Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Sovyet spor modeli: Söylence ve gerçek

Sovyet sporunu ve şanlı tarihini alaşağı edebilmek için ise bugün hâlâ "doping ya da efsanelerden" çok daha fazlasına ihtiyaç duyuluyor…

İsmail Sarp Aykurt

Yayın Tarihi: 31.10.2017 , 10:23 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 06:02

Acınası hâl olanca süratiyle devam ediyor. Ve bana göre olimpiyatların resmi sloganı olan “Citius, Altius ve Fortius” yani “Daha hızlı, daha yüksek ve daha güçlü” sloganı Sovyetler Birliği olimpiyatlara dâhil olunca gerçek anlamına kavuştu. Yoksa Sovyet sporunun elde ettiği başarıların Post-Sovyet dönemdeki yansımalarının dahi hâlâ birilerini rahatsız etmesinin kaynağı ne olabilir ki? Sonuçta böyle büyük ve sürekli bir başarı yerilmez ya da reddedilmez; kabul edilir ve selamlanırdı.

Spor konusunda nice gelişme ve başarı ardı arkasına gelirken toplumun gündelik yaşantısında gelişme yok muydu? Sadece spor bilimlerinde değil, tıp, biyoloji, felsefe, matematik vb. birçok bilim dalında sayısız başarı kazanıldı. Karasabanlar ya da at arabaları ile uğraşan yoksul halk, sosyalizm ile birlikte uzaya çıkan ilk insanı buldu gözlerinin önünde. İşsizlik yoktu, insanın kendini üretebileceği boş bir zaman vardı ve bu zaman tatil, sportif faaliyet, kültür-sanat ya da araştırma ile değerlendirilebilir hâldeydi.

Kısacası, bahsettiğimiz Sovyet halkının sportif gelişimini tetikleyen unsurlar arasında en çok öne çıkanı halkın eğitimli ve birikimli yapısıydı. Tüm bu gelişmeler birbirini destekleyen ve besleyen bir sistemin organik parçalarıydı. Tıpkı, Sovyetler Birliği’nin başlattığı bir program ile farklı bir mekanik kurgusuyla üretilen Vostok, Raketa ya da Sturmanskie vb. saatlerinin hâlâ çalışır durumda olduğu gibi işleyen bir mekanizma ya da organizmadan bahsetmek mümkündü bu alanlarda da…

Sovyetler Birliği’nde spor, daha önceden bahsettiğimiz gibi toplumsal gelişmenin ve kültürün hem bir göstergesi hem de bunu sağlamak için önemli bir toplumsal araç statüsündeydi. Bunun nasıl bir araç olduğunu kavramak için gündelik yaşam içerisine ve de yapılan merkezi planlamalara bakmak gerçekten yeterli olabilirdi. Bakılacak ilk yerlerden birisi Sovyetler Birliği Anayasası idi. Spor yapma ve bunun herkese eşit olarak ulaşması insani ve adil bir hak olarak anayasa metinlerinde kendisine yer buluyordu. Tarihin gördüğü en ileri anayasalardan biri olan Sovyet anayasasında sportif, kültürel ve insani gelişim önemli bir yer kaplıyordu. Örneğin, 1977 yılında yeni anayasası hazırlanan ülkede, anayasa metni içerisinde yer alan “toplumsal gelişme ve kültür” bölümü, 1959 yılında kurulan GTO spor komplekslerinin yerine modernize edilmiş ve kitlesel katılımı daha mümkün kılan, geniş imkânlara sahip tesislerin inşa edilmesi fikrini öne çıkarıyordu.

