Simirna Kızılı: Mondros sonrası işgal altındaki İzmir ve bir cinayeti aydınlatmaya çalışan Sovyet ajanı

Pazar söyleşilerinde bu haftanın konuğu polisiye yazarı Suphi Varım oldu. Varım'la Mondros Mütarekesi sonrası İzmir'ini ve İzmir'deki bir cinayeti aydınlatmaya çalışan Sovyet dedektifin hikayesini anlattığı "Simirna Kızılı" üzerinden polisiyeye dair genişçe bir söyleşi yaptık.
Fotoğraflar: Diren Düzgün
Serdar Nazım Yüce
Pazar, 19 Haziran 2016 10:52

Polisiye yazarı kendi deyimiyle de "Memur-yazar" Suphi Varım'la yeni kitabı "Simirna Kızılı"ndan yola çıkarak Türkiye'de polisiyenin durumu, polisiye dizilerini ve polisiye yazarlığını konuştuk. 

Atalay Filiz olayıyla tekrar gündeme gelen "Seri katil" tartışmalarını ve Türkiye'deki polisiye olayları masaya yatırdık. 

Kara Roman geleneğinden örnekleriyle bahsettik. Suphi Varım'dan "Polisiye nasıl okunur" konusunda tüyolar aldık. Tüm bunlardan bahsederken aralarda Suphi Varım'ın çocukluk ve gençlik yıllarına, emekliliğine, emeklilikle beraber başladığı yazarlık serüvenine kısa dokunuşlar girdik. 

Suphi Varım'ın "Bu roman çok hoşuma gitti" dediği son kitabı "Simirna Kızılı" Mondros Mütarekesi sonrası İzmir'ini anlatıyor. İşgal kuvvetleri altında inleyen İzmir'de bir Rus dedektifini, aydınlatmaya çalıştığı bir cinayeti konu alıyor "Simirna Kızılı". Suphi Varım'ın bu eseri de diğerleri gibi Labirent Yayınları'ndan çıktı.

Suphi Varım'la yaptığımız söyleşiyi okurlarımıza sunuyoruz:


Ekonomi doktoru olduğunuzu, çeşitli kuruluşlarda danışman ve yönetici pozisyonlarında çalıştığınızı biliyorum. Emekli olduktan sonra polisiyede eserler verdiniz. ‘Nereden esti bu polisiye aşkı?’ diye başlayalım.
Polisiyeyi severim. Çocukluğumdan, ilk gençliğimden beri de okurum. Böyle bir düşüncem hep vardı. Doktoram iktisat tarihi üzerine. Dolayısıyla tarih okumayı da çok severim. Dedim ki, emekliliğimi değerlendirmek adına tarihi polisiye yazayım, öyle başladı.

Aslında biraz denediniz?
Tabii, deneyerek. Aslında, 2-3 romanda kalırım, diyordum ama öyle olmadı (Gülüşmeler). Tarihe farklı bir bakış açısı getiririm demiştim ama romanlar tutunca devam ettim. Şu anda tamamen bu işle uğraşıyorum.

'EMEKLİ OLDUM, DAHA ÇOK ÇALIŞIYORUM'

Emekli değilsiniz yani?
Elbette değilim, daha çok çalışıyorum. Roman yazılmasıyla sınırlı bir şey değil. Tarihi romanlar yazdığım için yoğun bir araştırmaya girmem gerekiyor her seferinde. Kitap incelemeniz, fotoğraf, kartpostal incelemeniz, mekanlar  hala duruyorsa oraları gözlemlemeniz gerekiyor.

Sizin efemeraya da yoğun bir merakınız var, roman hazırlığında yardımcı oluyordur bu merakınız…
Evet, eskiye meraklıyımdır. Eski plak koleksiyonum, eski pul koleksiyonum var. Polisiye roman koleksiyonu da yapardım bir zamanlar ama durdu o. Diğerleri de kaldı öylece. Arada döner bakarım onlara, duruyorlar hala.

