Sayfa yolu
Sovyet spor modeli: Dünümüzü yarına taşımak
Yayın Tarihi: 05.11.2017 , 09:29 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 06:02
Henüz 2. Dünya Savaşı devam ederken ve Nazilerin ilerlemesi duraksamışken bir emir yayımlanmıştı. Zamanın Nazi kurmaylarından Reinhard Gehlen o anki durumu şöyle aktarıyordu. “Sovyet ordularının tamamen yenilmesi hedefine ulaşılamaması nedeniyle savaşın askeri hedefi inandırıcılığını kaybediyordu. Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen siyasi savaşı yine de belli bir başarı şansıyla devam ettirmek ve özellikle sonuçlandırmak için yeni düşünceler geliştirilmesi doğaldı. Amaç, Sovyet halkının pozitif gelecek beklentilerini karşılayabilecek bir siyasi hedefle, halkı Stalin ve onun sistemine karşı aktif hâle getirmekti”. Amaç buydu ve Naziler bu sözde amaç için sporu bir araç olarak bellemişlerdi. Dinamo Moskova’nın kalecisi ve Sovyet milli futbol takımı oyuncusu Nikolay Trusseviç ise bir fırında çalışırken, Nazilerin bu halkı kazanma kaygısını hissetmiş, bir futbol takımının kurulması için adım atmıştı. İşte, hakkında filmler çekilen, yenilmezliğini ‘yüzyılın maçı’ olarak adlandırılan bir son maça taşıyan, “Kızıllar kazanıyor” diyerek halkı sokağa döken ve hayatını kaybetmek pahasına onurunu kaybetmeyi reddeden Sovyet sporcularının spordan anladıkları, spora kattıkları tam anlamıyla buydu. Kısacası, Sovyet sporunun gelişiminin temelinde emek, yurtseverlik ve adanmışlık vardır. Savaş sonrası dönemdeki başarıların hepsinin özeti bu tarihsel kesitte aranmalıdır.

SAVAŞ SONRASI DÖNEM: DEVRİMİN ŞANLI SPORCULARI
Herhangi birinden başlamak zor. Sıralamak ya da kategorize etmek pek mümkün olmasa da savaş sonrası dönem denildiğinde akıllara 1952 Helsinki ile başlayan olimpiyat serüveni geliyor Sovyetler’in. Olimpiyatlara katılımı önceleyen ve Spartakiade denilen çok branşlı, sosyalist spor etkinliklerinin yönlendirici ilkelerinden biri olan, “milyonlarca hevesli içinden en iyi birkaç yüzünün seçilmesi” ilkesi olimpiyat oyunlarına hazır bir başlangıç demekti aslında. Sovyetler Birliği’nin, Ekim Devrimi’nin o güçlü ve güzel insanları bilimin ışığında olimpiyatlara adım atıyorlardı. Sovyet sporu hızlıca serpildi ve birçok branşta yeni sporcular yetiştirdi. Bu branşlardan birisi jimnastikti. Ekim Devrimi ile başlayan görkemli tarihin her momentinden önemli jimnastik sporcuları çıkardı Sovyetler Birliği.
