Enver Aysever'le 'Aykırı Sorular' üzerine: Temel duygularım konusunda daha da radikalleştim

Direngenliği ve üretkenliğiyle adından sıkça söz ettiren yazar Enver Aysever'le, yeni kitabı "Aykırı Sorular" üzerine söyleştik.
Serdar Nazım Yüce
Pazar, 22 Mayıs 2016 08:18

Yeni kitabı "Aykırı Sorular" ile bir kez daha okuyucunun karşısına çıkmanın heyecanını yaşayan yazar Enver Aysever, bu heyecanı soL'la da paylaştı. Televizyonda uzun süreler başarıyla devam ettirdiği tartışma programıyla aynı adı taşıyan kitabından yola çıkarak, Enver Aysever'le edebiyattan felsefeye, siyasete; hayata dair pek çok konuyu içeren, keyifli bir söyleşi yaptık.

Kendi deyimiyle, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nin "özgür bahçe"sinde yaklaşık 1 saatlik görüşme yaptığımız Enver Aysever, Türkiye'nin yakıcı sorunlarından olan laiklik başlığı üzerinden çıkan tartışmada karşı karşıya geldiği Ahmet Hakan'la ilgili düşüncelerini de paylaştı, Erdoğan'ın müdahalesiyle görevlerini bırakan Ahmet Davutoğlu'na "helallik" veren CHP lideri Kılıçdaroğlu hakkında da konuştu. Enver Aysever, "Ona acıyorum" dediği Ahmet Hakan ile Ahmet Altan için "Fırıldak Ahmet'ler" derken; Kılıçdaroğlu hakkındaysa "Tanıdığım iki Kılıçdaroğlu var" dedi ve Kılıçdaroğlu'nun neden kolayca helalleşebildiğini anlattı.

Söyleşinin başında ve sonunda gelecek planlarını da anlatan Enver Aysever, soL aracılığıyla çok özel açıklamalar yaptı. Aykırı Akademi konusunda Ekim 2016'da önemli bir atılım yapacaklarını anlatan Aysever, "Aykırı Sorular"dan sonra çıkacak olan roman üçlemesi ve onun ardından raflarda yerini alacak diğer kitabının adını ve konusunu soL okurlarıyla paylaştı.

Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi'nin de ilk imzacılarından olan Aysever'le gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.


Aykırı Sorular, Aykırı Kumpanya, Aykırı Akademi… Aykırı Sorular programı sona erdi ama sizin yaşamınızdan aykırı sözcüğü çıkmadı? Programla aynı ismi taşımasının nedeni ne kitabınızın? 

Aykırı Sorular, aslında Türkiye’de soru sormanın bir suç, ceza, bir kusur olarak algılanmasına itiraz mahiyetinde oluşmuş bir televizyon programı idi. ‘İdi’ diyorum; bugün Türkiye koşullarında Aykırı Sorular’ın ekranda devam edebilmesi pek olanaklı görünmüyor. Ne kadar bir vadede bu yeniden olur, onu da bilemiyorum. Ama şunu söylemem gerekir, Aykırı Sorular’ın ekranda anlamlı olabilmesi için birincisi, soruların soru değeri taşıması, ikincisiyse muhataplarının da o soruları duymaya tahammülü, yanıtlamaya da gücü olması gerekiyor idi. Buradan hareketle, aykırı sözcüğü, bir tür olgu haline geldi benimle birlikte. Yani televizyonda, toplumun farklı kesimlerinden insanlara sorduğum sorular karşılık bulduğu için böyle bir dünya oluştu; “Enver aykırı sorular soran adam” şeklinde. 

AYKIRI AKADEMİ

Aykırı Akademi oradan esinlenerek kurulmuş olan bir yeryüzü kültürü sitesi. Bu site özgün buluşum falan değil. Yeryüzü kültürü, çok önemli iki dergi olan Gergedan ve Argos’un tarifiydi, kendilerini tarif biçimiydi. Ben o izleği devam ettirerekten, Türkiye’de Aykırı Akademi’yi o kulvara taşımaya çalışacağım. Aykırı Akademi, asıl büyük çıkışını Ekim ayında yapacak. Aykırı Akademi TV’yi de bünyesine katarak bir özgün medya yaratmaya çalışacağız. Aykırı Kumpanya, yine aynı eksende hareket ederek, bir sanat yapıtının, sahne gösterisinin, müziğin içinden de çıkarak, bir tür kabareyi yedeğine alan ama kabare olmayan, bir tür meddahlık olan ama meddahlık da olmayan, çağdaş tanıklıkla yakın dönem belleğini iç içe geçiren özel hikayeleri kahkaha attırarak bazen de hüzünlendirerek sahneleyen bir gösteri oldu. Bu da benim tiyatro geçmişimden kaynaklı.

