SÖYLEŞİ | Pelin Buzluk'la öykülerini ve öykücülüğünü konuştuk

2002 yılından bu yana öyküleri yayımlanıyor. 2010'da ilk öykü kitabı Deli Bal ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü aldı. Erkan Yıldız ve Güneş Yaman, 2017'de KHK ile işini kaybeden Pelin Buzluk'la yazarlık serüvenini konuştu.
Erkan Yıldız - Güneş E. Yaman
Çarşamba, 13 Kasım 2019 10:55

2002 yılından bu yana çeşitli dergilerde öyküleri yayımlanan Pelin Buzluk, 2010 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı Deli Bal ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü, ikinci öykü kitabı Kanatları Ölü Açıklığında ile Selçuk Baran Öykü Ödülü'nü, 2016 yılında yayımlanan En Eski Yüz ile 63. Sait Faik Öykü Armağanı'nı almaya hak kazandı. 689 sayılı KHK ile Enerji Bakanlığı'ndaki işine hukuksuz bir şekilde son verilen Pelin Buzluk'la yazarlık serüvenini, öykülerini oluşturma sürecini, sansürü, otosansürü ve aynı zamanda bir emekçi olarak karşısına çıkan zorlukları konuştuk.

İlk öykü kitabın “Deli Bal” bilimkurgu edebiyatı lezzeti veren öykülerden oluşuyor. “Kanatları Ölü Açıklığında” ve “En Eski Yüz” ilk kitaba göre öykü karakterleri bakımından daha memleketli hale geliyor. Bu coğrafyanın dertlerinin ince ince işlendiğini görüyoruz. Yazmayı istediğin meseleler ne doğrultuda değişiyor? İlk kitapla sonrakiler arasındaki bu farkı neye bağlıyorsun?

Deli Bal’daki tutum, anlatım ve dil bir mesafe içeriyordu. Anlattığım aslında yine memleket hikâyesiydi. Ama daha fazla alegori vardı. Yerel de sayılabilecek olan konular distopyanın alt okumalarındaydı. Bu meseleler giderek ana olay örgüsüne yerleşti, daha okunabilir, daha görülebilir hale geldi.

Deli Bal’da biraz hikâyenin ilginçliğine yaslanan öyküler var. Yeni bir şey söylerken bunu dille, anlatımla değil; kurgu düşünceleriyle ve hikâyeyle, geri plandaki olay örgüsü ile yapmaya çalıştığım öyküler var. Dile de, anlatıma da, melodiye de dikkat ettiğim öykülerdi. Kanatları Ölü Açıklığında’da yine hikâyenin ilginçliğine yaslanan öyküler de var. “Yaslanan” derken, yine de hikâyenin ilginçliğinin öykünün diğer bileşenlerini baskılamayacak, yok etmeyecek seviyede kalmasına dikkat ettiğimi sanıyorum. Mesela Deli Bal’da karakter kurma meselesi çok fazla göz önünde bulundurduğum bir şey değildi. Karakter giderek daha önemli hale geldi. En Eski Yüz’de de dille bir dünya kurmayı, yani atmosferi çok önemsedim. Okur bir öyküyü okuyup bitirdikten sonra bir anı gibi onu hatırlasın istedim. Bunun için de bir yaşam alanı yaratmayı ve sözcüklerle okuru oraya çekmeyi önemsedim. Bir sonraki kitap nasıl olacak? Atmosfer ve karakter yaratmak hâlâ ilgimi çekiyor. Çünkü öykünün alanı çok dar ve o dar alanda tutarlı karakter yaratmak zor, aynı zamanda gönülçelen bir çaba benim için. Birinci kitaptan üçüncü kitaba böyle bir seyir var diyebiliriz.

Yıkımın, yoksulluğun, işsizliğin izini sürebiliyoruz öykülerinde, çağımızın yurtsuzları, yitikleri “duvar dibi” evlerini buluyorlar bir bakıma. Karakterlerini kurarken nereye bakarsın, onları nereden bulursun?