Boris Şaklin, Larisa Latinina, Aleksandr Dityatin, Nikolay Andrianov ya da Olga Korbut bu isimlerden birkaçıydı yalnızca. Şaklin’e ‘Demir Adam’ deniyordu zaten, yeteneği çok erken yaşlarda keşfedilmiş ve Sverdlovsk Beden Eğitimi Lisesi’nde eğitim almıştı. SBKP üyesi idi ve Lenin madalyası sahibiydi. Ukrayna jimnastiğinin en önemli ismi idi. Latinina da başarı olarak ondan farksızdı. 1956 Yaz Olimpiyatları’nda Macaristan’dan Agnes Keleti’yi geçerek altın madalya kazanmıştı. Latinina, Sovyet takımı ile de altın madalyaya uzanmıştı. Şimdilerde dillerden düşmeyen ‘rekortmen yüzücü’ Michael Phelps’in toplam madalya rekorunu kırdığı insan, babasını Stalingrad direnişinde kaybeden Larisa Latinina’dır. Olga Korbut ise bambaşka bir jimnastik tarihi yazmıştır. Korbut saltosu denilen dönüş hareketi ile henüz 15 yaşında Sovyetler Birliği şampiyonluğuna ulaşmış, jimnastik sporuna büyük katkılar yapmıştır. Korbut gençken yaptığı çalışmaları şöyle anlatır:
“Spor yapan öğrencinin yaşamı güç, spor takvimi acımasızdır… Sınavlar yaklaşırken… Okul tatildeyken… Görünürde dinlenme olanağı olmaksızın günde iki idman yaparım. İdman, kişinin dayanma gücünü geliştirir. Çalışırken insanın çok yorulduğu, bıktığı anlar olur; işte, herşeye karşın çalışmayı sürdürerek bu ruhsal durumu yenmek, insanın kendisine karşı zafer kazanmasıdır. Kondisyonları ne olursa olsun herkes zevk için spor yapabilir, ama formunun doruğunda olmayan kişi uluslar arası yarışlara giremez. Bu ikincisi için sürekli kendinizi geliştirmek, çalışma programınızı giderek karmaşıklaştırmak, her gün yenilenmek zorundasınız”
Sovyetler Birliği’nin yetiştirdiği önemli sporcular arasında önemli atletler de vardır. Bunlardan birkaçını saymak mümkün. Örneğin, Sergei Bubka sırıkla atlamada bir dünya yıldızı idi. 6 defa üst üste dünya şampiyonu olmayı başardı ve kendi rekorunu tam 14 kez geliştirebildi. Sovyetler Birliği denildiğinde Bubka, Bubka denilince de Sovyet atletizmi gelirdi dimağlara. Valeri Borzov, Vladimir Kuts ya da niceleri bu ekolün bir bileşeni olmuşlardı. Peki ya halter? 23 dünya ve 86 Sovyetler Birliği rekoru kıran Grigori Novak ülkeye ilk dünya şampiyonluğunu tattıran isim oldu. Buz hokeyi denildiğinde akıllara Sovyetler Birliği takımı ve Vsevolod Bobrov geliyordu. Güreşte ise 2. Dünya Savaşı’nda diğer Sovyet yurtseverler gibi tank üstünde sosyalist vatanını savunan Anatoli Parfyonov ilk akla gelenlerdendi. Kariyerini namağlup tamamlayan Sovyet boksör Dimitry Pirog ise unutulmazlar arasında yer alıyordu. Vasili Alekseyev dünya rekortmeni bir halterci iken, Alexander Metreveli ise Sovyet tenisinin önde gelen isimlerindendi. Vladimir Salnikov ise 12 kez rekor kıran Sovyet serbest stil yüzme sporcusuydu. Sovyetler Birliği hem yetiştirdiği, hem de yaptığı toplumsal hamleler ve altyapısal özellikleri ile gerçek bir spor ülkesiydi.
|
Olimpiyat Yılları |
Sovyet atletlerin kazandığı madalya sayıları |
|
1952 Helsinki |
71 |
|
1956 Melbourne |
114 |
|
1960 Roma |
124 |
|
1964 Tokyo |
121 |
|
1968 Mexico |
104 |
|
1972 Münih |
115 |
|
1976 Montreal |
152 |
*V. Kirillyuk, The Soviet Union Today and Tomorrow, Novosti Press.
