Breadcrumb
AYM eski raportörü Ali Rıza Aydın: Yargı, OHAL düzeninin bir parçası oldu
Yayın Tarihi: 11.09.2017 , 14:20 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 05:56
Anayasa Mahkemesi eski raportörü, Hukukta Sol Tavır Derneği Başkanı ve soL yazarı Ali Rıza Aydın, Cumhuriyet gazetesinden Kemal Göktaş'ın sorularını yanıtladı.
Türkiye'de yargının içinde bulunduğu durumu anlatan Ali Rıza Aydın, “Yargı, OHAL düzeninin bir parçası oldu. Anayasa değişikliği ile artık otoriter başkanlık sistemindeyiz” dedi.
Kemal Göktaş'ın soruları ve Ali Rıza Aydın'ın yanıtları şöyle:
AYM’de uzun yıllar raportörlük yaptınız. Bu mahkemenin iç işleyişini, teamüllerini bilen bir hukukçu olarak Başkan Zühtü Arslan’ın Cumhurbaşkanı’nın önünde eğildiğini gösteren fotoğrafı ve ardından başlayan tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İşin püf noktası o fotoğraf değil, fotoğrafın bu kadar tepki çekmesi. Bu, bizi baştan klasik yargı bağımsızlığı tanımına götürüyor. Buna göre yargı en küçük baskı altında tutulmamalı ve toplum da yargı hakkında en küçük kuşku duymamalı. Toplum, yargı hakkında kuşku duymaya başladığı zaman fotoğrafların yorumu ve şekil öne çıkıyor. Oysa öz, yargı kararlarının içinde...
Zühtü Arslan kendisini ‘kadraj oyunları yapıldığı’ iddiasıyla savundu ama videodan izlendiğinde tokalaştıktan sonra bir selamlama eğilmesi yapmış gibi görünüyor.
Selamlama eğilmesi de olabilir. Hatta böyle bir fotoğraf hiç olmayabilirdi de. Meseleyi sadece fotoğraf üzerinden götürmek, kişiselleştirmek, tıpkı Danıştay Başkanı’nın cüppede ilik araması gibi ya da yüksek yargı başkanlarının çay toplama görüntüsü gibi, simgeler üzerinden tartışmak, meseleleri kişiselleştiriyor ve yargıdaki gerçek sorunları saklıyor. AYM’yi ve yargıyı temize çıkarıp AYM başkanını ya da kimi yargıçları sorgularsak yargı üzerindeki kuşku meselesini örtmüş oluruz. Bu, vitrine konulan eşyanın mağazanın içindeki üründen farklı olması gibidir. Vitrin yanıltıcıdır. Yargıyı sorgulamak için mağazaya girmeniz gerekir.
Türkiye’de AYM’nin bağımsız ve tarafsız davrandığını, temel hakları koruma işlevini yerine getirdiğini söyleyebilir miyiz?
Anayasalar hukuk metinleri olduğu kadar siyasal metinlerdir. AYM gibi anayasaları yorumlama yetkisine sahip kurumlar açısından da bu böyledir. Kaldı ki bugün AYM, hak ihlali denetimi de yapıyor. Aynı anayasa hükümleri AYM tarafından dönemsel olarak farklı yorumlanabiliyor. Çünkü AYM’ler anayasayı siyasi metin olarak görürken, karar verdikleri dönemin siyasetini de anayasa ile özdeşleştiriyor. Altı çizilmesi gereken asıl yer de burası.
Yani AYM, dönemin atmosferine göre mi karar veriyor?
Atmosfer, egemen siyaset etkiliyor. Örneğin 1982 döneminde AYM çok uzun süre, AKP hükümetinin ilk beş yılı da buna dahil, laiklik konusunda geleneksel laiklik tanımı üzerinden hareketle bir yorumlama geliştirmiş ve ilkeli duruş göstermişti. Ama aynı AYM, anayasa değişmediği halde laiklik tanımını değiştirdi. Bu, en çok 4+4+4 yasasındaki kimi hükümlerin iptali istemini reddederken verdiği kararda karşımıza çıktı. Laikliği dinsel özgürlük tanımına sıkıştırdı ve daha önce eğitim alanında laikliğe aykırı gördüğü şeyleri bu defa öyle görmedi. Bir başka örnek, OHAL kararnamelerinde yaşandı. AYM, 90’ların başında ‘tarihi’ olarak nitelenen bir karar vermişti. OHAL KHK’lerinin OHAL ile ilgili olup olmadığı konusunda bir denetim yapacağına hükmetmişti. 15 Temmuz’dan sonra ise anayasadaki hükümlerde değişiklik olmadığı halde “Ben OHAL KHK’lerini denetleyemem” diyebildi.