Nereye bakıyorum... Aslında çok uzağa bakmıyorum. Gündelik yaşam bir süre sonra öykünün kullanıp atılacak bir malzemesi haline geliyor. Ben de yoksul bir aileden geldim. Yoksulluğu düşünmek, bende özel bir ilgi olmak zorunda değil. Bunu biliyorum zaten, ilk deneyimlediğim, içine doğduğum dünya bu. Mesela Kanatları Ölü Açıklığında’da “İbrahim Dağı” adlı bir öyküm var. O öyküden kalkışla benim Maraşlı olduğumu düşünmüşlerdi. Öykünün yaşam dünyasını demek ki iyi canlandırmıştım. Maraşlı değilim ama bunu canlandırabilmemin nedeni benzer bir kültürün içine doğmuş olmam, ona yabancı olmamam. Yoksullar arasında mezhep, millet, ırk daha önemli oluyor. Zenginleştikçe ya da üretim araçlarının sahibi oldukça bunların çok önemi kalmıyor. Yoksullar mezhep, din, millet ya da herhangi bir aidiyet üzerinden bölünürken bunun en yakından tanığı yine yoksullar oluyor. Ben de öyle bir yerden geldiğim için öykülerimde bu ayırt edilebilir bir bakış olabilir. Bir de Kanatları Ölü Açıklığında’dan sonra yazdığım öykülerde toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle ilgilenir oldum. Çünkü birebir maruz kaldığım bir eşitsizlik bu. Yalnız anneyim, ihraç edildikten sonra çalıştığım yerlerde eşit işe eşit ücret yok. Aynı işi yaptığım erkek uzmanların daha fazla maaş aldığını biliyorum. Doğrudan buna alaka göstermesem de yaşadığım maruziyetten çıkardığım bir şey. Bir tarafta bunun seyircisiyim, bir tarafta da buna maruz kalanım.

“Kanatları Ölü Açıklığında”da yer alan “Mevsimler” öyküsünde çocukları kitaplarla tanıştıran Yegina, En Eski Yüz’deki “Başka Esnada” öyküsünde Yegina’nın kitaplığından hatırlanan Vadideki Zambak’ın kapak resmiyle yeniden karşımıza çıkıyor. Başka bir öyküden selam veriyor. Yegina’nın metinler arasılığından hareketle, yazarın kurmaca dünyasıyla ilgili neler söylersin?

Atmosfer veya yaşam dünyası bir öykünün sahici olmasına yarıyor. Gerçekçi değil, sahici demeyi yeğliyorum, yani inandırıcı. Gerçek olmayan bir şeye de insanları inandırabiliriz. Üç başlı insanlara da inandırabiliriz. Metin için meşruiyet lazım. Metnin yaşam dünyasına okuru bir kez inandırırsak, okur gerçekten orada bir yaşantı sürer. O gerçektir artık, düş olduğu halde gerçektir, gerçekdışı olduğu halde gerçektir. Bunun için de önce yazarın o yaşam dünyasına, o karakterlerin var olduğuna inanması gerekiyor. O yüzden de başka bir öykü dünyası kurarken önceden kurduklarımı da hatırlıyorum. Yani ben onu aslında selam vermek gibi bir planla değil, yazarken Yegina’yı hatırladığım için yapıyorum. Çünkü o benim için var artık. Yeni bir öykünün yaşam dünyası, önceden yazdığım bir öykünün yaşam dünyasına yaklaşıyorsa, mekân, konu ya da olay örgüsü itibarıyla kesişiyorsa karakterler de karşılaşabilirler.

“Karanlığa bakış da illaki değişecek, karanlığı deşifre etmenin bir yolu da olabilir karanlığa bakmak.”

Öykülerinde zaman zaman distopik bir karanlığın izlerine rastlıyoruz. Son dönemde ise oldukça popüler bir anlatım biçimi halini aldı distopya. Bu yönelimle ilgili neler söyleyebilirsin bize?

