Sayfa yolu
Bir A.R.O.G. yazısı
Yayın Tarihi: 13.12.2008 , 10:00 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:35
12 Aralık Cuma günü, 15.30 seansı...
Kadıköy Sineması'nın fuayesi tıklım tıklım. Yaş ortalaması 20 olan bir izleyici topluluğu, A.R.O.G.'u izlemek üzere salona geçmek için, kapının açılmasını bekliyor.
İzleyici topluluğunun büyük kısmı, görünen o ki, lise öğrencisi, üniversite öğrencisi ve genç işsiz emekçilerden oluşuyor gibi...
Adet olduğu üzere, bilette belirtilen yerinizi bulmaya meylediyorsunuz ama sıralarda yer belirten harfler, rakamlar kazınmış bir görevli bulup sormaya çalışıyorsunuz, görevli gibi görünen bir kişi "ben temizliğe yardım ediyorum, beğendiğiniz bir yere geçip oturun" diyor.
Biz inat ediyoruz, gençlerin itiş kakışları, bağırış çığırışları, kahkahaları ve küfürleri arasında, hiyeroglifleri çözen uzmanlar gibi, bir takım işaretleri yorumlayıp, yerimizi buluyoruz. Oturan iki gence "pardon" diyoruz, "bizim yerimiz burası galiba... Sizin biletinize bakabilir miyiz, yanlışlık olmasın?" Gençler hemen kalkıyorlar, "biz öylesine oturmuştuk zaten!", başka bir yere atıyorlar kendilerini...
Çekirdek çitleme sesleri, mısır hışırtıları, uğuldayan mahşeri atmosferde aşina olunan sesler olarak "yakınlık" duygusu yaratıyor insanda, tepki filan göstermek gelmiyor içimizden... Birlikte filme gittiğimiz küme, birbirine bakıyor kimi "ben demiştim gelmeyelim diye"ci, kimi "halkın gündemine yakın olma" derdinde...
Geldik artık, keyif almaya çalışacağız bundan sonrasında.
Neyse, reklam meklam derken film başlıyor.
Arkamızda üç delikanlı, film başlar başlamaz makaraları koyuveriyorlar... Ama her kelimeye gülünür mü? Gülünebiliyormuş...
Film akıyor bu arada. Komutan Logar, Arif'ten kurtulup Ceku ile G.O.R.A.'ya geri dönüp krallığını ilan etme derdinde tuzak kuruyor ve Arif'i bir milyon yıl öncesine gönderiyor.
Arif, bu aşamadan itibaren, bir an önce medeniyet aşamalarını geçip, zaman makinesini yapma ve bugünün dünyasına geri dönüp Ceku'yu Logar'ın elinden kurtarmaya karar veriyor. Önce bir grup şempanzeyi insanlaştırmaya çalışıyor, sonra bir şekilde ellerine düştüğü "ilk insan"ları medeniyetle buluşturup hızlı bir sosyal evrimleşme süreci yaratma sevdasına düşüyor. Muhtelif maceralardan sonra mutlu sonla bitiyor film.
Film esnasında sıkılıp çıkanlarla kahkahadan yerinde duramayanlar bir arada...
Film bittikten sonraki manzara, belki daha etkileyici. Hemen ön sıramızdakiler çıkışa doğru yerlerini terk ettiklerinde, bir çekirdek kabuğu dağıyla karşılaşıyoruz. Oradan geçmekte olan iki genç, hala gülümseyişleri yüzlerinde, "oğlum şuraya bak" diyerek kabukları birbirlerine gösteriyorlar, "işte bir milyon yıl öncesi burada..."
Biz, gayri ihtiyari sağımıza solumuza, yerlere bakıyoruz gazoz şişeleri, frigo ambalajları, patlamış mısır kapları yerlerde. Salon talan edilmiş gibi...
O anda beynimde bir ışık çakıyor...
soL için A.R.O.G.'u yazmak, bunu yazmak olmalı.
Sonra, en başta bahsettiğim izleyici profilini seyrediyorum, hep birlikte, çıkıştan pasaj içine geçerken...
Öğrenci kardeşlerimiz, işsiz emekçi kardeşlerimiz, çocuklarının elleri ellerinde ev kadınları, bayram tatilinin uzamasını fırsat bilip ailecek sinemaya gelmiş emekçi aileleri...
O andan itibaren filmden sahnelerle, izleyici yüzleri birbirine giriyor.
