Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Bir Polisiye Vaka ya da Başka Bir Konumdan Bakmak (Cemil Fuat Hendek)

Yayın Tarihi: 18.12.2011 , 12:50 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:28

Hava berbat, rüzgarın nereden geldiği belli değil. Sürekli yağan karla karışık yağmur birden doluya dönüşüyor. Ayakkabılarım ıslanmış, sırtımdaki kalın astarlı pardösü bile beni korumaz olmuş. Her taraftan esen rüzgara karşın ortalığı kaplayan sisten göz gözü görmüyor. Yine de gözlerim fıldır fıldır, karanlıkları ve pusları delmeye çalışıyorum... Beynim, olayları ve kişileri biraraya getirmek için sürekli düşünmekten, uğulduyor. Kaç zamandır herifi izliyordum ki, birden ortaya çıkıverdi. Avurtlarını şişirmiş, biraz kilo mı almış ne? Kıyafeti, gözlüğü de farklı. Aydınlık yüzlü, dinamik, ne dediğini bilen, uzmanla işadamı arasında bir tip yaratmış kendisine.

Adını söylemeseler, televizyon kamerasına utanmazcasına gülümseyen yüzünü neredeyse kimsenin tanımayacağı şahıs, birkaç yıl önce Alman Hıristiyan Demokrat Partisi saflarında „Altın Çocuk“ olarak ortaya çıkmıştı. 2008 Kasım’ından 2010 Nisan ayına dek Spiegel dergisinin ve Süddeutsche Zeitung’un her ikinci sayısında, Focus ve Zeit’ın tüm sayılarının %40’ında, Frankfurter Allgemeine Zeitung’un tüm sayılarının üçte birinde ondan bahsedildi. Bulvar gazetesi Bild Zeitung’u bunlar arasında saymıyorum, çünkü yukarıda adı geçen gazete ve dergiler Federal Almanya medyasının en saygın isimlerindendir. Böylece nereden çıktığı belirsiz “Altın Çocuk” kariyer basamaklarını baş döndürücü bir hızla tırmanarak Federal Savunma Bakanı koltuğuna oturuverdi. Ne var ki, doktora tezinin çalıntılarla dolu olduğu ortaya çıktığı için, doktor unvanı geri alındı ve bu yılın Şubat ayı sonunda muhalefetin ağır baskısıyla tüm görevlerinden istifa etmek zorunda kaldı. Söz konusu rezaletten sonra bir süre gözlerden uzak kalan bu kişi, simdi estetik ameliyat olmuşçasına görünüşünü değiştirmiş, kendisine yepyeni bir „imaj“ yaratmış olarak aniden Kanada’da bir televizyon söyleşisine çıktı ve herkesi hayretler içinde bıraktı. Kendisine yepyeni bir „imaj“ yaratmış olan „yaratılmış şahsiyet“, Karl-Theodor zu Guttenberg‘le bir söyleşi yapılıyordu. Bu çıkışın hemen ardından, bilgi hırsızı ve bir tür dolandırıcı olduğu saptanmış „yaratılmış şahsiyet“in Avrupa Birliği Internet Komisyonu’nun danışmanlığına getirildiğini duyduk.

Fakat hayır, bu küçük balık beni hiçbir yere götüremezdi. Bana daha büyük, daha yırtıcı balıklar gerekiyordu. Onun peşini bırakıp, başka deliller aramalıydım. Böylece, tam “Oğlum, daha yukarılara çıkmalısın...” derken aklıma Lukas Papadimos geldi.

ABD’de, Massachusetts Institute of Technology’de fizik bölümünde üniversite tahsilini tamamladıktan sonra 1980’de Boston’da Federal Reserve Bank’ın ekonomi yönetmeni olarak çalışmaya başlamıştı. 1988’den sonra da Yunanistan Merkez Bankası’nda göreve geldi. Aynı zamanda Atina üniversitesi’nde profesör olarak kürsü sahibi oldu. 1994’de de bankanın Genel Müdür koltuğuna oturdu. 1994’den 1998’e dek AB Kambiyo Enstitüsü Başkan Yardımcısı görevini yürüttü. 2002-2010 yılları arasında da Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcısı olarak çalıştı. Papadimos’un, Yunanistan’ın Drahmi’den Euro’ya geçmesi için yoğun çabalar gösterdiğini bilmekte yarar var. Bu arada, ülkenin spekülatörler üzerinden aşırı borçlandığı, ardından da AB topluluğunu yanıltmak üzere Yunanistan bütçesinde yapılan oynamalar döneminde hangi görevlerde olduğunu, sözümona Sosyalist hükümete ekonomik konularda danışmanlık yaptığını da unutmamak gerek. Şunu da ekleyelim: Tam ülkede ekonomik çöküşün ayyuka çıktığı ve halk arasındaki çalkantıların yükseldiği sırada ABD’ye gitti. Harvard Kennedy School’da konuk profesör olarak “Global Kriz Karşısında Politik Yanıtlar ve Zorlu Görevler” konusunda ders vermeye başladı.