Dolayısıyla benim 3 tane aykırı alanım oldu. Aykırı Sorular ekrandan, Aykırı Kumpanya sahneden, Aykırı Akademi de medya şeklinde oluştu. Oluştu derken, tek başıma değilim. Bu alanlarda emek veren birçok sanatçı var. Onlar da benimle birlikte özgürleşmiş oldular aslında. 

'TÜKETİLMESİ O KADAR DA KOLAY DEĞİL'

Aykırı Sorular’ın kitap olarak oluşmasıysa, aynı adı taşıdığı programa gönderme yapması. Bazen bir başkasına soru sorarsınız, bazen de kendinize. Kendine soru sorma alışkanlığı bir edebiyatçının doğal dürtüsüdür. Aynı zamanda gerçekten bir edebiyatçıysanız, yolunuz, bir süre demlendikten sonra biraz felsefeye biraz da şiire düşer. Daha arı işler yapmaya çalışırsınız, yazınsal olarak. Bu kitap, kendime sorduğum sorular, aslında herkese sorduğum sorular, herkesin kendine sorabileceği sorulardan oluşuyor. Bir açılım yapmamız gerekir burada. Bazı soruların yanıtı vardır, bazen de sorunun yanıtı olması gerekmez. O soru, soru olarak başlı başına değerlidir. Dolayısıyla bunlar, minimal olarak yazılmış, düşünsel tartışmayı tetiklemesi için özen gösterilmiş, bunun üzerinden bir düşünce iklimi yaratan sorular. Bu bir edebiyat kitabı. Deneme türünün içinde sayılabilir. Küçük öykülerle göndermeler yapıyor. Mektup türünün de örnekleri var. Okuması kolay, çağın hızına uygun ama tüketilmesi belki de o kadar kolay olmayan bir kitap… 

Bu kadar çok alanda üretmek, emeğin, enerjinin yanı sıra zaman ister. İstanbul’da yaşayan biri olarak bu kadar farklı alanlarda üretim için zamanınızı nasıl kullanıyorsunuz? Sizi besleyen kaynakları nasıl tanımlıyorsunuz?

Şimdi, insanın garip bir telaşı oluyor içinde. Bu bir dürtü, duygu. Sınırlı bir ömrümüz var ve biteceğini biliyoruz. Aslında yaşımız ilerledikçe hevesimizin ve heyecanımızın da azalma riski var. Buna karşılık, insanın sevdikleriyle bir arada olması dışında hayattaki en görkemli şeyin, en görkemli buluşun düşünmek olduğunu biliyorum. Düşünmek bizde çok kolay sarf edilen bir sözcük ama aslında insanlar hayatında hiç düşünmemiş kişiler olarak yitip gidiyor. Düşünmeyi doğru anlamıyla kullanmıyoruz. Düşünmek felsefenin bir sorunu. Nasıl düşünülür, düşünme biçimleri nasıl geliştirilir… Bizden önceki gelenekten bizden sonrakine bırakacaklarımıza, temel varoluş sorularımızdan güncel politikaya yönelik sorularımıza, çocuğumuzla kuracağımız ilişkiden aile yapımıza, aşk duygumuzdan ölüme; pek çok alanda anlam bulmaya çalışıyoruz. Bu anlama anlamsızlık da dahil, doğal olarak. Ve biz düşünce geleneğinin biricik unsuru değiliz. Bizden önce milyonlarca insan yaşamış, yaşamakla da kalmayıp düşünmüş ve yaratı bırakmış. Onlara da eklemlenmeye çalışıyoruz.

YAZARIN YAPITIYLA İLİŞKİSİ

Bir miktar Freudyen bir tavır da olabilir ama rüyalarımız da yaşamaya dahil, uyumak da bir öteki tür yaşama biçimi. Bu ikisini edindikten sonra insan, bir şekilde yaşamını anlamlı kılmak adına somut verilerle karşı karşıya olmak istiyor. Bu veriler de bir sanatçı ya da düşünür için yaratıdır. Yaratı başlı başına bir varlık olarak karşımıza dikilir. Genellikle yazar, bir kitabı bitirdikten sonra kitapla ilişkisi sanıldığı kadar iyi bir ilişki değildir. Onu bitirip ondan kurtulmuştur ve çoğu zaman eksiği-gediği, ona kafa tutan haliyle öfkesine neden olur. O yüzden yeni yapıtların peşine gider. Kitaplar yazıldığı sırada yazarla, yazıldıktan sonra ise okurla ilişkili nesnelerdir. Dolayısıyla pek çok yazar kendi yazdıklarını hangi duygu, düşünce ve düşünce coğrafyası içinde yazdığını bilmez. Hatta unutur, unutmayı da yeğleyebilir. İşte ben bu kendi içimde gelişen, filizlenmiş hatta kök salmış duyguyu olabildiğince yüksek bir verimlilikle kullanamaya çalışıyorum. 