Bilime, sanata aç emekçi halkımıza kızmalı mı şimdi bu abuk subuk filme koşturarak geldikleri için? Evrim kuramını "maymundan gelmek" düzeyinde öğreten bir eğitim sisteminin yetiştirdiği emekçi halkımızın, filmdeki "maymundan gelme" esprilerine gülme sesleri yankılanıyor kulaklarımda... Merak duygusu öldürülmüş, "soyunu sopunu" bilmeyen insanlarımıza bakıyorum... Aslında "insan nasıl insan oldu?" sorusunun yanıtını öğrenmek için içi kıpır kıpır olan, ama bağnazlığın "höt" dediği insanlarımıza... Dinozorlarla insanoğlu aynı tarihsel kesiti paylaşmış mıydı, bunu sormaya ihtiyaç duymuyorlar bile... Cem Yılmaz'ı düşünüyorum sonra... Böyle bir film yaparken bu soruyu sormamış olabileceğini düşünemiyorum. Onun derdinin, insanlarımıza bir masal anlatmak olduğunu tahmin ediyorum. İlginç şeyler görmeye, müzesiz, kütüphanesiz, okulsuz bir ülkede bilime hasret insanlara eğlenceli bir şeyler anlatmak için, ilgi çekmek için, dinozoru da, şempanzeyi de aynı zaman dilimine kıstırmış olmasında bir sakınca yok. Ne de olsa bu bir film ve "onun" filmi. Yapar, yapmaz, o bilir... İyi niyetine inanmak istiyorum belli ölçülerde inanıyorum da... Mağaralara resim çizmek, ateşi bulmak, ateş yakmak, alet edevat geliştirmek, gelişmek, atalarımızın yaptıkları hataları tekrarlamamak, hızla evrimleşmek, toplumu geliştirmek, buluşlara izin vermeyen kabileleri alt edip, özgürce bilim yapmak, sanatla uğraşmak... Cem Yılmaz'ın masalında bunlar var... Kötü ifade ediyor, sinematografi aciz, sahneler bağlanmıyor, film akmıyor, izleyicinin en "okumamış"ı bile filmi sıkıcı bulduğunu söylüyor, ama yine de mutlular filmden. Yıllardır başka bir masal anlatıcısı çıkmamış ki karşılarına... Yıllardır kimse izleyicisinin "merak duygusu"na hitap etmemiş ki... Baldır bacak ile, sapkınlıklarla, düşkünlüklerle oyalanmış bir izleyici...
Bunları yazmak "üstten bakmak" mı, onu düşünüyorum sonra... Kibirlilik mi?
Benim bildiğimi düşündüğüm ama izleyicinin bilmediğini gördüğüm bir yoksunlukla mı eğleniyorum?
Sanmıyorum.
Cem Yılmaz, zeki bir komedyen olarak, halkın tabularıyla, merak duygusuyla yola çıkmakta başarılı. Tek kişilik gösterileriyle de, filmleriyle de... Yaptıkları ile, "orta sınıf - beyaz Türk" eşiğinde duran, memlekette olup biten siyasal süreçlere gözünü kulağını kapamış bir mizah ortaya koyuyor desem, yetmiyor. Derdim kötülemek değil çünkü, ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Tabularla, merak duygusuyla oynuyor, siyasallaşmadığı için, siyasallaşmaktan kastedilenin kötü örnekleriyle tanıştığı ya da bu anlamda ön yargıları kuvvetli olduğu için, çoğu zaman topu taca attığı da malum...
Ama şu noktada, izleyici beni daha çok ilgilendiriyor.
Nasıl eğleneceğini bilemeyen, nasıl seveceğini bilemeyen, nereden gelip nereye gittiğini bilemeyen, vandallıkla militarizmin cenderesinde, eğlenmeyi, sevmeyi, tarihi, bugünü, geleceği anlama, bilme ve kendini geliştirme araçları elinden alınmış bir halde itilip kakılan emekçi halkımız...
Sonra, filmden dönüşte, evin sokağına girerken, bir takım canhıraş bağırtılar, haykıran kimi erkek seslerine karışan kadın çığlıkları geliyor kulağıma... Sokağın diğer ucunda kavga kıyamet... Aralardan bir yerden bir Türk bayrağı çalınıyor gözüme... Asker uğurlama konvoyuymuş bir taksici bunları uyaracak mı olmuş ne bunlar da inmişler bir güzel adamı pataklıyorlar, bir tanesi bayrak sopasındaki Türk bayrağını sallıyor tepelerinde, bir duvarın üstüne çıkmış... Ne olduğunu anlamak üzere oraya doğru seyirtmişken, dağılmaya başlıyorlar... Taksici taksisine atlayıp gaza basıp gidiyor, geride kalan bayraklılar birkaç nara daha atıp, yeniden konvoy düzenine geçiyorlar... Kim bilir, içlerinden kaçı, belki de hepsi A.R.O.G'u izlemiştir diye düşünüyorum sonra... Barışa, eğitime, sanata, kültüre ihtiyacı olan emekçi halkımız, daha ne kadar çekecek bu çileyi diye soruyorum kendi kendime... Çürümenin sonu var mı? Alçalmanın sınırı var mı? Uçurumdan aşağı kayan bir toplumsal yapıda, uçurumun dibine ulaşma ihtimali var mı?
Paralel dünyada yaşayan bir Ceku yok ki, zaman makinesiyle gelip, bütün insanlığı komünizme götürsün...
E o zaman?
"Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı, ya dünyamıza inecek ölüm"...
Çağrı Kınıkoğlu
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.