Ve çok büyük bir ekonomist olan “şahsiyet”, kendisinin de büyük katkıları olan çalkantılar ve çöküntüler sonucu istifa eden Papandreu yerine aniden Yunanistan Başbakanı oldu. Ve ülkeyi “felaket”ten kurtarma görevini üstlendi.

Bunları not edip, araştırmayı sürdürmeye karar verdim. Madem başbakanlara dek yükselmiştim, öyleyse oradan devam etmeliydim. İşte tam o sırada bir başka isim beynimde şimşek gibi çaktı.

O da Milano’da yüksek öğrenimini tamamladıktan ve ekonomi bilim dalında doktorasını yaptıktan sonra ABD’de Yale Üniversitesi’nde yüksek öğrenim sonrası ihtisas yapmaya devam ederek, buradan da diploma almıştı. 1995’de AB İç Pazar Komiseri olmuş, dört yıl bu görevi sürdürdükten sonra. da Rekabet Komisyonu Komiserliğine geçmişti. 2004’e dek bu görevde kaldı. Bundan sonra Brükksel’deki Think Thanks BRUEGEL’de Denetleme Kurulu üyeliği yaptı, bir süre sonra da bu kuruluşun Yönetim Kurulu Başkanı oldu. Bu şahsiyetin Avrupa federalizmini savunan Spinelli.Grubu’nun kurucuları arasında yer aldığını, bunun yanısıra Bilderberg Konferansı Yönetim Kurulu üyesi olduğunu, Trilateral Komisyonu’nun başta gelen üyelerinden olduğunu da bir köşeye kaydettim. Ama bunlardan çok daha önemli bir şey vardı: Bu şahsiyet ABD’deki büyük krizin ilk taşlarının yuvarlanmasına neden olan Goldmann Sachs’ın ve onun yanı sıra Coca Cola’nın da uluslararası danışmanlığını yapmaktaydı.

AB, Yunanistan’ın ardından İtalya’nın da ekonomik bir felaketle karşı karşıya kalacağı korkusuyla titremeye başlayınca Berlusconi istifa etmek zorunda bırakıldı ve Mario Monti aniden İtalya Başbakanı koltuğuna oturtuldu. Yukarıda kimlere danışmanlık yaptığına işaret ettiğim bu uzman şimdi İtalyan ekonomisini kurtarmak için kolları sıvamış bulunuyor.

Bu gizemli olayı çözebilmek ve şeytan çemberini tamamlamak için bir kişi daha gerekiyordu. Biraz daha sabredip, onu da defterime kaydetmeliydim. Mantığım ve dedektif içgüdülerim bana bu üçüncü şahsın kim olabileceğini söylüyordu. Böylece onun da peşine düştüm.

O da, İtalya’da ekonomi alanında yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra ABD’ye gitmişti. Sonra, Cambridge’deki ünlü Massachusets Institute of Technology’de öğrenimine devam etmiş ve 1976’da Dr. unvanını almıştı. 1981’den 1991’e dek Floransa Üniversitesi’ndeki profesörlük görevinin yanı sıra Dünya Bankası’nda, sonra da 2001’de Harvard Üniversity’de profesör olarak çalıştı. 2002’den 2005’e dek de Londra’da Goldmann Sachs’ın Başkan Yardımcısı görevini yürüttü. 2006’dan sonra önce Italyan Merkez Bankası’nın yönetimine geldi. Bu bankanın başkanı olarak aynı zamanda Avrupa Merkez Bankası’nın Genel Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Şimdi bu şahsın, yani Mario Draghi’nin aynı anda diğer banka ve kurumlardaki görevlerini atlayıp, olağanüstü kariyerinin son basamağına gelelim: Bu „şahsiyet“ Avrupa Parlamentosu tarafından 1 Kasım 2011 tarihinde resmen Avrupa Merkez Bankası Başkanı ilan edildi.

