Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Cemaat'ten emekli çakma tarihçiden yalan bombardımanı: Latife Hanım'ın 'çok gizli mektubu' üzerine

Derin Tarih'in bu ayki kapağını içinden "Kemal Paşa Çakma Napolyon'dur" cümlesinin alıntılandığı "Latife Hanım'ın 91 yıldır gizlenen mektubu" oluşturuyor. Muhtemeldir ki 1900'lerin başında bir kadının alabileceği en iyi eğitimi almış Latife Hanım'a "çakma" dedirtmeyi başaran bir tercüme becerisiyle Latife Hanım'a ait olduğu söylenen mektubu, Mustafa Armağan, derginin çeşitli yerlerinden zıplayarak gözümüze sokulan "Tarihe Düşen Bomba" ve "İlk Kez" etiketleriyle sunuyor. Peki tüm bunlar gerçek mi?

Aytek Soner Alpan

Yayın Tarihi: 10.05.2017 , 08:44 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 05:44

Mecalis-i cühelada güzar iden eyyam 

Nice ceride-i evkatdan şümar olunur(1) 

1995'ten başlayarak dile kolay 20 yıl Cemaat'in gazetesinde yazmış, televizyonunda program, vakfında, derneğinde, etkinliğinde "sohbet" yapmış insana "eski Cemaatçi" demek pek yakışık almaz. 20 koca yıla ayıp olur. O kişiye olsa olsa cemaatten emekliliğini almış demek gerekir... Dolayısıyla, "tarihçi" Mustafa Armağan ancak "Cemaat Tekaüt Sandığı"nın bir mensubu olabilir. Ve bu sandığın sunduğu "premium" imkanlardan diğer mensuplar gibi sonuna kadar faydalanmaktadır…


"FETÖ"den emekli Mustafa Armağan köşe yazmakta, kitap basmakta, program yapmakta, konferans vermektedir. Kısacası, Cemaat kariyeri döneminde ne yapıyorsa yapmaya, ne söylüyorsa söylemeye devam etmektedir. Anlaşılan o ki Armağan'a sunulan çok özel imkanlar arasında Cumhuriyet'e ağız dolusu sövmek de vardır. Sırf bu amaçla bir de dergi çıkarmaktadır: Derin Tarih… 2002'den bu yana şok belgelerle, son dakikalarla, komplolarla sersemletilmiş topluma bir de "derin" bir tarihsel anlatının sunulması gerekmektedir. Tasfiye edilen Birinci Cumhuriyet'in "resmi tarih"ine karşı, yeni bir resmi tarih oluşturma telaşı ve gayretinin "popüler" yayın organlarından biridir bu dergi.

Derin Tarih'in başarıları saymakla bitmez. Çocuğu olmayan Damat Ferit'e evlat ve hatta 11 torun uydurmak, bununla da yetmeyip bu torunlarla mülakat yaparak mektuplaşmak misli büyük başarıların altında hep Mustafa Armağan ve Derin Tarih imzası vardır.

Derin Tarih'in bu ayki kapağını içinden "Kemal Paşa Çakma Napolyon'dur" cümlesinin alıntılandığı "Latife Hanım'ın 91 yıldır gizlenen mektubu" oluşturuyor. Muhtemeldir ki 1900'lerin başında bir kadının alabileceği en iyi eğitimi almış Latife Hanım'a "çakma"(2) dedirtmeyi başaran bir tercüme becerisiyle Latife Hanım'ın 21 Şubat 1926'da Boston Sunday Advertiser isimli(3) gazetede yayımlanan mektubunu, Mustafa Armağan, derginin çeşitli yerlerinden zıplayarak gözümüze sokulan "Tarihe Düşen Bomba" ve "İlk Kez" etiketleriyle sunuyor.

TRUMAN ŞOV: 'NE YANİ HİÇBİR ŞEY GERÇEK DEĞİL MİYDİ?'

Mustafa Armağan, dile kolay tam 91 yıldır bin bir emekle gizlenen mektubu, tarihin derinliklerinden çıkarıp bomba yapmak suretiyle -büyük harfle- Tarih'in üzerine atıyor.

Yıllarca maaşını Pensilvanya dolaylarından almış bir yazar olarak Armağan'ın kendine yakışır bir sunuş yazısı kaleme aldığını söylemek durumundayım. Sunuş yazısına başlamak için seçilmiş olan alıntı gayet manidar. Armağan, yazısına başlamak için II. Dünya Savaşı fiilen bitmişken gövde gösterisi yapmak için Japonya'ya atom bombası atacak kadar gözü dönmüş, azgın bir emperyalist olan 33. ABD Başkanı Harry Truman'ın "Bilmediğimiz geçmiş dışında dünyada yeni bir şey yoktur" cümlesini seçmiş. Bu uygun seçim karşısında "tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş" demekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

Truman'dan sonraysa, yalan ve zırva bombardımanı başlıyor.