Çocukluğunuz İzmir’de geçmiş. Bu birçok kitabınıza ilham olmuş gibi, hep İzmir’de geçiyor olaylar. Çocukluğunuz çok mu hareketliydi? Nasıl geçti…
Çocukluğumda İzmir daha betonlaşmamıştı. Biz mahalle aralarında veya boş arazilerde koşuşturarak, hayal ürünü hikayeler kurgulayarak, macera öyküleri yazarak geçirdik çocukluğumuzu. Apartmanlara tıkılı değildik yani. Macera romanları okurduk, çizgi romanlar okurduk. Onları da arsalarda canlandırırdık. Metruk evler vardı, onlara girerdik sırf macera olsun diye. Böyle keyifli bir çocukluk geçirdim.

Değişti. Her yer betonlaştı. Taşındık sonra. Biz de betonların dünyasına katıldık böylece.

'TANIK OLDUĞUM EN BÜYÜK SUÇ'

Tanık olduğunuz en büyük suç neydi? Aslında ilhamın, polisiye merakının nereden geldiğini eşeliyorum…
Eve hırsız girdi bir keresinde, hem de biz salonda otururken. Sonradan gördük tabii. Biz duruma ayılana kadar adam çıktı gitti. En büyüğü budur (gülüşmeler).

KARA ROMAN GELENEĞİ

Polisiye deyince insanların aklına yabancı yazarlar geliyor, Agatha Christie, Conan Doyle gibi… Aslında pek de bu çoğaltılamıyor isimler Türkiye’de. Bunun nedeni ne sizce, Türkiye’de polisiye merakı yok mu? Havanda su mu dövüyorsunuz yoksa?
Türkiye’de polisiyenin Osmanlı’nın son dönemine kadar giden bir geçmişi var. İlk polisiye romanımız Ahmet Mithat Efendi’nin “Esrar-ı Cinayat” isimli eseri. Conan Doyle’un Sherlock Holmes”undan çok daha önce kaleme alınmış bir eser bu. Tabii, yine o dönemde ve cumhuriyetin ilk yıllarında yazılan birçok polisiye var. Bu alanda önemli yazarlarımız da var. Fakat Türkiye’de polisiye Türk yazarlarının yapıtları itibariyle, 90’lı yılların başlarına kadar pek popüler olamıyor. Ağırlıklı olarak Agatha Christie ve Conan Doyle’un kitapları, gerektiğinde çizgi romanlaştırılarak, sonraki yıllarda da “bestseller” dediğimiz casusluk, gizem ve gerilim romanları bir hayli revaçta. Neden polisiye Türkiye’de batıda olduğu gibi popülerleşmiyor? Polisiye popüler kültürün unsuru olduğu için pek hoş bakılmıyor diye düşünüyorum. Edebiyattan pek saymayanlar da var mesela ama klasik bir ifadeyle polisiye, toplumsal altyapı da kullandıysa iyi polisiyedir. Polisiyede çok enteresan temalar var. Yani olayı sadece Agatha Christie maceraları tarzında düşünmemek gerekir. Örneğin Amerikan polisiyesinin kara roman geleneğinde Dashiell Hammett, Raymond Chandler gibi yazarlar Amerikan kapitalizminin eşitsiz gelişimini çok iyi yansıtırlar. Çok enteresandır, Hammett’ın “İnce Adam” romanında bir maden sahibi, grevci işçilerden kurtulmak için paralı askerlerden, polislerden destek alır. Sonuçta paralı zorbalar madencilerin sahip olduğu kasabayı ele geçirirler. Bu tür alegorik yapılanmalar vardır. Fransız kara roman geleneğinde Leo Malet gibi önemli yazarlar vardır, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında Fransız kapitalizminin durumunu yansıtır. Bunlar da enteresan temalardır. Mesela Leo Malet’in “Kara Üçleme” serisindeki bir romanda soyguncular maden işçilerine yardım etmek için soygun yaparlar.