Satranç denilince de akıllara gelecek isim oldukça fazlaydı. İşçi sınıfının ülkesinin her kesiminde, her yaştan insan tarafından satranç oynanıyordu. Oyunun tarihsel gelişimi içerisinde pratik ettiği en önemli ilerleme hamlesi, sosyalizmin anavatanı SSCB içerisinde gördüğü yoğun ilgide ve oyunun bu coğrafyada ulaştığı yüksek karakterde aranmalıydı. Satranç, Sovyet okulunda çok başka bir düzeye erişmiş, adeta yeniden üretilmiştir demek mümkündü. Sovyetler Birliği’nde, bir Sovyet çocuğunun daha 6 yaşındayken alabileceği kurslardan bir tanesi satrançtı. SSCB’de gösterilen uzun vadeli satranç eğitimleri, ilkokuldan başlayan satranç dersleriyle uzmanlaşmayı da sağlıyor, üniversitelerde bir bölüm olarak bile okunabiliyordu. Böyle olanakların olduğu bir ülkede, satranç büyük ustaları yetiştirmek zaten doğallaşıyordu.
|
Sovyet büyük ustalar |
Şampiyonluk Yılları |
|
Mikhail Botvinnik |
1948-1957 1958-1960 1961-1963 |
|
Vassily Smislov |
1957-1958 |
|
Mikhail Tal |
1960-1961 |
|
Tigran Petrosian |
1963-1969 |
|
Boris Spassky |
1969-1972 |
|
Anatoly Karpov |
1975-1985 1993-1999 (Post-Sovyet dönem) |
|
Garry Kasparov |
1993-2000 (Post-Sovyet dönem) |
*Sovyet satranç sporcuları ve başarıları
Basketbol ve futbolda da ciddi bir ekolün yaratıcısı konumuna erişti Sovyetler Birliği. Basketbolda yetiştirdiği büyük antrenörler ve oyuncular ile tarihi başarılar kazandı. Arvydas Sabonis, Sergei Belov, Sergei Tarakanov, Sarunas Marcilulionis, Rimas Kurtinaitis ya da Ivan Edeshko gibi birçok sporcu yetiştirdi parkelere. Üst düzey bilimsel metot ve idmanları uygulayan Alexander Gomelsky, Vladimir Kondrashin, Vladimir Obukhov, Konstantin Travin, Pavel Tsetlin ya da Stepan Spandarian gibi antrenörleri ile birlikte şampiyonluklar kazandı. Tarihin merceğinden baktığımızda görünen tabloda, Sovyetler Birliği basketbol milli takımının 10 kez katıldığı olimpiyat oyunlarında 2 altın, 4 gümüş, 3 bronz, 9 kez katılım sağladığı dünya şampiyonasında 3 altın, 3 gümüş ve 2 bronz, son olarak 21 kez dâhil olduğu Avrupa şampiyonasında ise 14 altın, 3 gümüş ve 4 kez de bronz madalya kazandığını fark edebiliyoruz. Bunlar, bir istatistik olmaktan öte çok daha büyük bir anlamı ifade ediyor. Kısacası, Sovyet basketbolu, piyasa soslu Amerikan rüyasından uyanmaktır, Amerikan basketbolunun antitezidir demek hâlâ güncel bir vargıdır.
SSCB’de spor örgütlenmelerinin kolektif bir esas ile yapıldığına dair herhangi bir şüphe yoktu. Bu örgütlenmeler işyeri bazlı olabileceği gibi bir spor kompleksinde de gerçekleşebilmekteydi. Kurumların, sanayi işletme ya da fabrikalarının ayrı takımlarının oluşu, bu işi amatörce üstlenmeleri ve ülke içinde örgütlenen spor müsabakalarına katılmaları o dönemlerde oldukça olağan işlerdi. Başarılı sonuçları alanlar profesyonel değil, bizatihi işçilerdi zaten. Örnek olsun, yüzme ve atletizmde en iyi sonuçları Leningrad mekanik-optik fabrikasının sporcuları, jimnastikte Moskova’nın ‘Fili’ kulübü, bisiklette ise ‘Rijsk’ vagon tamir fabrikası ve diğer kolektifler elde etmişti.