Cumhuriyetin kuruluşunda pek çok "hukuksuzluk" yapıldığını iddia eden Armağan, Mustafa Kemal'in Latife Hanım'dan Ağustos 1925'te boşanmasının da buna dahil olduğunu iddia ediyor. Medeni Kanun'un kabulünün arifesindeki hukuki boşlukta çiftin "Bakanlar Kurulu" kararı ile boşanmasını diline doluyor… Oysa, bu hareket, bu evliliği ile "model" bir çift ortaya koymayı arzulayan, ancak bunu pek hayata geçiremeyen Mustafa Kemal'in söz konusu boşanmayı bir "fırsat" olarak görmesi olarak da yorumlanabilir. Seküler bir medeni kanunun yokluğunda kökü öyle ya da böyle dinde olan yasaların yerine, seküler hukuk kurallarını ve kamusal otoriteyi geçirme hedefine doğru atılan ön adımdır ki, dönemin Avrupa ve ABD basınında da bu usul aynen bu şekilde yorumlanmıştır. Zaten boşanmadan kısa süre sonra, Şubat 1926'da, Medeni Kanun yürürlüğe girecektir.

Ancak Armağan'ın derdi aslında bu değildir. Armağan, Cumhuriyet'in kuruluşunda Mustafa Kemal'in yaptığı kanunsuzluklar arasına hemen Ayasofya'nın müzeye çevrilmesini de sokuşturuverir. "Ne alakası var" demeyin…. İşte öyledir. Çukurlardan bunları bu şekilde kusar gibi yazmaya da derin tarihçilik denmektedir. Bulantı derinlerden gelmektedir.

Armağan'ın yazısında içiniz kaldırıp ilerler ve bir sayfa daha çevirirseniz, Latife Hanım'ın yazdığı söylenen mektupta geçen Dişi Mussolini'nin kim olduğu sorgulamasını görürsünüz. Kimdir bu Çankaya'da gezinen ve Mustafa Kemal'i avucunun içine alıp, kontrol eden Dişi Mussolini? Mustafa Armağan, "olmayana ergi" yöntemine başvurur. Bu olamaz, bu da değildir, bu da... Mesela Armağan için Afet İnan olamaz. Nedenini birlikte okuyalım:

Afet İnan olamaz, hem çok genç o tarihte, hem de zaten Latife Hanım'dan sonra köşkün First Lady'si olacaktı, o varken değil.

Geçenlerde bir havuz televizyonunda Mustafa Kemal'in evlatlık çocukları ile yattığını söylemişlerdi ya, aynı ifade Derin Tarih'te yazılı olarak da dile getirilmiştir. (Bu noktada hemen belirtmek gerekir ki Derin Tarih isimli dergi Mustafa Armağan'ın kendi imkanlarıyla hayat bulmuyor. Bu satırların yazıldığı dergi, Albayrak Medya Grubu'nun çatısı altında hayatını sürdürüyor. "Diyalog" Dergi Yayıncılığı A.Ş. adına derginin imtiyaz sahibi de Albayrak Ailesi'nden Mustafa Albayrak.)

Ardından acaba çocukların Avrupaî terbiye alması için İsviçre'den getirilen mürebbiye "Madam Bauer" olabilir mi sorusu ortaya atılmaktadır ki, Armağan'a göre Bauer de köşkte geçirdiği süre zarfında (Armağan söylemese de bu süre sadece 10 aydır) Köşk'ün fiili "First Lady"si olmuştur. Armağan'ın ilgili mektuba dayanarak iddiası Dişi Mussolini'nin Madam Bauer olduğu yönündedir. Latife Hanım ile köşkte neredeyse hiç ortak zaman geçirmemiş, çiftin boşanma günlerinde köşke gelmiş olan bu Madam Bauer, hemen Mustafa Kemal'i tesiri altına almış, ardından onu Latife Hanım'dan boşatmış, bu da yetmemiş, tekke ve zaviyelerin kapatılması, kıyafet reformu gibi önemli adımları Köşk'teki tesirini kullanarak zorla hayata geçirtmiştir.

Güzel hikaye değil mi? Sonra ne olmuştur bu çok etkili, reformları Mustafa Kemal'e dayatan ve kabul ettiren Madam Bauer'e? 10 ay sonra köşkte yaşadıklarıyla ilgili notlar aldığı görülünce memleketine geri yollanmıştır. Olmadı galiba değil mi?

Olmadığının Mustafa Armağan da farkındadır aslında. Zira, gerçek ortaya çıkana kadar tahminler sürecektir diye noktalar bu bölümü. Tarih ve tarihçilik de böyle bir şeydir zaten. Bir nevi tahmin oyunu…

ΜΑΝŞETTEN YAYIMLANMIŞ ÇOK GİZLİ MEKTUP

Mektubun içeriğine daha fazla girmeden gelelim şu "91 yıldır gizlenme" meselesine.

