İyi ki solcu olmuşuz
Mesut Odman
Oturmuş bir köşeye “kukumav gibi düşünüyorum”, en yakınımdaki insan müdahil oldu; beni öyle baykuşgillerin küçüğüne benzeten sorunun ne olduğunu bana sorup öğrenmişti çünkü. “Ne düşünüyorsun, öyle teorik şeyler falan yazma, onları yazan çok olur zaten. Sen yaşadıklarından anlat biraz. Birer ikişer gidiyorsunuz, yazacak kimse kalmayacak.” Son cümleyi söylememişti, o kadar acımasızlık ettiği görülmemiştir. Ben uydurmuş olmalıyım. Ama uyarı işe yaramadı değil, yazıyı yönlendirmiş oldu.
Bir iddia ile başlayacağım. Daha önce de öne sürmüşlüğüm vardır. Başka yerleri bilmem, bizim ülkemizde tiyatro yapmaya bulaşmak, solculuğa giden ilk adımlar olurdu; isteyen cehenneme doğru döşenmiş taşların başlangıcı da diyebilir. Benim kuşağımda öyleydi, şimdi değişmemişse şaşarım.
Altmışlı yılların ortasına doğru, Çanakkale’deyiz, nüfusu 20 binin biraz altında, küçücük, ama olağanüstü sevimli bir kent. Bol ağaçlı, geniş parkının içinde küçük bir tiyatro salonu var. Orada çalışıyoruz. Biz dediğim, liseden beş altı kişilik bir grup öğrenci, bir de bizi ayartan Üstün Korugan abimiz, İstanbul’da tıp okuyor, sık sık da yerlilerinin Kale deyip geçtikleri bu kıyı kentindeki ailesinin yanına geliyor. Lakin, işin tuhaflığına bakın ki, yaptığımız ilk tiyatro çalışması pandomimle ilgili. Üstün abimiz İstanbul’daki tiyatro ile uğraşan üniversite öğrencilerinin abilerinden Oğuz Aral ile pandomim çalışmaları yapmış. Öğrendiklerini bize öğretiyor. Öğretmesine öğretiyor da ikide bir kendisinden fırça yiyoruz. Nedeni şu: Sahnede bizi gülme krizleri tutuyor. O da “Ulan, sahnede kıkırdayan oyuncu nerde görülmüş?” diye azarı basıyor. Oysa, hazırlayıp kentin her bir yanına “Sözsüz Oyunlar” diye astığımız afişleri görüp tiyatroya gelen seyirciler bunlar. Sanki o afişler yalan yazıyormuş, onuncu on beşinci dakikadan sonra birbirlerine “Yaa, bunlar ne zaman konuşacak?” diye sormaya başlıyorlar. Biz oyuncular da en azından ön sıralardaki seyircilerin bu serzenişlerini rahatlıkla işitiyoruz. Gel de gülme!
Şimdi günahına girmeyelim, Üstün abimiz sabah akşam solculuk anlatmıyordu bize. Tiyatronun ruhunda var solculuk, desek yeridir. Müzik kadar eski bir sanat olan tiyatro, insanlığın insan olma serüveninin başından beri var. Dolayısıyla, yapan kadar seyredeni de solculaştırmaya yatkın olmuştur genellikle.
Bu tiyatro konusunu kapatmadan, hoş bir öykü daha.