ANTİ-SOVYETİK OLİMPİK POPÜLİZM DENEMELERİ

Sovyetler Birliği, ilk olimpiyat deneyimini 2. Dünya Savaşı sonrasında yaşadı. 1948 Londra Olimpiyatları öncesi ilk sorular sorulmaya başlanmış, SSCB’nin olimpiyatlara dâhil olacağı söylentisi Batılı ülkelerin kafasını kurcalamaya, daha doğrusu onları ürkütmeye başlamıştı. Anlaşılan o ki, Sovyetler Birliği’nin olimpiyatlara ilk katılım tarihi olan 1952’den son katıldığı tarih 1988’e kadar aldığı ve 473’ü altın, 376’sı gümüş ve 355’i de bronz olan toplam 1204 madalyayı tahmin etmiş olmalılar o günlerden! O dönemin IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) asbaşkanı olan Avery Brundage, endişelerini şöyle dillendirmişti: “Fair play, iyi bir sportmenlik ve amatörlükten anlamayan Sovyetler Birliği’nin beladan başka bir şey getirmeyeceğini düşünüyorum”.

Bu hali ile Sovyet sporuna düşmanlığın olimpiyat cephesi inşa edilmiş oluyordu. Avery Brundage’yi sonraki yıllar içerisinde, 1968’ten de hatırlamak mümkündür. 1968 Mexico olimpiyatlarının komite başkanı olan Brundage, bu defa Norman, Smith ve Carlos’un örgütlediği ‘Siyah Güç’ eylemini de  ‘olimpiyatların apolitik  sportmen ruhuna’ uygun bulmadığını açıklamıştı. 1936’da ise Brundage bir Nazi sempatizanı kılığındaydı. Olimpiyat oyunlarında verilen Nazi selamını savunma konusunda son derece maharetliydi de. Bu yüzden Sovyetizm ya da emek düşmanı olmanın kendi açısından oldukça anlaşılabilir bir durum olduğu kesindi. Özetle kuşku yoktur ki, Brundage ve kendisi gibi pek çok emek karşıtı insan keskin bir anti-Sovyetizm taşırlar zihinlerinde… Yıllar değişmiş, ancak anti-Sovyetik hülyalar ise hep aynı kalmıştır.

Ancak Sovyetler Birliği, ilk olimpiyat deneyimini 1952’de yaşamıştır. Bu, bir noktada bambaşka bir testtir de Sovyet sporcular için. Daha önceki yıllarda Spartakiade organizasyonlarında nice rekorlar kırmış bu sporcular, ‘Olimpizm ruhunun’ en büyük yansıması olduğu öne sürülen Olimpiyat oyunlarında boy göstermeye başlamışlardır. Aslına bakılırsa, Sovyet sporcularının kadın ya da erkek olsun başarılarını ispatlamaya ihtiyaçları dahi yoktur. Olimpiyatlara katılımı önceleyen ve sosyalist toplumlara özgü olduğu şüphesiz bir organizasyon olan, yaz ve kış uygulanan Spartakiadeler sporcuların kendilerini geliştirebilecekleri ve birçok emekçinin bir araya geldiği önemli spor buluşmaları olmuşlardır.

Örnek olsun, 1928 senesinin Ağustos ayında, Moskova’da düzenlenen bir Sovyet Spartakiade’sinde, ki bu ilk organizasyondu, futbol turnuvası düzenlenmişti. İki grupta toplanılan, 21 katılımcıdan oluşan ve 12 takımın Sovyet Rusya’dan diğer takımların ise yurtdışı ve diğer Sovyet cumhuriyetlerinden katıldığı bir organizasyon oldu bu. Aralarında Moskova, Leningrad, Ukrayna, İngiltere, Uruguay ve Özbekistan gibi farklı milli ve yerel takımlar yer almıştı. Maçlar Dinamo Stadyumu’nda oynanmıştı. Dinamo Stadyumu demişken, akıllara önemli bir Sovyet takımı geliyor hemen.