Sovyetler Birliği spor anlayışında kadının da çok büyük bir yeri ve rolü vardı. Bunun dışında olimpiyatların adil, eşit ve olimpik bir barış havası kattığını söyleyenlerin de kara bir geçmişi… Olimpiyatların ilk örgütleyicisi Fransız Baron De Coubertin, 1901'de “kadınların rolü, erkeklerin galibiyetini takdir etmektir”, 1902’de “kadın sporları, doğanın kurallarına aykırıdır”, 1912'de “Olimpiyat oyunları erkeklere ayrılmalı ve kadın sporcuların görünüşlerinin korkutucu olduğu düşüncesi vurgulanmalıdır” diyerek semayenin sözcülüğü yapmaktaydı. 1924 yılında ise kadınlar erkeklerden 20 yıl sonra yarışmaya başladıklarında Coubertin, Uluslararası Olimpiyat komitesinde kadınların oyunlardan uzaklaştırılmasını dahi istemiştir. Kadınlar "düzen içinde" kaldığı sürede hep dışlanma hareketi ile yüz yüze bırakılmışlardı.
Bu düzenin dışında, sosyalist Sovyetler Birliği’nde ise durum daima farklı gelişti. 1917 Ekim Devrimi ile başlayan süreç, kadınların toplumsal hayata daha çok dâhil olmasının önünü açmış, kadınlar bir özne olarak spor faaliyetlerini yürütür hale gelmişti. Kadınlar 1920’lerden 1930’lu yıllara kadar birçok spor branşında söz sahibi olmuşlardır. Bu yıllarda Komünist Parti içerisinde kurulan kadın birimi Zhenotdel, kadının sosyalizm içerisinde daha çok var olmasının önünü açmıştı. Sovyetler Birliği’nin 1952 ile başlayan olimpiyatlara katılım süreci, kadınların da ciddi deneyimler elde etmesine ön ayak olmuştu. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere, birçok sosyalist ülke hem toplam sporcu, hem toplam kadın sporcu hem de madalya sayılarında büyük üstünlük yakalamıştı. Mesela, 1976 Montreal Olimpiyatları’nda Sovyet sporcuların %35’i kadınlardan oluşmaktaydı. Sovyetler Birliği en çok madalya kazanan ülke olarak, 49 altın madalya, 41 gümüş ve 35 bronz ile başı çekerken, kapitalist Batı Almanya’da bu oran %21, ABD’de ise bu, %26 oranında idi. Özetle, dünyanın geri kalanında bu oran %20.58’de kalmıştı. İşte bu oranlar, Ekim Devrimi’nin yarattığı yeni insanın başarısıdır ve istatistiğin çok ötesine düşmektedir.

SOVYET FUTBOLU: KAZANMANIN REDDİ VE TAVIR
Devam edersek, bir diğer branş futbolda da durum benzerdir. 1988’de dünyanın en iyi kalecisi seçilen Rinat Dasayev’den, “Kara Örümcek” lakaplı işçi çocuğu Lev Yaşin’e, Eduard Markarov’dan Igor Belanov’a, Aleksandr Zavarov’dan ise Oleg Blokhin’e kadar geniş bir sporcu yelpazesine sahiptir Sovyet futbol okulu… Ve bunları yetiştiren bir efsane de vardır, yanı başlarında. Dinamo Kiev ekolünün yaratıcısı olan Valeri Lobanovski, hem antrenman metotları hem de ‘takım oyununu’ icat eden bir dahi olarak öne çıkmaktadır. Sovyet futbolu, demiryolu işçilerinin Lokomotiv’i, liman işçilerinin Vodnik’i, KGB çalışanlarının Dinamo’su, öğrencilerin Burevestnik’i, kamu çalışanlarının Spartak örgütlenmesi ile bir bütünü içermekte, temsil etmektedir. Sovyet futbolu, Lev Yaşin’in dediği, “Yuri Gagarin’i uzayda görmenin hazzını geçebilecek tek şey belki bir penaltı kurtarmak olabilir” sözü kadar da keyifli ve ‘iddialı’dır da…
Ancak Sovyet futbolunun büyüklüğü şampiyonlukları ile değil, gösterdiği tavır ve duruş ile açıklanabilirdir. Sovyet sporu, başarıları ile gösterdiğini, komünist tavrı ile de kanıtlamaktadır. Bu tavır, 11 Eylül 1973 sabahı CIA destekli bir darbe planı ile Salvador Allende’nin Şili’sini emperyalist ABD’nin kucağına bırakan faşist diktatör Pinochet olayından iki buçuk ay sonra gerçekleşen bir futbol karşılaşması öncesi anlaşılmaktadır. İçerisinde ozan Victor Jara’nın da olduğu ve binlerce yurtsever ve emekçinin kanlarıyla kırmızıya boyanan Santiago Stadı’nda oynatılmak istenen Şili-SSCB Dünya kupası futbol eleme maçı Sovyetler Birliği tarafından şiddetle protesto edilir.