İnsanlardan duyduğum en güzel övgü, -yaptığımın değerlendirilmesi tabii ki mutlu eder ama- sizin de az önce söylediğiniz gibi, zamanı iyi kullanarak, verimli bir şekilde üretim yapmanın dikkatleri çekmiş olması, bence asıl anlamlı olan bu. Çünkü bir yapıtın iyi ya da kötü olması zamanla ilgili bir ölçüyle belirlenir ama öte taraftan sizin verdiğiniz emeğin de anlam bulması çok önemlidir. 

Televizyondaki aykırı sorularınızla tanıdık sizi. Bu sorular birçok kulvarda olduğu gibi yazın alanında da sürüyor. “Soru sormadan özgür olabilir misin” diye soruyorsunuz daha kitabın kapağında. Bu sorunun kışkırtıcılığı bir yana, sizin soru sorma yöntemleriniz, soru sorarken  amaçladıklarınız nedir?

Bir kere soru sormak, bir başkasına sorularak başlanılan bir eylem değil. İnsan kendisine soru sorarak yola koyulur. Antik Yunan’a bakalım, filozoflar doğayı, insanı, hayatı anlamak için çocuk basitliğinde sorular soruyorlar. Bilinmeyeni anlamaya çalışırlar, gökyüzünü, yağmurları vesaire. Çocuk da benzer bir duyguyu taşır. O yüzden bu doğal dürtünün bastırılmasıyla kapitalist toplumun oluştuğunu, yani insanın soru soruyormuş gibi hissettirilip soru sormamaya taşıdığını görebiliriz. Böylece insan, soruların sığ, yanıtlarınsa güdük, yersiz olduğu bir sürece sokar kendini. Bunun ardına geçebildiğin zaman hakikati aramaya ve soru sormaya başlarsınız. 

İrkilten soruların gerçek sorular olduğunu, öteki türden sorularınsa pek soru değeri taşımadığını düşünüyorum. Mesela kitabın bir yerinde, bir çocuğun insanın hayatındaki yükümlülüklerle birlikte nasıl bir alan kapladığını gören kişinin kendisine dönüp de “Yahu keşke olmasaydı bu. Çocuksuz bir hayat daha mı iyiydi?” diye sorması etik bir sorun aslında. Çünkü bunu dile getirmekten, hatta düşünmekten utanıyor insan. Oysa bu soruyu sormuş olmak ne çocuğu değersiz kılar, ne anne-babanın sevgisini tartışmaya açar. 

Belki tersinden…

Belki tersinden çocuğa daha çok bağlanabilirsiniz. Dolayısıyla soruyla özgürlük arasındaki ilişki böyle tersten bir ilişki. Öte taraftan her sanat yapıtının da bir soru olduğunu, soru doğurmayanın iyi bir sanat yapıtı olamayacağını biliyoruz. Dolayısıyla önce o soru olur, birisi ona yanıt verir, buradan da yeni bir soru üretilir. Böylece insanın diyalektik eksende gelişimi devam eder, insanlık da açılan yoldan yürür. Burada bizim talihsizliğimiz şu; dünyada her zaman kalabalıklar soru sormamayı yeğler, çok azınlık hayatı anlamlandırmaya çalışır. O halde soru soranlar, her zaman ayrık otu, bugünün moda deyimiyle “öteki” olmaya başlar. 

Sorularla ilgili çeşitli tepkiler var. Politika, edebiyat, aşk hepsi bir arada. Bu bilinçli bir tercih mi? Bu sorular nasıl bir araya geldi?