O kadar ciddi çalışıyor ve zaman ayırıyorduk ki, dersleri biraz sermiş durumdaydık. Özellikle, tanıyan herkesin “en çalışkan” öğrenci olarak bildiği benim için farklılık göze batıyordu. Şöyle: Sınıf birinciliği pek değişmiyordu da ikinci ile aram kapanıyordu, hatta kimileyin başabaş oluyorduk. Bu da babamın canını sıkıyordu. Yoksul ama tam bir cumhuriyet çocuğu olan babam, benim tiyatrocu olarak aç kalmamdan kaygılanıyor ve faşizan denebilecek önlemlere de başvurarak beni engellemeye çalışıyordu. Bu da aramızda ürkütücü kavgalara yol açıyordu. Zavallı annemse bunların sorumlusu olarak “o Üstün denen çocuğu” görüyor ve “boyu devrilesice” diye ileniyordu. Yıllar sonra, bir gün, artık dahiliye uzmanı bir profesör olmuş Üstün abinin bir televizyonda yürüttüğü sağlık programının sürekli izleyicisi olduğunu kardeşlerimden öğrendiğimde, “Gördün mü anne, boyu devrilseydi, bunları kimden dinleyecektin?” diye takılmıştım da dehşete düşmüştü. Meğer o tiryakisi olduğu uzmanın bizim Üstün abi olduğunu bilmiyormuş. “Allah’ın işi yok da benim beddualarımı mı dinleyecek?” diye kendini avutmaya çalıştıkça, ben de “Şimdi doğru söyledin işte, Allah beddualara değil hayır dualara kulak verir herhalde” diyerek içini rahatlatmıştım aklımca.
Babamın imdadına bakanlık yetişti; Bursa’ya tayinini çıkardılar. O tayinle ilgili kuşkularım hâlâ sona ermiş değildir; kendisi talep edip gerçekleşmesi için uğraşmış olabilir. Ama gücendirmemek için ona sormadım. Bursa’da tiyatro neyim kalmayınca, doğrudan ve bireysel olarak solculukla uğraşmaya başlamıştım. En düzenli çabam da Doğan Avcıoğlu’nun haftalık Yön dergisini izlemekti. Asıl okumaları evde yapıyor; her gün çantamda taşıdığım dergiyi sınıfta “teneffüslerde” çantadan çıkarıp gösteri okumalarına geçiyordum. Sınıftaki TÖS’lü öğretmen çocukları da ilgi gösteriyor, benden alıp okuyorlardı. Herhangi bir örgütlü etkinliğimiz yoktu.
Mezun olacağımız yıl olan 67’nin ilkbaharında öğretmenlerin nezaretinde öğrenciler tarafından bir gösteri düzenlenecekti. Ben de bir sözsüz oyun gösterisi yapmaya talip oldum. Çanakkale’de Gençlik Tiyatrosu’ndaki gösterilerimizden dört beş tane tek kişilik oyunu seçerek Bursa Heykel’deki Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nda sergiledim. Epeyce ilgi çekti, şöyle oldu, böyle oldu demek değil niyetim. Başka bir şey olmuş. Üç dört ay sonra anladım.
Meğer, nasıl derler, kaderi maderi işe karıştırdığım için özür dileyerek söylüyorum, “Kader ağlarını örüyormuş”, daha doğrusu “örmeye orada başlamış” ve sonra devam etmiş.
O gösteriyi izleyenler arasında bizim Bursa Erkek Lisesi’nin eski mezunlarından ve o sırada ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nden Ali Günöven adında bir öğrenci de varmış. Ben sonbaharda aynı üniversiteye girdiğimde, o pandomim gösterisini çok beğendiği öğrenciyi sorup soruşturmuş ve beni bulmuştu. Bense o günlerde yurtlarda yer bulamadığım için Ulus’taki berbat otellerden en ucuzunu arayarak sürünmekteydim. Her zaman iyilik ve dürüstlük örneği dediğim Ali, yurt yöneticilerine söz geçirebilen bir insandı. O sıralarda üniversitenin sadece iki bloktan ibaret olan yurtlarındaki kendisinin de kaldığı bir odasında bir kişilik yer boşalmıştı. Böylece, az önce sözünü ettiğim sürüngenlikten kurtulmuş oldum.
Ancak, benim için çok daha önemli olduğunu sonradan anlayacağım bir rastlantı da vardı. Ali’nin Mimarlık Fakültesi’ndeki sınıf arkadaşlarından biri de aynı odada kalıyordu. Adı Sinan Cemgil’di bu öğrencinin.