Aslında çok yeni bir şey değil bu. Edebiyatta da sinemada da distopya örnekleri için çok daha gerilere gidebiliriz. Belki umut geliştirmenin bir yolu olarak karanlığa başka yerden bakmak ya da başlamış bir karanlığı sonuna kadar götüren bir düş kurmak nedenlerden birkaçı olabilir. Sonuna kadar görüp, onun dehşetini belki abartarak vermek... Tabii distopya kuran herkesin yaklaşımı, amacı, niyeti, distopyadan beklentisi farklı olabilir. Mesela “62 Tavşanı”na Deli Bal’da distopya diyenler de vardı, ütopya diyenler de vardı. 62 yaşını doldurmuş babaları öldürmek serbest… Ben o öyküyü kurarken ironi araçlarından da faydalanmıştım. İroni biraz rahatlatmıştı o karanlığı. Çok eğlenerek yazdığım bir öyküydü ama eğlenilecek tarafı yoktu bir yandan.

Aslında distopyanın ironi ile yapabileceği benim her zaman yapmak istediğim şey -her zaman yapabiliyor muyum o tartışılır. Bir şeyi fazla ciddiye aldığınızda o, gülünç duruma düşüyor. Şu anda da mesela “Yok artık!” dediğimiz birçok şey başımıza geliyor. Gerçeklik o kadar hızlı ve o kadar felaket şekilde ilerliyor ki distopya yazarı ona yetişecek durumda değil. Kanatları Ölü Açıklığında’da “Kanatsız” öyküsünde renkler yasaklanıyordu. Sonra Gezi direnişi zamanı gerçekten rengârenk boyanmış merdivenlerin griye boyandığını gördük. Bu kadar da olmaz, dediğimiz birçok şey oluyor. Distopya yazarı burada işlevsiz kalabilir, Türkiye özelinde söylemiyorum. Dünyada da böyle… O yüzden bunun kurtuluşu distopyaya yeni bir şey katmakla, belki ironiyle olabilir. Bu karanlığı fazla ciddiye alarak ve ona doğru yuvarlanışımızı çıkışsız çözümsüz göstermeyerek… Bir gülmeye bakar. Gülmek dediğim mizah değil, ironi. Bence ironi daha güçlü mizahtan. İktidarın ya da gücü elinde tutanın kurguladığı bir gerçeklik var. Ve biz o gerçekliğe maruz kalıyoruz. Aslında onu aşırı ciddiye aldığınızda, çok yakından baktığınızda, onun saçmalığını ve gülünçlüğünü görebiliriz. Belki distopyada böyle bir çıkış olabilir.

En Eski Yüz’den sonra yazdığım öykülerde de ilginç bir şekilde umut var. Neden ilginç, çünkü bende pek yok. (gülüşmeler) Karanlığa bakış da illaki değişecek, karanlığı deşifre etmenin bir yolu da olabilir karanlığa bakmak.

“Yani bana öyle geliyordu ki acayip bir şey işliyor yazarın kafasında -ki öyle de zaten- ve orada bizim okuduğumuz kitabın yaşam dünyası sayfa sayfa kuruluyor.”

“Kafes” öyküsünün gerçekliğiyle düşünürsek Pelin Buzluk’un, keşke yazarken düşüncelerini görebilseydim, dediği yazarları kimlerdir?

Aslında severek okuduğum birçok yazar için acaba nasıl kuruyorlar diye düşünürüm kendimi bildim bileli. Mesela ortaokulda filandım. Yazın Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti’ni okuyordum. Kitabı bırakamıyordum elimden, gözlerim kanlanmış… Kendi kendime diyordum ki ertesi gün bu kitap yok olsa ve bana deseler ki devamını sen kur… Bu düşünceyle o kadar çaresiz hissediyordum ki kendimi. Yani bana öyle geliyordu ki acayip bir şey işliyor yazarın kafasında -ki öyle de zaten- ve orada bizim okuduğumuz kitabın yaşam dünyası sayfa sayfa kuruluyor. Her bir yeni sayfada kurgu biçimlenmeyi sürdürüyor. Yazar kuruyor ve bize de kurduruyor. Mesela Cortázar için çok düşünmüşümdür. Bunları nasıl kuruyor diye, Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı’nda, Seksek’te… Buzzati için örneğin çok düşünmüşümdür. Genellikle sevdiğim yazarların hepsinde bunu nasıl kuruyorlar diye hep düşündüm. Ama hiç oraya eremedim. Özel hayatlarına bakmak da bize o yolu açmıyor. Çünkü yazılanlar ne kadar otobiyografik özellikler de taşırsa taşısın yine ayırt edilemez oluyor, aslında hepsini yazan yazarın kendisi ama hepsi de kurgu bir yandan. Kendisi yazdığı için tabii ki otobiyografik parçalar olacak ama belki de yetkinlik onların ayıklanamamasında zaten.