27 Ekim tarihi Sovyet Futbol Federasyonu’nun yaptığı açıklamayla ‘futbolun asla yalnızca futbol olmadığını’ kanıtladığı gündür:
“Şili’de faşist bir ayaklanma sonucunda yasal hükümetin devrilmiş olduğu ve ülkede kanlı bir terör ve baskı rejiminin hüküm sürdüğü herkesçe bilinmektedir. Santiago Stadyumu futbol müsabakası oynanabilecek bir mekân olmaktan çıkartılmış, Şilili yurtseverlerin işkence gördüğü bir toplama kampına dönüştürülmüştür. Sovyet sporcuları Şilili yurtseverlerin kanıyla bezenen bir stadyumda spor karşılaşmasına çıkmayı reddeder”.
Sovyetler Birliği milli futbol takımı, boş kaleye yuvarlanan alçakça bir ‘gol’ neticesinde kupaya katılamamıştır. Ancak gösterilen bu tavır, kapitalizmin ve piyasacı futbol kuruluşlarının içi boş ‘fair play’ kavramı ile kıyaslanamayacak kadar ileri ve emekçi karakterdedir.
21 Kasım insanlık adına zifiri bir karanlıktır, ancak o gün Sovyet futbolunun ve genel olarak Sovyet spor anlayışının gösterdiği tavır ile parladığı bir gündür de…

NELERİ KAYBETTİK? NELER KAZANACAĞIZ?
Sovyetler Birliği, 1991’deki dağılmadan sonra spordaki o baskın ve öncü özelliklerini tümden kaybetti bu topraklarda. Kapitalist restorasyon sonrası Rusya’da ve restorasyonun uğradığı diğer tüm eski Sovyet coğrafyalarında artık ciddi bir spor kültüründen bahsetmek imkansız ve bu, piyasanın belirlediği ölçülerde geçerli bir yapboza dönüşmüş durumda. İlk etapta, 1990 ile 2001 yılları arasında hızlı bir özelleştirme sürecine sokulan, 1993 senesinde ciddi bir enflasyon silsilesi ile tanışan, işçi sınıfının ve emekçi halkın tüm ürettiklerinin, sportif ve kültürel birikiminin Abramoviç, Berezovski gibi ultra zengin oligarklar tarafından gaspı mümkün hale gelen, işsizliğin yasak olduğu bir ülkeden, dağılmadan hemen sonra 1991’de yüzde 10’un üzerinde bir işsizlik oranı ile karşılaşılan vb. bir ülkeye dönüşen bu coğrafyada tüm sportif faaliyetler, piyasanın bir kuralı olarak, tüketim objesi ve bir ticari konudan ibaret artık. Ve bunu ‘başaranın’ da kapitalizm olduğu son derece açık. Sporda zamanının ötesinde bir toplumsallık yaratan Ekim Devrimi’nin ülkesi Sovyetler Birliği, karşı devrim sonrası dünde kalan spor günlerini mumla arıyor.Bu anlamda Sovyet sporunun iflas ettiğini söylemek bir uydurmadan öteye de geçmiyor.
İflas eden Sovyet sporu ya da sosyalizm değildir, iflas eden kapitalizm ve onun çirkinleştirdiği, kirli bir metaya dönüştürdüğü sporun ta kendisidir…
Tüm bu anlamı ile işçi sınıfını acil bir görev beklemektedir. Bu görev, yeni Ekim’lerin ve yeni bir düzenin inşasıdır!

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