Sormaya en basit noktadan başlayalım: 91 yıl önce şu veya bu gazetede manşetten yayımlanan bir mektup nasıl gizli olabilir?

Yalan buradan başlamaktadır. Gazetede yayımlanan bir metin nasıl olur da gizli kalmış olabilir? Bunun nedeninin "derin tarihçi" Mustafa Armağan'ın dediği gibi özel bir çaba olması her şeyden önce akla yatkın değildir. ABD'de yayımlanmış, kilit altında olmayan, Mustafa Armağan'ın Boston Halk Kütüphanesi'ne bir e-posta atarak ulaştığını anlattığı metnin "gizli" kalmasının bize kalırsa iki olası nedeni vardır:

1. Metin "sağlam/sahih" bir tarihsel kaynak olarak görülmemiş ve kullanılmamış olabilir - ki buna birazdan döneceğiz.

2. Başta tembellik olmak üzere Türkiye'de tarihçiliğin kronik hastalıkları bu metnin yayımlanmasını, tartışılmasını engellemiş olabilir. Tarihçiliğimizde Atatürk'ün yaşamına ilişkin gayet erişilebilir kaynaklara dahi ilgi gösterilmemiştir. Öyle ki, Selanik'teki "Pembe Ev"in hikayesi daha kısa zaman öncesine kadar neredeyse el değmemiş, kulaktan kulağa adı verilen oyunun oynandığı bir alan teşkil etmekteydi Türk tarihyazımında. Nihayet, geçtiğimiz yıllarda Girit Üniversitesi profesörlerinden Vasilis Dimitriadis tarafından konuyla ilgili kaynaklar kitaplaştırılmıştır da mesele büyük oranda berraklaşmıştır. Üstelik Zübeyde Hanım'ın, Ali Rıza Bey'in ve çocuklarının erken hayatlarına dair önemli ve belgeli ipuçlarını içerecek bir şekilde… Bu kitap Bir Evin Hikâyesi - Selânik'teki Mustafa Kemal Atatürk'ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler (520 sf.) başlığıyla ancak 2016'da yine aynı üniversiteden Gülsün Aksoy - Aivali'nin özenli çevirisiyle Türk Tarih Kurumu tarafından Türkçe yayımlanmıştır. Malum, "Atatürkçü" tarihçiler, yobazların salyalar akıtarak ve kendi aile anlayışlarını yansıtır şekilde Zübeyde Hanım, Ali Rıza Bey hakkında söylediklerine yanıt üretme gayreti ve refleksi dahi geliştirmediklerinden ve bunun yerine "Atam atam sen kalk da ben yatam" şiirlerini okumayı tercih ettiklerinden neticede karga hikayeleri ile yetinilmiştir. Bu ayrı ve uzun bir tartışmadır. Ve bu tartışma Prof. Dimitriadis'e şu satırları yazdıracak kadar da hayret vericidir: "2008 yılı başlarında ev ile ilgili çelişkilerin hâlâ devam ettiğini ve evin Mustafa Kemal'in babasına ait olmadığı, evde kiracı oldukları fikrinin hâlâ ileri sürüldüğünü görmek benim için şaşırtıcı oldu." Şaşırtıcı olmuştur; zira, bunun belgelerine Dimitriadis 1980'lerin başında ulaşmıştır. Belgeler Makedonya Devlet Arşivleri'nde yatmaktadır.

Konumuza geri dönelim.

Gazetede manşetten yayımlanmış mektubun bir komplo ile gizlendiğini iddia etmek için ne kadar cahil ve yalancı olmak gerekiyorsa, bu mektubun ilk kez yayımlandığını iddia etmek için de bu özelliklerin katmerlenmesi gerekiyor. Bunun Mustafa Armağan da farkında.

Nasıl olmasın? Latife Hanım'a ait olduğu iddia edilen bu mektup daha önce Türkiye'de yakın dönem tarihçiliğin gerçekten dirsek çürüten isimlerinden olan Rıfat Bali tarafından 2007'de yayımlanan New Documents on Atatürk - Atatürk as Viewed through the eyes of American Diplomats (Atatürk'e dair Yeni Belgeler - Amerikan Diplomatların Gözünden Atatürk) başlıklı kitapta yayımlandı. Kitap, İstanbul merkezli ISIS Yayınları tarafından basıldı. Yani Türkiye'de… [Bkz. a.g.e., 17-27](4).

Mustafa Armağan, kılıfın minareye dar geleceğini anlamış olacak ki Rıfat Bey'i önceden haberdar etmiş ve kendisine "metni Türkçe'ye çevirin yayınlayalım(!)" önerisinde bulunmuş. Rıfat Bey bu teklifi Armağan'ın deyişi ile "kendiniz bulursanız yayınlayın(!) ama benim metnimi kullanmayın" diyerek reddetmiş. Armağan'ın, Bali'nin itirazı karşısındaki yorumu gülünçtür: "Sanırım gelecek tepkilerden çekindiği için kabul etmedi."