Öykülerinin görsel anlatım gücü sayesinde okur öykünün atmosferine giriveriyor. Öykü atmosferinin inşasında nasıl bir çalışma pratiği yatıyor?

Yanımda küçük bir defter oluyor. Ona gün içinde notlar alıyorum. Bazen uykudan uyanıp ses kaydı alıyorum. Genelde sahneler görüyorum. Sözcük ya da bir cümle başlatmıyor. Bazen ifadeyle ya da cümleyle başladığı da oluyor ama genelde sahneler canlanıyor. Söz öbekleri ya da cümleler varsa bile bu sahneleri canlandırmak üzere gelirler. Hani rüyalar 3-4 saniye sürüyormuş derler ya ama biz onları uzun uzun hatırlarız. Öykü kurma düşüncelerim de benzer şekilde gelişiyor. Patlayan sahneleri görüyorum. Sonra onları en iyi nasıl ifade edebilirim sözcüklerle, ona kafa yoruyorum. Özellikle En Eski Yüz’deki öykülerden itibaren olay örgüsü daha önemsiz hale geldi. Bir filmin fragmanı gibi. Fragmandaki parçaları biliyorum. Bazıları kullanılmıyor yazarken. Yani o defterdeki bütün sahneleri tek bir öykünün parçası kılamayabiliyorum. Bazısı gelip oraya eklemleniyor, bazısı uymuyor. Genelde o sahneleri birleştirme hevesi duyduğumda yazmaya başlıyorum. Yazarken de geri plandaki olay örgüsü biçimleniyor.

En son yayımlanan öykün, Sherlock Türkiye’de kitabında, başka öykücülerle beraber Sherlock’un dünyasından ilhamla yazılmış öykülerden oluşan bir derlemede yer alıyor. Bu çalışmayla yolun nasıl kesişti?

İyi bir polisiye okuru olduğumu zannediyorum. Polisiye dizileri, polisiye filmleri çok seviyorum. O türde hiç yazmamıştım ama hep ilgimi çekmiştir. Kitabın tasarımcısı Seval Şahin’le birkaç kez beraber çalışmıştık. Onu da biliyordu, konuşmuştuk. Böyle Sherlock’le ilgili bir kitap projesi varmış, bir yayın dizisinin parçası olarak. Bana böyle bir teklifle geldi. Ben de önce hayır dedim. O da “Kadın yazarlar hep hayır diyor,” dedi. O zaman tamam dedim. Çok basit oldu beni ikna etmek. Hayır deme nedenim şuydu: Benim öykü kurma düşüncelerime çok aykırı geliyordu polisiye. Çünkü polisiyede resmin yüzde yüzünü önceden bilmek gerekiyor. Bir kısmını kapatıp anlatacaksınız. Sonra zeki bir dedektif gelip, görünmeyen kısmını açığa çıkaracak. Ama siz yazar olarak başta hepsini biliyor olmalısınız gibi düşünüyordum. Bir yandan da kendimi zorlayarak önceden yazmadığım türden bir şey yazmaya çalışmak hoşuma gidiyor. Yine benim öyküm oldu. Bir de bir kadın karakter yarattım: Sherlock Ayhan. Ayhan bir kadın… Bu da hoşuma gitti. Ama bizzat Sherlock’un yeni maceraları niteliğinde öyküler yazanlar da olmuş tabii. Toplu kitaplara katılma nedenim hiç yazmayı düşünmediğim bir şeye zorlanmak. Çünkü zorlanmayı seviyorum. Çok tuhaf, sevmiyorum ama seviyorum da. Zor bir şey yapmış olmanın cezbedici bir tarafı oluyor.