Tabii bunlar Türkiye’ye çok geç girdi. Okuyucu da “bunlar popüler kültür ürünü” dedi. Bir yandan da çevirisi yapılmış yazarların hikayeleri de hep aynı tarzda. Dolayısıyla fazla takip edilmiyor.

'KARA ROMANI CAZİP KILAN...'

Kara roman tarzında gerilim düzeyi düşüktür ama bu türdeki romanları cazip kılan, olayın arkaplanındaki sosyo-ekonomik yapı, sınıf çelişkileri, altyapı-üstyapı ilişkileri ve bunların insanları nasıl suça yönelttiğidir. Birçok okuyucuya sıkıcı gelebilir. Günümüz açısından değerlendirirseniz, bu seri katiller üzerine, cinsel suçlar üzerine yazılmış polisiyeler pek revaçta. E orada vahşi cinayetler, binbir macera, kanlı olay yaşayarak suçlunun peşine takılan dedektifler var. Bunların gerilim düzeyi yüksek, ayrıca fazla kafa yormuyor. Okuyucu bunun peşine takılabiliyor ama Hammett, Malet, Chandler gibi yazarların polisiyelerini iyi okuyabilmek, bundan haz alabilmek için karakter analizlerini iyi yapmanız gerekiyor, bunları suça yönelten nedenleri değerlendirmeniz gerekiyor. Bu isimlerde çokça düşünmek gerekiyor ki romanlarından tat alabilesiniz. Bu tür romanlarda sonuç önemli değildir ama diğer romanlarda “Katil kim” sorusu değerlidir. Önemli olan, “Haa biz bu kitabı okuduk, katil de buymuş. Tahmin edebildik mi, edemedik mi”… Kara roman tarzı romanlarda ise kurgu her zaman daha önemlidir, suç ya da suçlu ikinci plandadır.

Mekan ve zamanın sizin kitaplarınızda bu kadar öne çıkmasının nedeni de bu, değil mi?
Evet evet. Ben mekanları, tarihi olayları, altyapı-üstyapı ilişkilerini kullanmayı, ön planda tutmayı tercih ediyorum.

'SUÇLUYU YAKALAMAK ÖNEMLİ DEĞİL'

Buradan yola çıkarsak, Suphi Varım’ın son kitabı “Simirna Kızılı” nasıl okunur? Yani okurken nelere odaklanmak gerekir?
Bir kere sabır gerekiyor. Çünkü şimdiye kadar yazdığım bütün romanlarda –ki 7 roman oldu- olayların geçtiği dönemin mekânsal betimlemeleri, karakter tarifleri, giyimler-kuşamlar, o dönemdeki ekonomik, siyasi veya toplumsal olayları, kültürel gelişmeler detaylı olarak anlattım. Suç ve suçlu ilişkisi bu betimlemeye yedirilir, deyim yerindeyse. Benim romanlarda “Suçlu kim”, “Nasıl yakalanacak”tan ziyade dönemin tarihsel koşulları önemlidir. Özellikle onun üzerinde duruyorum. Birçok romanımda, hani bazı yazarlarda vardır ya “Efendim, suçluyu gizleyelim, sonra sürpriz olsun” yoktur. Örneğin “Simirna Kızılı”nda hiç öyle suçluyu gizlemek için çaba sarfetmedim. Suçlunun suçlu olduğunu okuyucuya veren ipuçları romanın içinde. Bunu takip eden, suçluyu kitabın bir kısmından sonra yakalar diye düşünüyorum. Yakalamak da önemli değil çünkü orada vurgulamak istediğim Mondros Mütarekesi sonrasında emperyalist güçler arasındaki çatışmadır, işbirlikçilerin durumudur, din adamlarının durumudur.