Ortada hala birtakım boşluklar vardı. Parçalar birleştiğinde resim tamamlanamıyordu. Bunlar kimler olabilirdi. Ortalık öylesine toz dumandı ki, göz gözü görmüyordu. Her an beklenmedik tehlikelerle de karşılaşabilirdim. Ama ne olursa olsundu. Ölümüne kararlıydım bu işin sonun getirmeye, bu polisiye vakayı çözmeye. El yordamıyla hareket etmeli, içgüdülerimin beni götürdüğü yere doğru ilerlemeli, bu arada mantığımı, kriminalistik konusundaki tüm bilgilerimi kullanmayı, olayları ve kişileri hemen birbirine bağlamayı da ihmal etmemeliydim. İşte bu düşünceler karşıma bir başkasını çıkardı.

Bu kişi ABD’de, Maryland’da burslu olarak bir kız lisesini bitirdikten sonra Fransa’da kamu hukuku tahsil etmiş, iş hukuku üzerine yüksek lisans yapmıştı. Arada ABD Kongresi’nde Willhelm Cohen’in Bürosu’nda misafir olarak çalışmış, 1981’de de Baker & McKenzie’nin Paris bürosunda avukat olarak çalışmaya başlamıştı. İşte bu dünyanın kırk dört ülkesinde örgütlenmiş, iş hukuku üzerine uzmanlaşmış, binlerce avukatıyla dünyanın en büyük hukuk bürosunda kariyer basamaklarını tırmanmıştı. 1999’dan 2004’e dek bu hukuk devinin Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttükten sonra, 2004’de Global Strateji Komitesi başkanı olmuştu.

Bu arada 1995’den 2002’ye dek, Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Düşünce Üretme Merkezi’nde “ABD-AB-Polonya Etkinlik Komitesi“ni Zbigniew Kazimierz Brzeziński ile birlikte yönettiğini not etmekte yarar var. (Brzeziński‘nin, ABD emperyalizminin global stratejileri konusunda çok sözü geçen ve Jimmy Carter döneminde Henry Kissinger’le birlikte iki perde arkası ünlüsünden biri olduğu notunu da düşelim.) Kahramanımız burada kendisini ABD-Polonya Silah Endüstrisi Komisyonu’nun yönetimine adamış, bu konunun, Polonya’da ticaretin liberalleşmesiyle birlikte ele alınmasına ağırlığını koymuştu. 2003 yılında da Washington’da Avrupa-Atlantik Etkinlik Komitesi üyesi oldu.

2005’de Fransa’ya gelerek tutucu Villepin hükümetinde Dış Ticaret Bakanı oldu. 2007 yılında II. Fillon Kabinesi’nde kısa bir süre Tarım ve Balıkçılık Bakanlığı yaptı 19. Haziran 2007’den 29 Haziran 2011’e dek de Ekonomi ve Yatırım Bakanı olarak kabinede kaldı. (Bu arada makamını kötüye kullandığı için hakkında dava açıldı ama böyle önemsiz konularla kendimizi dağıtmayalım. Bundan çok daha önemli bir nokta var:)

Strauss-Khan’ın ABD’de rüşvet almış bir temizlik işçisi tarafından şikayet edilerek havaalanında tutuklanması ve böylece tüm kariyerine son verilmesinin ardından, 5. Temmuz 2011 tarihinde, Uluslararası Para Fonu’nun en tepesinde oturdu Christine Lagarde!

Tam böylece defteri kapayacaktım ki, bir başka dedektif dostum uyardı. “Dur” dedi, “önemli bir iki ayrıntıyı atlama.”

Lagarde ABD’nin Boeing ve Lockheed-Martin uçak sanayi firmalarının çıkarlarını AB ve Fransa şirketlerine karşı savunan bir avukattır. Euro-Atlantik Komisyonu’nda çalıştığı sırada, Polonya’nın Avrupa yapımı savaş uçakları yerine Lockheed-Martin firmasından F-16’ları satın almasında çok önemli rol oynamıştır. (Polonya bunlar için ödediği 2,3 milyar ABD Doları, aslında AB’den zirai yardım olarak almıştı.) Bu hanımın NATO’nun genişletilmesine önemli katkılarının yanısıra, Afganistan’ın yeniden yapılandırılması çalışmalarında Polonya firmalarının ABD firmalarının taşeronluğunu üstlenmesindeki payını da kayda geçmek gerekir. Dahası da var. Hanımefendinin, Fransa’da sosyal hakların kısıtlanması yolunda yaptığı çalışmalarda sendikalarla çatışması da unutulmamalıdır.