“Geri Sayımlı Zamanlarda Yazmak” başlıklı yazında gündelik hayatın sana dayattığı koşulların yapmak istediğin asıl işten seni neredeyse alıkoyduğunu anlatıyorsun. Burada elbette en belirleyici olan şey geçim meselesi. Sence yazarak geçinmek mümkün mü? Geçinmek için yazmak ile istediğini yazarak geçinmek arasında oluşan gerilimi nasıl yönetiyorsun?

Yazarak geçinmek mümkün. Senaryo yazarak geçinilebilir, mesela dizi senaryosu yazarak… O da kurgusal bir metin nihayetinde. Edebi değeri yüksek bir senaryo metni de yazılabilir. Böyle birkaç dizi var. Bu yapılabilir, yapılmaz değil ama öykü yazarak geçinilebileceğini düşünmüyorum. Türkiye'de telif yüzdeleri çok düşük, farklı bandrolle basımlar, baskı adedini yazara farklı söylemeler… Bu gibi şeyler var. Bir de aslında yazdığımızla geçinmememiz aslında yazdığımızı da koruyan bir durum. Çünkü zaten omzumuzun üzerinden bakan bir göz oluyor. Yine kendi gözümüz o. Ben yazarken sürekli omzumun üzerinden bir göz yazdığım şeyi hor görüyor zaten. Bir yandan da okur tarafı var, bastırmaya çalıştığımız. Bu metin böyle ama okurda nasıl bir karşılığı olacak, hangi okurda… gibi. Yok desek de var böyle bir şey. Bunu ne kadar önemseriz, o tartışılır. Bir de öykü yazmakla para kazansak o zaman daha fazla baskı olacak. Çünkü edebiyat karşılığında geçineceğimiz ölçüde para alacağımız bir ürüne dönüştüğü zaman, yayıncının ya da başka aracıların o üründen belli nitelikler bekleme hakkı doğuyor. Bu son söylediklerim yazdıklarıyla geçinemeyen bir yazarın avuntusu olarak da okunabilir aynı zamanda.

Sansür ve otosansür çok konuşulmayan ama varlığını hemen herkesin kabullendiği bir mekanizma. Öncelikle sen kendini bundan koruyabiliyor musun? Bununla ilgili neler söylemek istersin?

Tamamen koruyamıyorum, hayır. Şu anda mesela Kürdistan coğrafyasıyla ilgili hiçbir şey yayınlanmıyor. Yani yazılıyor, yayınlanmıyor. Yayıncılar korkuyor. O zaman yazan kişi de yazdığı basılmayınca, görünür olamayınca başka bir şey yazıyor. Bir nevi otosansüre zorlanmış oluyor. Ya da örneğin iktidarı eleştiren alegorik metinler kurmaktan giderek kaçınabiliriz. Bende de var bu. Yalnızca politik kaygılarla değil ahlaki kaygılarla da otosansür gelişebiliyor. Mesela kadınların erotik metinler yazmaması, kadınların kadın cinselliğini yazmaması… Kadın cinselliğini şimdiye kadar hep erkekler yazmıştır. Kadınlar gönlünce yazamamıştır. Yani aslında üzerine düşünmediğimiz çok fazla otosansür var. Bir kısmı üzerine düşününce aşılabilir hale geliyor. Farkında olunca. Bir kez görmek gerekiyor ki aşalım. Hiç görmediğimiz ta dünyayı algılamaya başladığımız yaşlarda zihnimize işlenmiş otosansürler var. Genel, gündelik yaşamda yerleşik hale gelmiş, sonra bir şey yaratırken oraya yansımış olan sansürler, buna da kültür diyoruz işte. Böyle bir yerleşik otosansür var. Ben bunları kendimde fark ettiğim oranda aşmaya çalışıyorum.

“Bir sanat eserinin miras yoluyla mirasçılara bırakılması bana çok saçma geliyor. Çünkü bir sanat eseri ona gereksinim duyan herkesindir.”

Öykü Günleri'nde kitapları uzunca süredir basılmayan Selçuk Baran'ı konu edindiniz. Yayınevinin yazarın yazdıklarına doğrudan müdahalesi anlamına gelen bu durum için neler söylemek istersin?