O zaman AYM’lerin hiçbir işlevi yok mu?
AYM’nin evrensel hukukun kazanımlarını savunduğu dönemlerin, siyaseten de Türkiye’nin daha dengeli, daha demokratik bir siyaset izlediği, parlamentonun daha işlevli olduğu dönemlere denk geldiğini görüyoruz. Siyasette kırılmalar yaşanıp demokrasi kesintilere uğradığında AYM de klasik siyasi tavrını ortaya koyuyor. AYM’nin temel hak ve özgürlükler, genel haklar lehine verdiği kararlarda, dönemsel olarak AİHM’nin kararlarının etkisinin yüksekliğini görüyoruz. AYM’nin aynı konuda, aynı madde üzerinde farklı kararlar verdiği dönemlerde ise Avrupa devreden çıkıyor, ABD yüksek mahkemesinin serbest piyasacı –ki bu ABD mahkemesinin kendi sözcüğüdür– esnek, hareketli, oynak tavırlarını görüyoruz. Dolayısıyla etkilenme dereceleri uluslararası hukuk anlamında dönemlere göre değişiyor. Buna ‘politikanın belirleyeciliği’ deniliyor.
CHP, anayasa değişikliğini AYM’ye götürmedi...
Evet. Yargıçlar zaten baskı altında, yargı süreçlerinden kaçmaya başladı insanlar. Öte yanda yargıç da anayasaya aykırı gördüğü bir düzenlemeyi AYM’ye götürmeye korkuyor ya da ‘AYM kararı belli, neden götüreyim’ diyor. Dolayısıyla hak ihlallerini yargıya ve AYM’ye taşıması konusunda isteksizlik başlıyor. Bu tam da topluma ait olanı egemene teslim etme anlamına geliyor. Yargı da yerleşmiş içtihatlarını tersine çevirerek kararlar veriyor. Liberaller buna karar verme özgürlüğü der. Hatta bir gün içinde aynı yargıcın aynı konuda farklı karar vermesi bile yadırganmaz. Böyle olunca klasik burjuva yargısı içinde bile ortaya çıkan kazanımlar bir çırpıda tersine dönüyor. Kazanımlar, bir anda siyasi iktidara hizmet eden kurumlar ve kurallar zincirine dönüşüyor.
Şu anda da bu ilke mi geçerli?
Şu anda politikanın belirleyiciliğinin artık tavana vurduğu bir dönemi yaşıyoruz. AYM, özellikle 2010 anayasa değişikliğinden sonra, önceki inişli çıkışlı kararların tam tersine, siyasi iktidarın işlemlerini, eylemlerini ve genel olarak siyasetini onaylayan kararlar veriyor. Arada birkaç hukuk tekniği açısından olumlu kararlar çıkmış olabilir, tutukluluk süreleri gibi. Ama bütünsel bakıldığında -ki OHAL dönemi bunun zirveye oturduğu dönemdir- politikanın belirleyiciliğini tam anlamıyla benimsediğini söyleyebiliriz.
Haşim Kılıç’ın iktidarla bozuşması ve ayrılmasını nereye oturtacağız?
İç çelişkilerden kaynaklanabilir, bunun içini bir başlıkla doldurmak çok kolay değil. O çelişkiler nereden kaynaklanır onu bilemeyiz. Biri ‘cumhurbaşkanlığı istiyordu’ der, öbürü başka bir şey... Bir çelişki doğmuştur ama siyaseten karşı karşıya getirebilecek büyük bir çelişki, ana çelişki değildir bu. Burjuva ve neoliberal düzen, 80’den bu yana burjuva hukukunu sermaye lehine, toplum aleyhine çevirerek hukuk yaratıyor. Yargıyı da bu hukuku yorumlayacak şekilde dizayn ediyor. Bu bütünsellik içinde baktığımızda bence artık isimlerin önemi yok. İsim konusunda ‘en kolay biat edenin tercih edildiğini’ söyleyebiliriz sadece. Bu 10 yıl önce başka, 10 yıl sonra başka bir isimdir. Bu akışa daha makro gözle bakmamız, sınıfsal ve siyaseten bakmamız gerekiyor. Artık yargının da OHAL’lerinde yaşıyoruz. Yargı OHAL düzeninin bir parçası haline geldi. Buna karşı, yargı bağlamında değil, yargının içinde olduğu düzen bağlamında topyekün bir mücadele vermek gerekiyor. Aynı düzen içinde hangi dönemin yargısı iyi diye tartışmak kurtuluş olmaz.
Söyleşinin tamamını buradan okuyabilirsiniz...
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.