Artık kafamdaki uğultu giderek yükselmiş, çekilmez hal almıştı. Beynim, el ele tutuşmuş fırıldak gibi dönerek bir ağ ören çakma başbakanlar, dünya bankaları, uluslararası para fonları, sermaye şirketleri, spekülatörler, parlamentoları dolduran lobi sözcüleriyle zonkluyordu Yorgunluktan gözlerim kapanırken, „Daha çok, daha çok -ömrüm yettiğince- araştırmalıyım. Bu şeytan çemberinde daha kimler var?“ diye sayıkladığımı anımsıyor gibiyim...

* * *

Nasıldı anlattıklarım? Şaka bir yana... Halkımız artık polisiye öykülere, mafya dizilerine, karanlık ilişkilere iyice sardığı için yazıya böyle başladığım sanılmasın. Aslına bakılırsa, tüm dünyayı ahtapot gibi sarmış, içinde yalan, rüşvet, şantaj, cinayetten tutun da, hükümet darbelerine, savaş çıkarmaya dek uzanan bir düzendir sözünü ettiğim. Ne bu düzenin çarkları arasında yer alan kişileri tek tek araştırmaya ne de her olay ve duruma göre, kimi zaman en gülümser maskeler, kimi zaman da dişlerinden kan damlayan korkunç yüzlerle çevrilen dolapları tek tek dosyalamaya bir insan ömür yeter.

Aslında, bu kadar ayrıntılı araştırmalar içinde boğulmaya zaten gerek yok. Biraz gözünü ve kulağını açmak, etrafına dikkatlice bakmak ve beyni çalıştırmak yetiyor. Ama bir koşulu var: Birincisi dünyaya havuzlu villaların yada tel örgülerle çevrili nadide sitelerin şık salonlarından, lüks arabalardan değil de, kent varoşlarına birikmiş milyonlarca işçi ve emekçinin, işsizin, topraksız - az topraklı köylünün, dar gelirli memurun, kıt kanaat geçinmeye çalışan küçük esnaf ve zanaatkarın durduğu yerden bakacaksın. Kendini her akşam eve giderken ekmek somunlarını sayan, ay sonunu nasıl getireceği hesabını yapmaktan kurtulamayan bu insanların yerine koyacaksın. İkincisi ikide bir insanların önüne konan suni gündemlerin, lobi sözcülerinin, medya leşkerlerinin safsatası içinde boğulmayacaksın. Bulunduğun delikten, kentinden, ülkenden çıkıp dünyaya da bakacaksın. Ondan sonra okuyacaksın, düşüneceksin. Bu da yetmez, bir koşul daha var. Üçüncüsü ellerini gözlerine siper edip baktığın ufukta kariyer basamakları, şöhret, para ve iktidar değil, yukarıda bahsettiğim yoksulların ve hızla yoksullaşanların gerçek kurtuluşu olacak.

Basit demiştim, ama ardı ardına sayınca, son derecede zor bir iş olduğu çıktı ortaya. Tevekkeli değil, onca okuyan, düşünen, üstelik yazan insan hala bu düzenin temelinde yatan kapitalizmin bizleri bir gün kurtuluşa götüreceğinin, hepten güler yüzlü hale geleceğinin, böylece demokratik bir ortama, özgürlüklere ve refaha kavuşacağımızın propagandasını yapıyor. Bunlar okuyor, düşünüyor ve yazıyorlar -hatta birkaç dilde- ama yukarıda saydıklarımın en zorlarını, birinci ve üçüncü koşulları yerine getiremiyorlar. Dünyaya ve yaşama, başta işaret ettiğim konumdan bakamıyorlar. Yürümekte oldukları hedefte de neler olduğu belirsiz. Bu üç koşulun her birini eksiksiz yerine getirebilselerdi, Neo-Liberalizmin kuyruğuna takılmazlar, dünyamızı ahtapot kollarıyla saran Globalizmi alkışlamazlar, kapitalist sisteme, emperyalizme başka türlü bakarlardı. Üstelik sadece incelemek, dosyalamak ve düşünmekle yetinmezlerdi. Bildiğimiz kadarıyla kozmosta benzeri olmayan şu güzelim gezegenimizde milyarlarca insanın yaşamını giderek daha da boğucu hale getiren bu oyununu bozmak için harekete geçerlerdi. Ahtapotunun kollarını kesmek ve sömürü ağını parçalamak için kolları sıvamak gerektiğini haykırırlardı.

Cemil Fuat Hendek

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.