Anna Seghers, “St. Barbaralı Balıkçıların İsyanı” kitabının önsözünde mealen “hiç öyle tasalanmayın, daha zaten üçüncü sayfadan isyanın bastırıldığını söyleyeceğim. Sonra  geri döneceğiz. Meselemiz o değil çünkü” diyor mesela. Sizin anlattıklarınız bunu aklıma getirdi. Sanırım bu sosyalistlerin tarzı…
Tabii kesinlikle. Georges Simenon’dan örnek vereyim… Simenon’un birçok romanı, katilin gizlendiği bir ortamda geçmez. Birçok yapıtında suçlu, romanın başında bellidir zaten ama o romanları cazip kılan İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’sındaki sınıf ilişkileri, küçük burjuva fırsatçılıkları, kapitalist olmaya çalışanlar; bunların dünyası. Karakterine bakın (Birçok yapıtında Komiser Maigret’tir) sıradan bir komiserdir, hiçbir olağanüstü niteliği yoktur, kanıtlara çok basit şekilde ulaşır. Suçluya bakarsınız, yine olağanüstü bir durumu yoktur, kendince fırsatçılıkları olan, sınıf atlamaya çalışan, bunun için de suça yönelmiş sıradan bir vatandaştır. Her şey olağan akışında gider.

BEHZAT Ç. VE DİĞER POLİSİYE DİZİLER

Bir de dizileri var bu polisiyenin. Mesela Emrah Serbes’in tanınmasının nedeni olan Behzat Ç. Polisiye kitaplarının ekrana uyarlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yerli polisiye seyretmiyorum. Süresi çok uzun çünkü, oturacaksın akşam reklamlardan delirerek 3 saat dizi seyredeceksin. Emrah Serbes’in romanlarını okudum, Behzat Ç. Filmlerini de izledim, televizyon dizisinin de 2-3 bölümünü seyretmişimdir.

Televizyonda başka polisiyeler de var. Mesela TRT’de gösterilen Osmanlı polisiyesi...

OSMANLI POLİSİYESİ: UCUZ POPÜLİZM

“Filinta” galiba?
Evet “Filinta”. Onun da ilk bölümünü izlemiştim. Mekan, giyim tarzı, karşılıklı diyaloglar itibariyle hiç gerçekçi gelmedi. Neye istinaden söylüyorum bunu? Çünkü kendi romanlarımda da tarihi arkaplan olduğu için bununla ilgili araştırmalar yapıyorum. Saç tipine kadar, bir jön edasıyla… Ucuz popülizm. Bizim çocukluğumuzda tarihi filmler vardı, oradaki oyuncu –isim falan da vermeyeyim- bütün filmlerini aynı saç modeliyle oynardı; uzun favoriler, saç ortadan ayrılmış briyantinle. Osmanlı’da böyle bir şey mi vardı? Bunlar ucuz kültür, hatta kültür bile dememek lazım aslında.

Bu anlamda “Behzat Ç.” biraz farklı bir yerde değil mi?
Tabii canım. Behzat Ç. roman olarak da, film olarak da çok daha gerçekçidir. Ufak dozda da olsa bir sistem eleştirisi barındırır. İnsanlar bununla birlikte, dizi hali bile olsa polisiyeye biraz daha aşina hale geldiler ama kişisel düşüncem, bu süreç Türkiye’de “Behzat Ç.” ile başlayıp yine onunla sona ermiştir. Var işte bir tane daha, yıllardır oynuyor, neydi ismi?

“Arka Sokaklar” mı, bin 500 bölümdür oynuyor sanırım?
Evet, herhalde seyircisi de var. Ben 1-2 bölümünü izlemiştim ama cazip gelecek gibi bir şey değildi polisiye namına.

'ATALAY FİLİZ' OLAYI ÜZERİNE

Atalay Filiz ismi geçtiğimiz haftalarda ülke gündemine oturdu. Kimisi seri katil dedi, kimisi sadece psikopat. Siz nasıl okudunuz bu süreci?
Maksat, liselilerin direnişini bastıralım. Ne ilgisi var, adam seri katil falan değil; resmen psikopat bir suçlu yani. Seri katil olmak için cinayetin iyi planlanması gerek, önceden planlanması, benzer yöntemler kullanılması, kurbanların benzer özellikleri taşıması lazım. Bunun birçok gerekçesi olması lazım seri katil diyebilmek için. Burada böyle bir şey yok ki. Liseli direnişini gündemine denk geldi, selfieler çekildi vesaire.