2007'de mektubun tam metnini kendi imzasını taşıyan kitapta yayımlayan Bali, neden tepkilerden çekinmiş olsun? Olsa olsa, tarihçilik adına böyle pespaye bir işin parçası olmak istememiştir. Bu, nedense, Mustafa Armağan'ın aklına hiç gelmemektedir.

Metin, dediğimiz gibi 2007'de Rıfat Bali tarafından yayımlanmış, yayımlanmasının ardından üzerine tarihsel çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Örneğin, 2014 yılında Dr. Tanfer Emin Tunç, Bali'nin yayımladığı metni de kullanarak 1923-25 tarihleri arasında Latife Hanım imajının ABD basını tarafından "ulusaşırı bir feminist" olarak nasıl kurgulandığına dair bir makale yayımlamıştır(5).

Hem Bali'nin, Tunç'un ve Bali'nin kitabına önsöz yazan, elimizdeki en iyi Atatürk biyografisinin yazarı olan Andrew Mango'nun dikkat çektikleri noktalar (özellikle Mango'nun eleştirilerine ileride yer vereceğiz), hem de aslında biraz tarih "görgüsü" olan ve yöntemini bilen bir kişinin sıralayacağı sebepler, neden mektubun "sahih" bir kaynak olarak ele alınmadığını ve pek yüzüne bakılmadığını ortaya koymaktadır.

Birincisi, mektubun kaynağı meçhuldür. Latife Hanım'ın adını ısrarla "Latif" olarak yazan ve 22 yaşında olduğu bilgisini veren gazete, mektubun başına şöyle bir not iliştirir: "Baskıya maruz kalan eski bir İstanbul dergisinin editörü ve sahibi olan şahsa hitaben kaleme alınmış. Aşağıdaki yazışmada kocasının lehine olan boşanma kararnamesine karşı çıkmak hususunda fikrini değiştirme nedenlerini ifade etmektedir." 

Gazete mektubun hangi koşullarda ve neden kendilerine ulaştığını, kim tarafından tercüme edildiğini açıklamamaktadır. Mektubu haberleştiren muhabirin de ismi haberde yoktur. Dolayısıyla en başta bu nokta muallaktadır. Latife Hanım böyle bir mektubun yayımlanmasını istiyorsa ve yayıncı dostuna mektubu bu nedenle gönderdiyse, mesela boşanmaya özel olarak geniş yer ayıran, defalarca yayın yapan New York Times gibi prestijli bir yayın yerine neden Boston'da artık eski parlak günlerinden pek de eser kalmamış tabloid bir gazete tercih edilmiştir? Mustafa Kemal'e bayrak açmak ve dünya kamuoyunun ilgisini çekmek için pek de akıllıca bir başlangıç noktası sayılmaz…  Latife Hanım'ın ailesinin özellikle New York'taki kuvvetli bağları düşünüldüğünde Boston tercihi akla yatmamaktadır. Eğer mektup Latife Hanım'ın bilgisi ve izni dışında gönderildiyse, ki bunun ardındaki motivasyon para olabilir, yine Boston Advertiser'ın tercih edilmesi akla yatkın değildir. Zira pek çok yazar ve gazeteci o dönem Latife Hanım'ın peşindedir.

Gelelim diğer hususa… ABD basını tarafından Mustafa Kemal-Latife evliliğin ilk günlerinden beri yanlış ifade edilen bir husus vardır, o da Latife Hanım'ın yaşıdır. ABD'de kimi gazeteler Latife Hanım'ın evlendiği günlerdeki yaşını 18, kimileriyse 19 olarak vermektedir. Oysa Latife Hanım 17 Haziran 1898 (kimi kaynaklara göreyse 1899) doğumludur. Yani evlilik gerçekleştiğinde Latife Hanım 24-25 yaşlarındadır. 1926 yılında yani bu mektubun yayımlandığı zaman ise, 27-28 yaşlarındadır. Diyelim ki, gazete ABD basınındaki hatayı sürdürdü ve galat-ı meşhur üzerinden Latife Hanım'ın o günkü yaşını 22 olarak yazdı. Peki mektubun içinde Latife Hanım'ın evlenirken kendi yaşını 20 olarak yazmasını ne yapacağız? Mektuptaki Latife Hanım aynen şöyle demektedir: "Şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum ki onu 20 yaşındaki bir kız nasıl severse öyle sevmiştim."

Anlaşılan Latife Hanım kendisini beş yaş kadar küçük göstermek istemektedir.  

Devam edelim…

NAPOLYON'UN ÇAKMASI, JOSEFİN'İN HASI!  