Ben romancılığımda gitmek istediğim yolu kurarken iki şeyi fark ettim. Sinemanın varlığıyla birlikte artık klasik 19’uncu Yüzyıl romanıyla devam edilemezdi. Çünkü orada büyük romancıların yaptığı; Balzac’ın “Kentin üstüne bir ayna tuttum, gördüklerimi yazdım” dediği şeyin kamera tarafından çok kolaylıkla halledilebileceği ama sadece görsel olarak halledilebileceği anlaşıldı. Yine Balzac’ta, Dostoyevski’de gördüğümüz insan ruhu derinliklerininse hiçbir zaman bir vizöre sığmayacağını gördük. O halde roman, okura giderken, okurun felsefe, şiir ihtiyacını, düş kurma ihtiyacını, hayatı anlamlandırmak için gerekli soruları sorma ihtiyacını da karşılayan önemli disiplin. O yüzden de kendisini sürekli yenileyen ve yeni olanaklar arayan bir tür. Bunun dünyada pek çok örneği var ama Türkiye’de Leyla Erbil gibi bir ustanın yeniden anlaşılmaya çalışılması biraz buradan okunmalı. Dolayısıyla bu yolda giderken romancı, mutlaka yanına iyi felsefeyi, iyi şiiri, biraz da biyografi kitaplarını alır. Çünkü insanın gerçek yaşamı, şiirin imgelem dünyası ile felsefenin sorgulayan tarafı roman çatmak için vazgeçilmez unsurlar haline gelir. Burada da Türkiye’de hakkı yenmiş bir tür öne çıkıyor, deneme türü.

'DENEME'NİN TÜRKİYE SERÜVENİ

Deneme, Türkiye’de ne yazık ki isminden kaynaklı bir talihsizlik yaşadı. Sanki denemeci, bir şey bilmiyor da yapıyor olmuyor, bir daha yapıyor gibi algılandı. Deneme bu demek mi? Deneme en özgür düşünceler arasında ilişkiler kurup farklı alanlarda özgür çağrışım yapısı üzerinden sonuçlar ve değerler oluşturur. Türk edebiyatı da bu anlamda oldukça güçlü. Baktığımızda Salah Birsel, Nurullah Ataç, Cemal Süreya, Melih Cevdet’in eserleri… Olağanüstü zengin bir doğamız var bu açıdan. Öte yandan, ilk denemeci olarak bildiğimiz Montaigne’in de tüm bu soruları bizden çok zaman önce kendisine sorduğunu, bize de zemin hazırladığı için ona selam durmamız gerektiğini düşünüyorum. Aykırı Sorular, işte bütün bu gelenekteki insanlara selam durarak; onlarla biraz el sıkışarak, biraz onlara itiraz ederek, biraz dövüşerek, biraz oynaşarak, sohbet ederek, onlara biraz isyan ederek ama nihayetinde onlarla ilişkiyi koparmadan gelecek kuşaklarla da ilişki kurmaya çalışan bir kitap. Dolayısıyla, burada tüm saydıklarımın, benim becerim dahilinde –ne kadar becerdiğimi okur bilir- en rafine halini bulmaya çalıştım. Bu bir rastlantı değildir, öte taraftan da büyük bir rastlantıdır. 

'BERKİN'İ NİÇİN HERKES TANIYOR BABA?'

Bir de kızınızın soruları var tabii. Mesela “Berkin’i niçin herkes tanıyor baba?” sorusu. Birçok siyasetçiyi o yayınlarda terletmiş biri olarak kızınızın sorularına göğüs gerebildiniz mi-gerebiliyor musunuz?

Bir çocuğun yaşı olmaz. Çocukluk bittiği zaman biter. Dolayısıyla ona 3, 5 ya da 10 yaşında demek biraz da bizimle ilgili. Nihayetinde çocukluk bir dönem; kiminin daha uzun kiminin daha kısa olabilir. Çocuklar sanıldığının aksine bazen çok zalim de olabilirler. Yani çocuk masumiyeti dediğimiz şey aslında insanın doğasındaki her şeyi barındırır. Çocuk saldırgan da olabilir, öfkeli de olabilir vesaire. Bunun gözlenmesi insana büyük olanak sağlar, bu işin bir tarafı. Ama doğal olarak çocukların hem çevresel unsurlarla hem de bizim değerlerimizle birlikte biçimlendiğini de biliyoruz. Asıl sarsıcı olan şu ki, bir çocuk herhangi bir soruyu en yalın haliyle sorabilir. Çünkü gerçekten bilmiyordur. “Berkin’i niçin herkes tanıyor baba?” sorusu çok basit bir soru. Çocuk, “Ben de çocuğum, o da çocuk. Beni kimse tanımıyor” diye düşünebilir. Berkin’in nasıl bir toplumsal sürecin sonucunda öldürüldüğünü çocuğun kavraması mümkün ama hemen değil. Zamanla kavrıyor; ya toplum ona çok kötü bir şekilde öğretiyor ya da siz anne-baba olarak anlatıyorsunuz. Ben elbette ki olayın hakikatini çocuğu korkutmadan anlattım ama bu sorunun yakıcılığı ortadan kalkmadı. Çünkü “Berkin’i niçin herkes tanıyor baba?” sorusunun yanıtı ortadadır. Berkin’i öldürtenler onu niçin öldürttüyse hepimiz onun için tanıyoruz. Doğal olan; çocuğun hayatını tanınmadan, mutlu geçirmesidir. Bir çocuk çok güzel resim yapar, piyano çalar; belki tanırız. Ama bu da şart değildir, çocuğun üstün meziyetleri olması gerekmez. Berkin’i öldürüldüğü için tanıyoruz. Acı olan da şu, Berkin tanındığını hiçbir zaman bilemeyecek ve bizim çocuklarımız bu soruyu soracak.