Bizde neden polisiye fazla yazılmıyor ya da değişik eserler çıkmıyor? Adamın asabı bozuluyor, gidip birini öldürüyor –mesela eşini- polisler adamı olaydan 2 saat sonra kahvehanede marifetini anlatırken buluyor. Adam yargılanıyor ve hapse giriyor, hapiste koğuş ağası yapıyorlar “Namusunu temizledi” diye. Böyle bir gerçeklik var. Nasıl çıkacak bu şartlarda polisiye?

Basındakilere diyorum ki “Pek meraklısınız Amerikan popüler kültürüne. Hiç mi okumadınız Amerikan polisiyesi?” Seri katillerle, suçlu profilleriyle dolu; hiç mi okumadınız…

Peki, diğer tarafından bir seri katil yaratmaya neden bu kadar açız?
Bizim medya devamlı malzeme arar. Böyle de bir malzeme çıktı. Adama katil deseler tirajlarında pek oynama olmayacaktı. “Seri katil” dediler –ki bu adam hakkında daha ne hikayeler çıkar- birkaç gazete ve portal dışında hep üstüne atladılar bunun.

BU KADAR POLİSİYE OLAY İÇİNDE POLİSİYE OKUNUR MU?

Türkiye düzenli olarak bir şiddetin, kaosun içerisinde. Aslında polisiye malzemesi çok ülkede.
Atalay Filiz bunun çok küçük bir örneği. Bu ülkede neler neler oldu da havuz medyasının sesi çıkmadı. Şimdi buldular sıradan bir katili, “seri katil” diye manşetlere yerleştirdiler.

Polisiye eserler yetişebilir mi-yetebilir mi bu ülkeye? Yani doyurur mu bu tür vakalara alışmış okuru?
Bilmiyorum, doyuyor mu doymuyor mu ama bazı polisiyeciler yazıyorlar ve iyi de satıyorlar. Ben oralara girmiyorum ama şiddet dünyası, burası böyle. Belki okur “Bir de bunu kitapta okuyalım” diyordur.

Tekrar size dönelim. Polisiye yazmaktaki amaçlarınız ne? Örneğin polisiyeyle siyasetin arasında güçlü bir bağ kurduğunuzu görüyoruz. Sizin polisiye anlayışınız bunun neresinde duruyor?
Dediğim gibi, tarih okumaya çok meraklıyımdır. Okurken bir dönem ilgimi çekiyor ve “bu dönem hakkında polisiye yazayım ben” diyorum. Sonra daha detaylı araştırıyorum o dönemi. Araştırırken yavaş yavaş konu, karakterler oluşuyor. Araştırma derinleştikçe, tarihi altyapıyı nasıl kullanırım, bunun üzerine nasıl düşsel bir öykü yazarım; bu üç aşağı beş yukarı belirleniyor. Sonrasında kısa bir özet yapıp romanı yazmaya başlıyorum. İkinci olarak da, o tarihi yapıyı her dönemin koşullarına göre kullanıyorum. Örneğin, “Düello” romanımda Alman ve Amerikalı silah şirketleri arasındaki rekabet var, suçu nasıl şekillendirdiğini ortaya koyar. Diğer bir romanımda dinin insanları suça nasıl yönelttiği vardır. Bunu (Simirna Kızılı) söylemeyeceğim, sürpriz olsun… Şimdiye kadar en yoğun siyasi altyapıyı Simirna Kızılı’nda kullandım.