Kemal Paşa - Latife Hanım evliliği Batı basınını bir hayli heyecanlandırır. Köşk'ü ziyaret eden Batılı diplomatlarla ve gazetecilerle kendi dillerinde sohbet eden bu genç hanımın Avrupaî yaşam ve giyim tarzı, Mustafa Kemal ile arasındaki yaş farkı, zekası, ailesinin serveti gibi başlıklar basının neredeyse daimi gündemleridir. Türkiye'de özellikle kadın-erkek eşitliği konusunda atılan adımlar Latife Hanım'a izafe edilir.

Buna mukabil, Kemal Paşa, sık sık George Washington, Büyük Petro ya da Napoleon Bonaparte gibi tarihsel figürlerle mukayese edilir. Sık sık kendisine harem kuracağı, İstanbul'a kendi adını vereceği gibi söylentiler Batı basınında yer almaktadır. Yazılanların hemen hemen tamamının altındaki temel varsayım Mustafa Kemal'in batı tipi reformlar yapmasına karşın son kertede "doğulu" olduğudur.

İşin içine bir de medyatik Latife Hanım'ın girmesi bu tarihsel göndermeleri ve dedikoduları çeşitlendirir. Latife Hanım ile yolların ayrılmasından sonra da bu tip tarihsel benzetmeler hemen boşanma olayına projekte edilir. Bunlar arasında en meşhur olanı New York Times gazetesinde 23 Ağustos 1925 tarihinde, yani boşanmadan yaklaşık yirmi gün sonra yayımlanan tam sayfalık haber-röportajdır. Bu oldukça uzun bu metnin bizi ilgilendiren kısmı, John Carter'ın Latife Hanım'a atfettiği şu sözlerdir:

Ben kocamı sevdim ve kendisi ve ülkesi için hedeflerine ulaşabilmesi için elimden gelen her şeyi yaptım. Birlikteliğimiz onun ilerlemesinin önünde bir engel haline geldi ve Josefin vakasında olduğu gibi, yine kurban edilmesi gereken kadın oldu.

Kocam ve ben, kendi cennet bahçemizde bir kadın ve erkeğin olabileceği kadar mutluyduk ta ki o yılan gelene kadar. Yılan kimdi? Bu benim sırrım ve benimle birlikte mezara gidecek. Şunu söylemek yeterli olacaktır: Kocam benimle kendi geleceği arasında bir tercih yapmak zorunda olduğu fikrine inandırıldı. O da seçti.

Carter, Latife Hanım'ın ağzından aktardığı bu sözlerin hemen ardından Latife Hanım'ın oynadığı düşünülen kadınların modernleşmesi ve özgürleşmesindeki öncülük rolünün Halide Edip Hanım'a geçtiğini iddia etmekte ve aslında bir imada bulunmaktadır. Ancak bu ima ve iddianın gerçeklikle alakası yoktur. Zira bu dönemde Halide Edip ile Mustafa Kemal'in yolları ayrılmıştır.(6)

Bana kalırsa, Boston Advertiser'da yayımlanan mektup, iskeleti bu röportaj-haber'e dayanan bir sahtecilik vakasıdır. Napolyon buradan gelmiş, ara bozan otoriter kadın figürü buradan alınmış ve tabloid bir gazeteye uygun şekilde biraz renklendirilmiştir. Yeni Şafak'ın 2015 yılında "Atatürk'e İnönü'nün suikast yaptığı" yönündeki haberleri ve oldukça amatörce yapılan belge fabrikasyonu vakası düşünülecek olursa, bu yöntemin hala yürürlükte ve evrensel olduğu sonucuna varabiliriz. (Tesadüfe bakın ki, Yeni Şafak, Mustafa Armağan'ın Zaman'dan sonra emeklilik günlerini geçirdiği adrestir aynı zamanda.)

Sahtecilik vakasının başka göstergeleri de mevcuttur.

Örneğin şu satırların Latife Hanım gibi bir insanın kaleminden çıkmış olmasına karakter itibariyle imkân yoktur:

Fakat bu itiraftan ve öz-değerlendirmeden(7) birkaç hafta sonra bir grup genç, histerik, kuş beyinli Türk'ün yaltaklanan tavrı nedeniyle kocam kendisini megalomaniye karşı mücadele edemez halde buldu.  

Burada ne Mustafa Kemal'in Yunanların kendi hallerine bırakılsalardı da başarısızlığa uğrayacakları yönünde bir değerlendirme yaptığına inanmak mümkündür ne de Latife Hanım'ın bu değerlendirmeye hak verip üstüne bir de Mustafa Kemal'in etrafındaki kadrodan Mustafa Kemal'e yaltaklanan "bir grup genç, histerik ve kuş beyinli Türk" diye bahsetmiş olma ihtimalini kabul edebilmek.