Çocuğun sorusundan daha sert, sarsıcı olabilir belki… Sizin kendinize en çok sorduğunuz soru nedir? 

Aslında hepimizin, zaman zaman dondurduğumuz benzer sorularımız var. İnsanı inanç ihtiyacına iten, korkutan sorular bunlar. “Dünyaya niçin geldik” ve “Ölümden sonra ne olacak?” Kimisi bilge davranıyor ve ölümden sonra bir şey olmasını beklemiyor, bunu saçma buluyor. Kimisi ise sonlu olmayı kabullenemiyor. Arka planda duran bu soru, bizim bütün yapıp etmelerimizi etkiliyor. Kendime en çok sorduğum soru ise şu… Hayatımda istemeden zarar verdiğim insanlar varsa -Birisiyle isteyerek kavgaya girişmişsem bundan pişmanlık duymam-, bu insanların var olduğunu da düşünüp buluyorsam; nasıl olur da onlarla yeniden el sıkışırım diye düşündüğüm oluyor. Bu muhafazakar tarifle bir tür “helalleşmek” değil. Bu bir defteri kapatmak. Belki bir romancı bunu şöyle yapıyor; her roman insana “Bir ihtimal daha var” diyor, yani bir hayat yaşama şansı daha veriyor. Gerçekte vermese de okurken veriyor. Belki de romancının hep yeni hayatlar kurma telaşı, bu temizlik arayışından kaynaklanıyor. Belleğimizin hep o tarafıyla ilgili benim sorularım. Çünkü zamanında fark etmeyerek ya da o zamanlar haklı olduğumu sanarak ilişkilendiğim o kimselerle defteri kapatma olanağımız olmayabilir ama yeniden yüz yüze gelip iki satır konuşmak iyi olur diye düşünüyorum. Buna çaba gösteriyorum, becerdiğim de oluyor. Beceremediğim de oluyor çünkü bazılarının gerçekten kim olduğunu bile bilemiyorsunuz. 

İKTİDARIN VASATIN ELİNDE OLMASI

Tabii bu benim içsel bir sorunum. Öte taraftan, bir de siyasal bir sorun var. Ki bu da oldukça önemli bir sorun. Dünyada, entelektüel merakları, etik değerleri olan, dünyayı yaşanabilir kılmaya çalışan insanların az olması ve her zaman iktidarın vasatın elinde olması nasıl değiştirilebilir? sorusunu her gün kendime soruyorum. Çünkü bu çok korkunç. Bir kenti sadece ve sadece tahrip edenlerin bile “Ben bu kenti ne kadar güzelleştirdim” diyerek bununla gurur duymaları bile insanı nasıl dehşete düşürüyor. O kişi, hakikaten kenti güzelleştirdiğini düşünüyor olabilir. Oysa ki sadece kenti değil tüm dünyayı, tüm doğayı yok ediyor. Şimdi bu kişiye nasıl dert anlatabilirsiniz. Her gün daha yaşanılmaz bir dünyaya uyanıyoruz. 

'O BOMBAYA RAĞMEN İYİ Kİ BURADASIN'

Bu anlamda yanıtını verebiliyor musunuz soruların? 