Bir sanat eserinin miras yoluyla mirasçılara bırakılması bana çok saçma geliyor. Çünkü bir sanat eseri ona gereksinim duyan herkesindir. Selçuk Baran'ı okuyamıyorum çünkü yayınevi kitaplarını basmıyor; mirasçıları da bu durumla ilgilenmiyor. Neyse ki bizim panelimizden sonra yayınevi yeniden basma kararı almış, bekliyoruz.

Benzer bir yayınevi müdahalesi de, senin, bağlamları birbirinden farklı ilk iki kitabının tek kitap olarak basılmasında var.

Benim durumumda yayınevi benimle konuştu. Ben de ikna oldum. Ama geribildirimlerden sonra düşündüm: İki kitap birbirinden çok farklı. İki kitabı bölen bir ara kapak olmasına rağmen tek ciltte, tek kitap gibi görünüyor. Şimdi olsa böyle bir şeyi istemezdim. Tek ciltte basmak bence güzel bir baskı biçimi değil.

29 Nisan 2017’de 689 sayılı KHK ile Enerji Bakanlığındaki mühendislik görevinden hukuksuz bir şekilde ihraç edildin. Birçok insanı çıkışsızlığa mahkûm eden sürecin yazarlığın üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

İhraç edildiğimden beri sabit bir işim yok. Yani birçok insanın zaten iş güvencesi yok ama KHK’lı insanlara işverenler biraz daha geniş davranıyorlar. Bir kere sigortasız çalışıyorum. Başka çalışanlar zam alırken bana zam yapılmıyor, yemek parası ödenmiyor. Her an işten çıkarılabileceğim hissettiriliyor. Sürekli bir iş kaybetme kaygısı var. Sürekli başka bir plan, başka bir seçenek geliştirme ihtiyacı duyuyorum, “Bu işi aniden kaybedersem ne yaparım” düşüncesi işliyor zihnimde. Birkaç işte birden çalıştığım için zamanım kalmıyor. Zamanım olduğunda da kurgulara kendimi bırakacak, düş kuracak bir enerjimin ve minimal bir rahatlığın olması lazım. Hiçbir zaman berrak bir zihinle öykü yazmaya yönelemiyorum. İhraç edildikten sonra bu nedenlerle çok az öykü yazabildim. Hep şunu düşünüyorum: “Ben bu öyküyü yazacağıma, şuradan şu parayı kazanırım. Şu işi her an kaybedebilirim. Kenarda birkaç ayı atlatacağım bir param olsun.” Çünkü ev kredisi ödüyorum, yalnız anneyim, çocuğa bakıyorum. Tüm bunların öykü yazmakla doğrudan ilgisi var aslında. KHK ile ilgili OHAL komisyonuna dilekçe verdim. İç hukuk yolu başlamadan önce komisyondan dilekçeye bir cevap almak zorundayız. İki yılı geçti, henüz dilekçeme bir cevap verilmedi. Ara sıra kontrol ediyorum. Başvurunun incelenmesi devam ediyor notu var. Kabul cevabı gelirse tazminat alıp işe döneceğim. Ret cevabı gelirse, idare mahkemesi, Danıştay, Anayasa Mahkemesi… Silsileyle iç hukuk yolu tüketildikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi... Komisyon, sanırım Şubat 2020’de çalışmasını tamamlamak zorunda. Ama bu hızla devam ederse ek süre isteyecek gibi görünüyor. Benden sonraki KHK’larla ihraç edilmiş insanlardan dönenler oldu. KHK sırasına göre de ilerlemiyor bu iş. Nasıl ilerlediğini bilemiyorum. Aynı KHK’yla aynı iş yerinden birlikte ihraç edildiğimiz muhalif arkadaşlardan işe dönen oldu. Zaman da geçti üstünden. Süreç nasıl ilerliyor hiçbir fikrim yok. Sadece bekliyorum.

Verdiğin yanıtlar için teşekkür ederiz. Bir an önce özgürce yazmana olanak sağlayacak koşullara kavuşmanı diliyoruz.

Ben de bu özgün sorular için size teşekkür ederim.