Mustafa Armağan da bu saçmalığın farkına varmış olacak ki tercümede son kısmı yumuşatma ihtiyacı hissetmiştir. Derin Tarih'in çevirisi şöyledir: "Fakat bu itiraflardan birkaç hafta sonra kocam, bir grup Türk gencinin histerik ve içi boş galeyanıyla yarattığı megalomanlıkla mücadele edemez hâle geldi"(8).  

Daha çok örnek olmakla birlikte son olarak "idam" ve "dava" tartışmasına gelelim.  

Latife Hanım'ın mektubu, "dişi Mussolini"nin etkisiyle Türkiye'de tepeden reformların yapıldığını belirten bir eleştiri ile sona ermektedir. Mektubun yazarı özellikle kılık-kıyafet, tekke ve zaviyeler gibi başlıklarda atılan adımları "aşırı" bulmaktadır:

Şunu söylediğimde seni şaşırtacağım: Önümüzdeki duruşmada kendim kişisel olarak yalnız kocama karşı bir davayı savunmayacağım, çarşaf giyilmesini yasaklayan yasasını -tıpkı erkekleri Batı tipi serpuş giymeye zorlayan yasası gibi ki şimdiye kadar buna uymadığı için 52 dindar Türk'ün kellesini kesti (beheaded)- denemek için mahkemeye çarşaf giyerek çıkacağım (...). Gazi'nin yasayı uygulayıp beni çarşaf giydiğim için halka açık şekilde astıracak kadar cesaretli olmadığını biliyorum.

İlkin, Latife Hanım'ın ve Mustafa Kemal'in bir davaya konu olduğuna dair elimizde herhangi bir bilgi, belge yoktur. Dava yoksa, Latife Hanım'ın yazdığı iddia edilen bu dava ve mahkeme neyin nesidir? İkinci olarak, Latife Hanım'ın ve mensup olduğu Selanikli Uşakizade ailesinin özel olarak dindar olmadığını, tarihi sabetaycılarla, masonlarla, Yahudi komplolarıyla açıklamayı pek seven Mustafa Armağan bizden daha iyi bilir. Latife Hanım, özellikle gündelik yaşantısında da örtünme meraklısı değildir. Başını örttüğünde dahi genellikle Batılı tarzda giyinmekte, saçlarını göstermekten çekinmemekte, hatta pantolon ve binici çizmeleri ile fotoğraf vermekten de çekinmemektedir. Üstelik, kendisinin verdiğinden emin olduğumuz röportajlarda (Örneğin, Saturday Evening Post'tan Isaac F. Marcosson'a 20 Ekim 1923'te Mustafa Kemal ile birlikte verdikleri meşhur röportaj ya da Chicago Daily Tribune'dan Larry Rue'ya 28 Şubat 1923'te verdikleri röportaj gibi) kadınların toplumsal eşitliğini ve çarşaftan kurtuluşun kadınların özgürlüğü ile ilgili olduğunu vurgulamaktadır. Latife Hanım, tıpkı bu mektupta olduğu gibi Marcosson röportajında da bunun devrimle değil, evrimle hayata geçirilmesi gerektiğini savunmaktadır.(9) Latife Hanım'ın söylediğini bildiğimiz bir cümle hakaretlerle süslenerek bu kurgu mektupta yerini almaktadır. Diğer taraftan, eğitimle dinin hızlıca birbirinden ayrılması gerektiğini savunan da yine Latife Hanım'dır. 

Aklımızda tutmamız gereken bir diğer nokta yukarıdaki satırların yazarının Sorbonne'da hukuk eğitimi almış Latife Hanım olduğudur. Kendisinin İstiklal Mahkemeleri'nde verilen idam cezalarının "kafa kesmek" biçiminde infaz edilmediğini bildiğini varsaymak durumundayız. Ek olarak, Latife Hanım, yine hukuk tahsil etmiş bir insan olarak, mektupta "dindar insanlar" denilen kişilerin şapka giymedikleri için idama mahkum edilmediğini biliyor olmalıdır. İşin enteresan tarafı, aynı dönemde yine bir Boston gazetesi olan Christian Science Monitor, Türkiye'de kıyafet reformu ve idamlar ile yakından ilgilidir. İsyanları ve idamları sık sık haber yapmaktadır. 52 sayısına nasıl ulaşıldığını tam olarak çözemesek de öldürülenlerin sadece "şapka giymemiş dindar insanlar" olduğunu iddia etmek Latife Hanım'ın işi olacak gibi değildir.