İki tane birbiriyle çelişen yanıt vereceğim. Bir tanesi umut kırıklığı yaşadığım bir olay, Zweig’ın başına gelen. Kendi memleketinde, kendi dilinde, Almanca’da insanlarına ulaştığında, faşizm yüzünden ABD’ye gitmek zorunda kalması ve Almanca basılmış bütün kitaplarının yok edilmesiyle dilsiz kaldığını hissettikten sonra intihar etmesi, benim açımdan bütün sorularımın yanıtıdır. Neden? Çünkü Türkiye’de de bizim dilimiz konuşulmuyor artık, tahrip ediliyor. Bize de sürekli kapı gösteriliyor ve dünyanın neresine gidersek gidelim sürgün olacağız. Dünyanın medeni sayılan herhangi bir yerinde ben kendi dilimle, kendim olarak var olamayacağım. Bir tanesi bu. Verdiğim en korkunç yanıt, galiba bize bir soykırım yapılıyor yanıtı. Bir de bunun tam tersi bir yanıt veriyorum. Tüm sorularımı yapıtlarımla ortaya koyuyorum. Dolayısıyla ben bir yanıt verememiş oluyorum. Yanıtı bana okuyucu vermiş oluyor. Çünkü, bombanın patladığı ve yüz insanın hayatını kaybettiği günde, bu bahçede Boğaziçi Caz Korosu’yla Aykırı Kumpanya yaptık ve izdiham vardı. Bittiğinde, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin özgür bahçesinde, yüzlerce insan bana minnettarlık, yoldaşlık duygusuyla bakıyordu. Bu bir yanıttı. “O bombaya rağmen iyi ki buradasın” dedi insanlar. Tabii, ben ve arkadaşlarım, ben kendi payıma düşeni aldım sadece… Aynı şekilde bir kitap fuarında, genç bir mimar kadın gelip bana “Babamı yitirdim ve çok çaresiz olduğum bir anda sizin kitaplarınız ve yaptıklarınız bana yeni bir yol açtı. Sizin kitaplarınızla ben yönümü bulabiliyorum” dediğinde benim için güçlü bir cevap oldu. O halde yapıt verdikçe biz hem bir soru sormuş hem de bir cevap vermiş oluyoruz. Çelişkili iki yanıt verdim ama ruh halim bu. 

Yükten kurtulma meselesi var bir de? 

Evet. 45 yaşındayım ve yaşlılık üzerine düşünüyorum. Benden önceki kuşaktan sevdiğim insanların yaşlandığını görüp kederleniyorum. Öte taraftan ölümlere tanık oluyorum. Öte taraftan kendi kuşağımdaki insanlara bazen şaşkınlıkla bakıyorum. Şöyle bir şey oluyor; lise arkadaşınla 25-30 sene sonra karşılaşıyorsun. Lisedeki çocuk gencecik bir çocuk. Şimdi ise saçları dökülmüş, şişmanlamış, hayattan bezmiş, umutsuz, belki de hasta ya da garip bir iman hali içerisinde. Bunlar da insanı şaşırtıyor. Çünkü insan sanıyor ki 17 yaşındaki hali dipdiri duruyor. Halbuki öyle değil.

'DAHA DA RADİKALLEŞTİM'

Ben temel duygularımdan sapmadım. Hatta daha gelişip radikalleştim temel duygularım konusunda. Yani insanın insana boyun eğmemesi, zaruret karşısında pes etmemek, direnç göstermek… Bunlara karşı, ilk günden beri aynı yıkıcılıktayım –bana göre yapıcılık- aynı aykırılıktayım. Ancak başka bir şey daha oldu. Artık ihtiraslı olmaktan kurtulmaya çalışıyorum. Ekrana çıkıyorsunuz, şöhretlisiniz ve her gün birinci olmak istersiniz. Neden? Bu öyle bir aygıt çünkü. At yarışından beter, her gün yarışıyorsun. Hani sen yarışmak istemesen onlar yarıştırıyorlar. E kitaplarım çıkıyor, okurlarım var ama her gün yeni onca kitap çıkıyor. “Acaba benimki fark edildi mi?” duygusu bile böyle. Bunlarla başa çıkabilmeyi öğreniyorsun. 

Kendi kendime verdiğim kararlar var. Bir tanesi, artık kimseye mecburiyetten selam vermeyeceğim. Çok önemli bu, selamı sabahı kestim. İnsan mecburiyetten bir cenazeye gidebilir. Yani nedir, annen ayıp olmasın diye rica etmiştir vesaire. 

RAKI MASASI

Hatta “helal olsun” da der mi?

(Gülüyor) Yok, onu demem de… Demedim bugüne kadar. Cenazelere de gitmiyorum ayrıca. Anlarım gideni. Ancak mecburiyetten bir masada üç saat oturup rakı içilmez, katlanmam ona yani. 

Aklıma geldi. Bir, Kılıçdaroğlu’nun “helallik” meselesi, ikincisi de Ahmet Hakan’la tartışmanız…

Hangisi, “manda” meselesi mi?

