanma işlemlerinin kadınların miras, boşanma, mal ortaklığı velayet gibi haklardan bütünüyle yoksun bırakan birer dinsel ritüele dönüştürülme sürecini hızlandıracaktır. (Kısa bir süre sonra, evlendirme yetkisini verdikleri dini kurumlara boşama yetkisini de  vermeye kalkışacaklardır.) Bu değişiklik ile ortaya çıkacak koşullarda, Türkiye’de zaten yeterince yaygın olan, büyük bir toplumsal sorun ve hak ihlali  oluşturan küçük yaşta çocukların “evlilik”, “imam nikahlı eş” konumları altında sürekli bir cinsel taciz ve sömürü altında yaşamak zorunda bırakılmalarının önüne geçilmesi imkansız hale gelecektir.

Böyle bir düzenleme sonrasında, müftülerin ve imamların yapacakları işlemlerde, konuya bütünüyle kendi kişisel görüş, dinsel inanış ve geleneksel anlayışlar doğrultusunda bakmalarının, bireylere ve kişi gruplarına yönlendirme ve baskıda bulunmalarının önüne geçilemeyecek ve yoğun hak ihlallerinin yaşanmasına yol açılacaktır. 

AKP'nin TBMM'de kurdurduğu “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi İçin Meclis Araştırması Komisyonu"nun hazırlamış olduğu raporda yer alan öneriler, bu konuda bizleri bekleyen daha nice büyük tehlikelerin olduğunu ortaya koyuyor. Komisyon ülkede yaş, sosyoekonomik konum, sınıf, etnik köken, felsefi görüş ayırımı olmadan kadınların verdiği ve vermekte olduğu mücadelenin tarihini, deyimlerini, mücadelenin çağdaş, evrensel "insan değer" anlayışından kaynaklı temellerini, tüm dünya kadınlarının hak mücadelesindeki dayanışma dinamiklerini yok sayarak 21. yüzyıl gerçekliğine uymayan, toplumsal yapıda karşılığı bulunmayan öneriler getiriyor.

Çocukların istismarcılarıyla/tecavüzcüleriyle evlendirilmesi; çocuk evliliğinin teşviki; hadım uygulaması; hem şiddet başvurularında hem de boşanma davalarında arabuluculuk ve uzlaşma uygulanması; şiddete maruz kalan kadınların mesai saatlerinde karakollara başvurmasının önünün kesilmesi; şiddete karşı koruma kararları için delil veya belge aranması; tedbir süresinin kısaltılması; aile hukukuyla ilgili tüm duruşmaların gizli yapılması; boşanmanın zorlaştırılması; kadının nafaka hakkının süreye bağlanması; mal paylaşımında dava açma süresinin kısaltılması; eşin ölümünde kadının mal rejiminden kaynaklı yüzde 50 payının verilmek istenmemesi; aileye yönelik psikolojik rehberlik ve danışmanlık hizmetinin dini temele oturtulmak istenmesi şeklindeki bu önerileri kabul etmeyeceğiz, ettirmeyeceğiz!

Bizler, Yeşim Arat'ın dile getirdiği gerçekliği biliyoruz. Asıl yapmamız gereken: “Kadınlar dini bütün hayatlar sürmeye teşvik etmeden önce, kendi hayatlarına ve ne yapabileceklerine dair asli tercihlere sahip olmalarını sağlayacak koşulların oluşturulmasının mücadelesini vermektir. Bunun için de dini kurallardan ziyade laik, eşitlikçi yasaların anayasal güvence altına alındığı bir siyasi bağlam oluşturma gereği ve zorunluluğu bulunmaktadır.” 

Biz kadınların bunu bilmesi kimi, niye bu kadar tedirgin ediyor?