Bütün bunlar dikkate alındığında aslında çok ses getirmesi gereken bu mektup, uydurmayı ifrada kaçırdığı için genellikle görmezden gelinmiştir. Hem de yayıncılar, gazeteciler, yazarlar Latife Hanım'ın ağzından bir kelime koparabilmek için yarışırken… Bu durumun benim rastladığım tek istisnası, New York'ta Hınçak Partisi'nin 1929'a kadar yayımladığı New Armenia (Yeni Ermenistan) isimli dergidir.(10) Yeni Ermenistan'ın 18. cildinde Latife Hanım'ın sözde mektubundaki iddiaları Türkiye'de işlerin iyi olmadığının delili olarak sunulmuştur. Bu durumda, Hınçak Partisi'nin yayını Yeni Ermenistan'dan sonra mektubu, bu şekilde, herhangi bir yöntemsel ve tarihsel filtreye tabi tutmadan, olduğu gibi kullanan ikinci yayın bizim belirlemelerimize göre Derin Tarih olmuştur. Bilmiyorum derginin genel yayın yönetmeni olan Mustafa Armağan bundan haberdar mıdır?  

ANDREW MANGO'NUN "ÇOK GİZLİ" ELEŞTİRİSİ

En nitelikli Atatürk biyografisinin yazarı olan Andrew Mango, daha önce de söylediğimiz gibi, Rıfat Bali'nin kitabına yazdığı önsözde mektubun gerçekliğine en ufak bir ihtimal dahi vermediğini şöyle anlatmakta ve bizim burada göstermeye çalıştığımız kimi noktaları gayet etkili bir şekilde özetlemektedir:

Ayrıca hiç de güvenilir olmayan kaynaklar mevcut. (...) Bir Boston gazetesinde 1926'da çıkan ve Atatürk'ün boşanmış eşi Latife Hanım'ın imzasını taşıyan mektup bende sahtecilik izlenimi uyandırıyor. Bırakın Latife kadar yurtsever bir insanı, hiçbir Türk'ü hiç kimse "bir grup genç, histerik ve kuş beyinli Türk"ün Atatürk'ün etrafını sardığını söylemeye ikna edemez. "Tam bir dişi Mussolini" olan "ikimizin de tanıdığı şu maharetli kadın"ın fena tesirine dair olan pasaj kabiliyetli yazar ve feminist Halide Edip'e gönderme yapıyor ve Mustafa Kemal ile Halide Edip'in 1926'ya gelindiğinde ayrı düştüklerini bilmeyen biri tarafından kaleme alınmış olmalı. (...) Neredeyse herhangi bir şekilde vurgulanmaya ihtiyacı olmayan şu husus da var: İngiliz yazar Harold Armstrong, Bozkurt isimli [Atatürk] biyografisini zehirli dedikodulara dayandırmıştı ve her daim güzel olan Zsa Zsa Gabor -daha doğrusu onun adına yazan hayalet yazar- tam bir hayalperestti. Pek çok okur şunu fark edecektir ki iki savaş arası dönemde en iyi niyetli [Batılı] yazarlar dahi Doğulu erkek stereotipine yaslanmışlardır.

Mango'nun bu eleştirisi yalnızca metnin orijinalliğini tartışması açısından değil, Mustafa Armağan'ın "mesleki ahlakını" gözler önüne sermesi açısından da önemlidir. Armağan'ın gizli dediği mektup hiç de gizli değildir, ama Mango'nun metnin güvenilirliğini kesin bir şekilde tartışmaya açan ifadeleri Armağan tarafından gizlenmiştir. Zira, Bali'nin bu kitabını gördüğünü bizzat Armağan yazmakta, ancak ne Bali'nin mektuba ilişkin rezervlerini ne de Mango'nun bu kesin itirazını gündeme getirmektedir.  

SONUÇLAR

Dolayısıyla şu şekilde toparlayabiliriz:

1. Görülen odur ki, gizlendi, saklandı denen mektup hiç de gizli değildir. Zaten, bir gazetede manşetten yayımlanmış bir metin tanım gereği "gizli" olamaz. Üstelik metin daha önce Türkiye'de yayımlanmış, yayımlanan bu metin kullanılarak ikincil akademik çalışmalar yapılmıştır.

2. "Tarihe düşen bomba" diye reklamı yapılan sözde mektubu Rıfat Bali'nin kitabında görerek peşine düşen Mustafa Armağan, aynı kitapta konunun en önemli uzmanlarından birinin belgenin sahte olduğu yönündeki kuvvetli yorumunu okurlarından saklamıştır.

3. Metin neresinden tutsanız elinizde kalan bir metindir. Mektubun kaynağı, tercümanı ve haberi yapan muhabirin/editörün kim olduğu bilinmediği gibi orijinalinin akıbeti konusunda da bir fikrimiz yok. Metin, daha önce Latife Hanım, Mustafa Kemal ve Türkiye konusunda çıkmış haber, röportaj ve dedikoduların harmanlanıp, bolca hakaretamiz ifade ve oryantalist yaklaşım eklenerek sunulmasından ibarettir. Dönemin ABD basını takip edildiğinde metnin iskeleti kolayca ortaya çıkmaktadır.