'HAYATIMDA İKİ KILIÇDAROĞLU VAR'

Evet, evet. Kılıçdaroğlu konusunda ne diyeceğinizi biraz tahmin ediyorum. Bu tahminlerimle Ahmet Hakan’a yanıtınızı birleştirdiğimde, kafamda üç aşağı beş yukarı bir Enver Aysever portresi çıkıyor.

Doğru. Kılıçdaroğlu siyasetçi olarak, ilk akla gelen yolu deniyor, “Orada bir kırılma var, ben buraya müdahale edersem oraya girerim” diyor. Bu doğru değil. Çünkü karşımızdaki ideolojik zemin öyle işlemiyor, bu bir. Benim Kılıçdaroğlu’yla aramda şöyle bir ilişki var. Bunu da burada söylemeliyim, daha önce çok düşük tonlarda söylemiştim… Benim hayatımda iki tane Kılıçdaroğlu var. Bir tanesi, yıllardan beri tanıdığım, evime gelip giden, yemek yiyip sohbet ettiğim ve orada iyilikten başka hiçbir şey görmediğim bir Kılıçdaroğlu. Ailesini, eşini tanırım. Gerçekten tevazu sahibi, hoş sohbet bir insandır. Diğeri ise, tamamen yadırgadığım, o tanıdığım Kılıçdaroğlu’na hiç yakıştıramadığım, müthiş pragmatik, sürekli hepimize “illallah” dedirten yanlış kararlara imza atan, hepimizin dengesini bozan -çünkü, sonuçta Türkiye’nin ana muhalefet partisinin lideri- Sinan Aygün’ünden tutun Ekmeleddin İhsanoğlu’na kadar her Allah’ın günü bir başka yanlış karar veren, o yüzden de kolayca helalleşebilen bir Kılıçdaroğlu var. Birinci Kılıçdaroğlu’yla hukukum ne kadar insani ölçülerde sürüyorsa, ikinci Kılıçdaroğlu’ndan da o kadar uzaktayım.

'FIRILDAK AHMETLER'

Peki Ahmet Hakan? 

Ahmet Hakan, eski bir siyasal İslamcı. Dolayısıyla, eski bir siyasal İslamcının olabileceği maksimum şey ise liberallik. Liberallikse tiksindirici bir pragmatizmdir. Ahmet Hakan’la ilgili cümleler kurarken, eskiden kızıyordum belki de ama şimdi daha çok acıma duygusu geliştiriyorum. Çünkü kötü bir hayat sürmüş, her şeyi sonradan görmüş. Sonradan gören insanların yaptığı hataları yapıyor Ahmet Hakan. Ona acıdığım 3 nokta var. Bir tanesi, Bodrum’da Aydın Doğan’ın teknesindeyken Rıza Sarraf’ın teknesi bunların yanından geçmiş. Ahmet Hakan da Sarraf’a yazı yazıp “Bizim tekne seninkinden küçük” dedi. Gazeteci, patronunun teknesine “bizim” diyorsa bu zaten onun aydın, gazeteci veya birey olamayacağının göstergesidir. 

İkinci acı duyduğum olay ise, Ahmet Hakan’a saldırıldığı gündü. Çünkü her ne olursa olsun bir gazetecinin yaptığı işten dolayı –öyle görülüyor- şiddete uğraması çok tiksindirici. Üçüncüsü ise, şiddete uğradıktan sonra herkesin ona “Sen değiştin, fırıldak Ahmet” diye yüklenmesi ve o Ahmet’in de kendi fırıldaklığını göremeyip öteki Ahmet’e (Altan) “Sen fırıldaksın” demesi. Sonuç olarak, Türkiye’nin iki fırıldak Ahmet arasında kalıyor olması çok korkunç.

Ve gerektiğinde tercih yapmak zorunda hissetmesi insanların…

Evet! Sanki tercih yapmak zorundaymışız gibi. İki yanlıştan birini seçmek zorunda değiliz. 

LİBERALLER, DÖNEK SOLCULAR

Kaldı ki buna benzer bir durum Erdoğan’ın Davutoğlu’nun ipini çekmesiyle yaşandı.

Elbette. Benim için daha somut söylersek, yakın dönem siyasetinde asker düşmanlığından dolayı liberaller, dönek solcular AKP’yle beraber oldular. Sonra da çöpe atılınca “Ay biz yanılmışız. Allah kahretsin, bunlar diktatörmüş” falan dediler. Halbuki doğrusu bu değil. Askeri vesayet Türkiye’de solculara bedel ödetti. Askerlerin tetikçisi siyasal İslamcılar ve milliyetçilerdi. Dolayısıyla ikisine de yakın olmamak gerekir. Biz başka bir yerden hayata bakmalıyız, burası bizim alanımız değil. 