Kısa bir süre sonra onun başkanlığında oluşturulan ve onun birleştiriciliği ile anlamsız çekişmelerin uzama eğilimi gösterdiği bir dönemi hasarsız atlatmamızı kolaylaştıran SFK (Sosyalist Fikir Kulübü) yönetim kuruluna beni önerdiğinde, üniversitenin bir iki aylık öğrencisiyken, yönetimin de en genç üyesi oldum. Bana bile haber vermeden yapmıştı bu öneriyi. Genel Kurul toplantısında adımı okuduğunda kulüp üyeleri “Kimdir, ayağa kalksın da görelim” diye ısrarcı olunca kıpkırmızı bir suratla ayağa kalktığımı hiç unutmadım. Yakın arkadaşlarım sonraki yıllarda o anları hatırlatıp dostça dalgalarını geçmekten hiç vazgeçmediler.
Bir ay kadar sonra, 1968’in başlarında üniversite öğrenci birliğinin yayımlayıp yaygın dağıtım yapmakta olduğu gazetenin fikir kulüpleri için ayırmaya başladığı köşesinde bizim için yazılacak yazıyı benden isteyen oydu. Hâlâ kullanmakta olduğum müstear adımı da o zaman düşünmüş, ama yazılar imzasız basıldığı için kullanmamıştım.
Ali ile birlikte üniversitenin tiyatro kulübünde yönetimi alma konusundaki düşüncemizi de onun onayı ile gerçekleştirmiştik. O yönetim aynı yıl ülkemizdeki ilk amatör tiyatrolar şenliğini düzenledi. Birçok oyuncunun ve tiyatronun ortaya çıkmasını sağladığı söylenebilir o şenliğin.
Sinan’ın benim hayatımdaki önemli etkilerinden biri parti konusundaki konuşmalarımız ve benim partililiğim konusunda referans olmasıydı. Onların “stüdyo” diye çok önemli bir dersleri vardı. Onun için gece yarılarına kadar süren ekipler biçiminde yürüttükleri çalışmaları olurdu. Oradan geldiğinde sık sık beni oturmuş “bi şeyler” okurken bulur ve yanıma gelip yarenliğe başlardı. O sırada, “Hocam, bu işler partisiz olmaz” temalı konuşmalara girişirdi. Çoktan uyumuş öteki oda sakinleri itirazlarını yükseltinceye kadar sürdürürdük. O gün bu gündür parti demekten vazgeçmeyişimin başlangıcı o günler ve gecelerdir.
Onun ölüm haberini aldığımda ne yaptığım tümüyle belleğimden çıkmış durumda. Ne kadar uğraşsam hatırlamam mümkün olmuyor. Birtakım şiirler falan çiziktirdiğim dışında; onları da kitaplarda şurada burada yazılı olduğu için aktarabiliyorum:
büyük bir bomba attılar içime
ah her yanım paramparça şimdi
bir fotoğraf nasıl öğretebilir bunca şeyi
hayatı sevmeyi
konuşurken işte
yürürken
güneşi içine çekip
ne zamandır görmediğin karını düşünürken
gülerek bakmayı
sinan kardeşin kurşunlanmış gözleri
kapanmış
geceyarıları toplantılarda uyuklardı ya
hani ne yapsa kızamazdı ya
öyle sanırdın
“hayretle baktık dünyaya
sevgiyle baktık
dövüştük
öldük
ne için öldüğümüz bilinir elbet
bizden bu kadar hocam”
Çok kısa bir sürede uç uca eklenen bütün bu olaylar için biraz önce, Sinan’ın adını ilk kez andığımda rastlantı deyip geçtim ama, gerçekten öyle idiyse, onca mutlu rastlantı gelip beni bulduysa, kendimi olağanüstü şanslı bir insan saymam gerekir. Yok, ille de doğaüstü bir yan bulmak isteyen olursa, benim Tanrı’nın sevgili kullarından olduğumu kabul etmek zorunda kalacaktır.
2026 yılının ilk Ortaklaşa sayısı, solu konu alıyor. Derginin bu sayısında yalnızca güncel siyaset açısından değil, tarihsel olarak da sol irdeleniyor. Ayrıca toplumsal çürümeden çözüm sürecine, sağlık sisteminden Ortadoğu'daki islamcı siyasetlere uzanan konularda yazılar da Ocak sayısında yer buldu.