4. Metin, üslup ve içerik itibariyle de Latife Hanım tarafından kaleme alınmış izlenimi uyandırmamaktadır. Metnin dili ve vurguları Latife Hanım'la bağdaşmamakta, mektup, Latife Hanım'a (isim, yaş) ve Türkiye'ye (idam metodu gibi) dair detaylarda yer alan fahiş hatalar, yahut hayali unsurlar (Latife Hanım'ın katılacağını iddia ettiği dava) içermektedir.

5. Şayet bu metin Latife Hanım tarafından yazılmış yahut bu izlenimi verebilecek kalitede bir sahtecilik denemesi olsa, dönemin basını ve Latife Hanım'ın peşinde koşan yazarlar tarafından son noktasına kadar istismar edileceğinden şüphe duymak için neden yoktur. Metni, Türkiye'ye ilişkin bir kaynak olarak kullanan sadece Hınçak Partisi'nin yayın organı Yeni Ermenistan olmuştur.

6. Unutmamak gerekir ki, Mustafa Armağan, Mustafa Kemal - Afet İnan ilişkisine dair çirkin imayı bu mektubun sunuş yazısında da yapmaktadır.


 

NOTLAR

(1) Nâbî Divanı (Cahillerin meclislerinde geçen günler/Nasıl kayda değer vakitlerden sayılır)

(2) Mektubun aslında kullanılan sözcük "pasteboard"dur. Metnin Latife Hanım'ın kaleminden 1926 yılında çıktığı iddia edildiğine göre doğru tercüme "çakma" olamaz. "Kağıttan" ya da  "sahte" doğru çeviridir. Ama anlaşılan o ki, Latife Hanım'ın isminin ardına gizlenerek Mustafa Kemal'e "çakma" demenin heyecanına yenik düşmüştür çakma tarihçi.

(3) Gazetenin adı aslında Boston Daily Advertiser'dır. Pazar günleri bugün de olduğu gibi gazetenin adına Sunday yani Pazar sözcüğü eklenmektedir.

(4) Bali'nin kitabında da belgelerin kimi zaman bağlamından kopartılarak sunuluşu ve orijinalliğini sorgulamaması kimi araştırmacılar tarafından eleştirilmiştir. Ihrig, Stefan. “Rıfat N. Bali, New Documents on Atatürk – Atatürk as Viewed Through the Eyes of American Diplomats”. Südosteuropa. Zeitschrift für Politik und Gesellschaft, sayı 02–03 (2009): 336–38.

(5) Tunç, Tanfer Emin. “The Construction of a Transnational Feminist”. içinde The West in Asia and Asia in the West: Essays on Transnational Interactions, editör Elisabetta Marino ve Tanfer Emin Tunç, 60–78. Jefferson, North Carolina: McFarland, 2014. Tunç bu makalesinde, ABD basınının mektubun gerçekliğini sorgulamadan kullandığı söylemektedir. Ancak Tunç'un kullandığı kaynakları benim de taramama rağmen, aşağıda bahsedeceğim tek örnek dışında mektuba ABD basında referans verildiğine rastlamadım. Zaten kendisi de mektubun hangi basın kuruluşları tarafından kullanıldığını, bu mektuba nerede referans verildiğini söylememektedir.

(6) Bu haber haber-röportajda, boşanmanın ardından Halifelik kurumunu geri getirmek ve Musul sorununu bu şekilde çözmek için Mustafa Kemal'in Afgan Emiri'nin kızı ile evleneceği iddia edilmiştir. Bu sansasyonel iddia, örnek olsun, bu mektuptan çok daha fazla etki uyandırmış. En sonunda gerçekliğinin olmadığı ortaya çıkmıştır.

(7) Mektupta Mustafa Kemal'in Latife Hanım'a Kurtuluş Savaşı'nın aslında çok da büyük bir başarı olmadığını, zaten Yunanların lojistik nedenlerle başarısızlığa mahkum olduğunu itiraf ettiği iddia edilmektedir.

(8) Mektubun bu kısmının İngilizcesi şöyledir: "But a few weeks after this confession and self-analysis my husband found himself unable to fight against a megalomania, caused by the servile attitude of a group of young, hysterical, empty-headed Turks."

(9) Röportajın tamamı için bakınız:

http://www.saturdayeveningpost.com/2012/09/05/archives/kemal-pasha.html

(10) Ermeni basınının ilk tarihçisi olarak anılan ve Üsküdarlı olan Teotig'in (Teotoros Lapçinciyan) verdiği bilgiye göre, derginin ilk adı Armenia'dır. 1904'te Hınçak Partisi'nin yayın organı olarak New York'ta çıkmaya başlamıştır. Bkz. Teotig. Baskı ve harf : Ermeni matbaacılık tarihi. İstanbul: Birzamanlar Yayıncılık, 2012, 241.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.