'YAZMASAYDIM ÇILDIRIRDIM'

“Soru” meselesine geri dönelim. Yanıtsız kalan sorulardan korktuğunuzu da söylüyorsunuz. Bir yandan da “Yazmasaydım çıldırırdım” diyorsunuz hep. Burada bir açı var sanki. Yazdığınız halde yanıtsız kalması mı, yazmayıp boş vermesi mi daha çıldırtıcı? 

İnsan, yazdıklarını, doğal olarak birileri okusun diye yazar. Her ne kadar deniyorsa da “her yazar kendisi için yazar”, bu doğru değildir. Kendi üslubunca yazar ve düşündüğünden ödün vermeyebilir ama birilerine ulaşma derdi vardır. Bazı soruların yanıtları olmadığını bildiğimiz için çıldırtıcı olduğunu fark eder ve daha çok o soruların üstüne gideriz. Bu insanlık tarihinin ortak sorularıdır. Öte yandan, bu “yazmasaydım çıldırırdım” meselesi, hayatta kalmak için yapıp etmelerimizin doğal uzantısı. Meşgale ama kendiliğinden bir meşgale; okumak gibi. Okuma alışkanlığı edinmiş bir kimsenin okumaktan kopma şansı yoktur. Okumadığı her an kayıptır. Goethe “İnsanın iki ömrü olmalıdır. Biri okumak, diğeri de yaşamak için” diyor ya, gerçekten öyle. On binlerce kitabın arasında insan kendini çok küçücük hissediyor ve sadece bunların ciddiye alınamayacak kadar çok küçük bir kısmını okuma olanağımız var. Buradan koyulabiliriz yola. Bu denklemle birlikte, hepimizin durumu bir çelişki aslında. Bu çelişkiyle boğuşarak yaşıyoruz. Bu da yeni soru doğuruyor.

Yeni bir tarz denediniz, kitaba tepkiler nasıl oldu? 

Aykırı Sorular’ın özgün ve yeni bir üslup aradığını çevremdeki birkaç kişiden işittim. Fikirlerine değer verdiğim bir yazar arkadaşım, az önce tarif ettiğim Montaigne geleneğine ayağına basan bir kitap olduğunu, büyük bir keyifle okuduğunu söyledi. Bu benim için önemli bir çıtaydı. Öte taraftan, çok saygı duyduğum, iyi okur olduğunu düşündüğüm birkaç isim “Enver sen giderek şiire yaklaşıyorsun. Bu hal, bizi, okur olarak ayrı tatlara taşıdı” dedi. Bu da benim memnun olduğum bir değerlendirme oldu. Bir de benimle yüz yüze gelemeyen, sosyal medyadan ulaşan okurlar şaşkınlıklarını ifade ediyorlar. Beklediklerinden ileri bir şey çıktığını söylüyorlar. İlk izlenimler böyle. Açıkçası ben bu kitapla ilgili, -eğer okur kitaba ulaşırsa- bu türden yanıtlar alabileceğimi düşünüyordum. Çünkü bu kitabı oluşturduğum süreçte, çevremdeki 3-5 insana parçalar okuttuğumda bu tür tepkileri almıştım. Şimdi sorun adı da televizyon programıyla aynı olduğu için, “Acaba bu televizyonla mı ilgili” diye soran okuru ikna etmek olacak. Orada da yavaş yavaş yol alıyoruz. 

Çözümlenmiş röportajlar sanılabilir değil mi?

Tabii. Onu yapanlar da var çünkü…

'YENİ KİTABIMIN ADI...'

Sırada yeni kitaplar var mı? İpucu verir misiniz?

Var. Bir roman üçlemesi var. Bu üçlemenin ilkini Sonbahar’da yayınlayacağım. Bu üçlemeyi önemsiyorum açıkçası. Araya bir roman koymak istemiyorum. Bunların dışında becerebildiğim kadarıyla, roman dışında da yapıtlar vermek istiyorum. Bir tanesi bitti, hazır durumda ve 2017’de çıkacak. Onun adını da buradan söyleyeyim, “Yazmak güzel şey be kardeşim”. İçeriği de yazarlar, kalem oynatanlar üzerine düşünceler. “Edebiyat ölmelidir” ve “Nasıl yazar olunur?” kitaplarımın devamı niteliğinde. Ölene kadar bu damara hizmet etmeye devam edeceğim.