Önemli bir futbol takımı olan Dinamo Moskova, 2. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’ye bir futbol gezisi için davet edilmiş, Dinamo Moskova takımı da davete icabet etmişti. Dinamo’nun katılımı İngiliz futbolunun karanlık çağını başlattı demek mümkün. Glasgow Rangers ve Chelsea takımları ile beraberlik çıkaran Dinamo, Arsenal’i 4-3, Cardiff City’yi ise 10-1 gibi bir skorla geçerek Ada ülkesini şoka uğratmıştı. Ancak gezinin en güzel zamanı, başlangıç noktasıydı. Henüz İngiltere’ye giderken “Orası futbolun doğduğu yer. Dünyanın en iyileri İngiltere’de top koşturuyor” diyen Dinamo antrenörünün dönüşte ne düşündüğünü bilmek ne yazık ki olanaksız bizim için… Ek olarak, Sovyetler Birliği’nde düzenlenen ilk Spartakiade organizasyonunda da Leningrad takımı, İngiltere’yi 11-0 yenmişti. Bana kalırsa bu ‘karanlık çağ’ devam ediyor İngiliz futbolu için…

OLİMPİYATLAR: SOVYETLER VE RE-ORGANİZASYON

1932 yılında, işçi olimpiyatları da düzenleniyordu Avrupa’da.  İki savaş arasındaki dönemde, işçi olimpiyatları düzenli olarak organize edilmeye başlandı. 1925’te Frankfurt, 1931’de Viyana, 1937’de Antwerp’te ve “gayri resmi” olarak da 1921, 1927 ve 1934’te Prag’da Çekoslovakya’nın ev sahipliğinde on binlerce amatör işçi sporcunun katılımıyla oyunlar düzenlendi. İşçi olimpiyatlarına katılım muazzam düzeydeydi. Örneğin 1931 Viyana Olimpiyatları’na 26 ülkeden 1000 işçi atlet katıldı, açılış seremonisini Sosyalist Viyana Konseyi’nin inşa ettiği stadyumda 100 bin kişi, futbol finalini ise 65 bin kişi izledi. En önemli veri ise bu bahsi geçen rakamların, 1932’de Los Angeles’ta düzenlenen Yaz Olimpiyatları ile hemen hemen aynı oluşu idi. Bu anlamda olimpiyat şımarıklarının susmaları gereken yer de tam burasıydı. Bir başka ve uzun soluklu suskunluğun, Sovyetler Birliği’nin ‘popüler olimpiyatlara’ katılımı ile başlamıştır demek mümkün.

Sovyetler Birliği bilinen ya da daha doğrusu bilinmesi dikte edilen popüler olimpiyatların da en başarılı ve heyecan veren ülkesi oldu. Birkaç red aldıktan sonra, Uluslar arası Olimpiyat Komitesi (IOC) içerisinde Sovyetler Birliği’ni temsil eden ilk delege Konstantin Andrianov oldu. İlkler genelde önemlidir ya, Sovyet sporcular, Helsinki Olimpiyatları’nda 22 altın, 30 gümüş ve 19 bronz madalya kazandılar. Sovyet jimnastikçilerin tam 40 yıl boyunca, Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar sürecek olan zafer yıllarının ilki bu olimpiyatlarda başlamıştı. Bu anlamı ile 1952 Helsinki Olimpiyatları’nın Sovyet sporcusu için gerçekten bir ilk olduğunu söylemek mümkündü. Ve bu, Batı hegemonyasının ilk kırılmaya uğradığı yıl oldu… Bu kırılmanın ABD’deki etkisi ise başka olmuştu.

Özellikle 1972 Olimpiyatları’nda Sovyet sporcuların gerisinde kalan ABD, bunu kabul edilemez olarak nitelendirmiş ve  dönemin başkanı Gerald Ford düğmeye basmıştı. 1978 yılında çıkan Amatör Sporlar Yasası ile birlikte ABD’nin prestijini arttıracak elit sporcular yetiştirme, herkes için spor, fiziksel etkinlik üretme ve yetkin bir sporcu yetiştirme sistemi geliştirme gibi başlıklar Amerikan gündeminin ilk sırasına yerleşmişti. Bu durum, Sovyetler Birliği’nin spor alanında fersah fersah ilerde olduğunun açık bir bulgusu olarak görülmelidir. Bu anlamda, ABD’nin sonraki yıllarda artan performans sisteminin ‘sorumlusu’ bizzat Sovyetler Birliği’dir!

Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecine girmesinden 3 yıl öncesine kadar sürdü bu dominant başarılar silsilesi... Çözülmeden 3 yıl önce, 1988 Seul Olimpiyatları’nda da ciddi bir başarı vardı. SSCB, 55 altın, 31 gümüş ve 46 bronz madalya ile yine ilk sıradaydı. Hatta 1991’deki çözülmeden 1 yıl sonra düzenlenen 1992 Barcelona Olimpiyatları’nda bile kapitalist koalisyon için trajikomik bir tablo vardı. Sovyetler Birliği yoktu ancak bu devasa spor ülkesinden kopan parçalar BDT (Bağımsız Devletler Topluluğu) ismi altında olimpiyatlara alınmıştı. Sonuç yine aynı oldu. BDT toplam 112 madalya ile yine ABD’nin önünde tamamladı olimpiyatları. Fakat artık Sovyetler Birliği yoktu.

1980 MOSKOVA: BOYKOTUN GÖLGESİNDE BİR TARİH YAZIMI

Sovyetler Birliği için en önemli organizasyon ise 1980 yılının ikinci yarısı itibariyle düzenlenen 1980 Moskova olimpiyatı olmuştu. 1980 olimpiyatı Sovyetler Birliği için için tüm tarihi boyunca bu ölçekteki en büyük olaylardan biri olmakla kalmadı; uzun bir hazırlık süreci, kitlesel bir medya takibi, binlerce ziyaretçi, benzeri olmayan bir görsel şölen vb. tüm bunlar Moskova olimpiyatını unutulmazlar listesinin başına yerleştirdi. Ancak genel olarak duyumsandığında ortaya çıkan sonuçlardan biri, olimpiyat oyunları düzenleme düşüncesinin sığ ve zayıf bir ‘olimpizm’ düşüncesine yaslanarak ve bununla harmanlanarak, piyasacı ülkelerin parlatılması, ticaret, rekabet, popülizm, popülarite amaçları için heba edildiği gerçeğiydi. Bunun adresi ise hiç kuşkusuz kapitalist sistemin halkalarını oluşturan ülkelerdi.

Sovyetler Birliği başardıkları ve gösterdikleri ile bu süreci tersinden yazdı. Olimpiyatların bir siyasi tarih kategorisi olduğunu, ideolojinin de bunun hiç kuşkusuz ki parçası olduğunu zıddını göstererek kanıtladı. İdeolojisiz bir yaşam şekli ya da sportif faaliyetin olmayacağını da… 1980 Olimpiyatları bu anlamda Sovyet dışı dünyaya tutulmuş bir ayna hüviyetindedir. Bu anlamda ‘popüler olimpiyatın’ kutsallığı, adilliği ya da eşitliğine kuşkulu yaklaşmak gerekmektedir. Her ne kadar sporun politik olmadığı iddiaları hala kendine yer bulsa da, 1980 Olimpiyatlarının politik bir gerekçe ile boykot edildiği de ortadadır. 1936’da nasyonal sosyalizmin zirvesini yaşayan Hitler Almanyası’nın ise olimpiyatları ülkesinde yaşattıklarını gizlemek ve meşruluk kazanmak için kurguladığı da açıktır. O yüzden olimpizm kavramının, piyasacı ve faşist devletler devreye girince deri değiştirebildiği görülmelidir. Bu anlamda,’Batı ülkelerinin çoğu gelmeyince ve 1980 olimpiyatları politik boykota uğrayınca’ SSCB tüm madalyaları kazandı ‘tezi’ bir safsatadan, demagojiden ibarettir ve tarih bilgisinden yoksunlukla, gerçekliğin reddi ile açıklanabilir.

Son olarak, Sovyet sporu bugün hâlâ, kimi söylence ve mitlerle, doping ve benzeri hikâyelerle, deney tahtası hâline geldiği iddia edilen insan bedenleriyle ya da anti-komünist sporculardan uydurma ‘tezleriyle’ solcu geçinenlere karşı, koskoca görkemiyle karşı durmaya devam ediyor.

Sovyet sporunu ve şanlı tarihini alaşağı edebilmek için ise bugün hâlâ ‘doping ya da efsanelerden’ çok daha fazlasına ihtiyaç duyuluyor…

 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.