'BU ADAM NASIL MARKSİST OLDU'

Son olarak Simirna Kızılı’yla okuyucunun karşısındasınız. Yine İzmir’de geçiyor. Kapağı bile yeterince kitabı merak etmeme neden olmuştu. İzmir saat kulesinin tepesinde kızıl yıldız, etrafına da orak-çekiçli bir bayrak sarılı. İzmir işgal altında, işgalciler şehirde cirit atıyor… Tarih kitabı mı polisiye mi bilim kurgu mu ilk bakışta anlaşılamıyor sanki.
Diğer romanlarıma nazaran daha katlı oldu Simirna Kızılı. Şu bakımdan… Birincisi Mondros Mütarekesi sonrası İzmir’in durumu, emperyalistler arasındaki rekabet. İkincisi, Türklerin durumu. Üçüncüsü, dedektif Sergey Andrev 1917 Devrimi’ne katılmış biri. Dedektifin yaşamından, Sovyet Devrimi’nden kesitler var kitapta. O kesitleri de anlatırken biraz diyalektik yaklaşıp “Bu karakter nasıl yetişti” ve “Devrimci tarafı nasıl gelişti” sorularını yanıtlamaya çalıştım. Bu roman birkaç katmanlı bir roman oldu. Bu adam nasıl Marksist oldu, nasıl devrimci oldu, devrim sırasında neler yaşadı?

Geri dönüşler halinde…
Evet, geri dönüşler halinde veriliyor. Diğer romanlarımda İngiliz, Fransız ya da Rum dedektif vardır; geçmişleri üzerinde pek durmamıştım ama bunda özellikle durdum.

'EN ÇOK BUNU SEVDİM'

Simirna Kızılı'yla ilgili ilk tepkiler nasıl?
Çok olumlu. Stokta da çok az kalmış, yayınevinden duyduğuma göre. Yeni bir baskı yapacak gibi görünüyor. Ben memnunum durumdan. Şöyle söyleyeyim, şimdiye kadar en çok bunu sevdim ben. Bu roman çok hoşuma gitti. Yazarken çok nüfuz edebildim. Dediğim gibi, çok katmanlı bir anlatımı olduğu için daha da keyif verdi. Dikkatli okuyucu görecektir, Simirna Kızılı’nın içinde günümüze göndermeler de vardır.

Bu arada, bu dedektifi işlemeye devam edeceğim. Niyetim Sergey Kirov ve Troçki olaylarına da el atmak.

'TROKÇİ'NİN BÜYÜKADA SEFASINI YAZACAĞIM'

Niyet mi yoksa başladınız mı çalışmalara?
Yok daha başlamadı. Sergey Andrev’in (Simirna Kızılı’nın dedektifi) 1920 İstanbul’unda geçen bir serüvenine hazırlanıyorum. Fakat bu sefer katil yok, dedektifimiz bir muhbirin peşinde. Moda olduğu için günümüzde muhbir konusundan yola çıkayım dedim. Üçüncü romanda da, Troçki hazretlerinin Büyükada sefası vardır malum; ona bir el atayım diyorum. Tabii bu 2018’e artık. Dedektifimiz biraz yaşlanmış olacak ama elden ayaktan düşmüş sayılmaz. Tecrübeli, sustalısını biraz daha az kullanan, daha çok kafasını çalıştıran biri olacak. Zaten karşısında Troçki var, ne olacak yani.

'TEORİSYEN ÇIKACAĞIM BU GİDİŞLE'

Bir de 221B (dergi) deneyiminiz var. Polisiye romanlar yazıyorsunuz ama burada polisiyenin ruhuna, teorisine ve tarihine dair yazılarınızla karşılaşıyoruz.
Vallahi teorisyen çıkacağım bu gidişle (gülüşmeler).

Sanki bir açığı doldurmaya çabalıyorsunuz, ben böyle okuyorum. Doğru mu?
Hüseyin (Çukur – Labirent Yayınları Genel Yayın Yönetmeni) “Abi böyle bir dergi çıkartıyoruz. Kara Roman tarzıyla geleneksel polisiye arasındaki farklarla ilgili bir yazı yazabilir misin bize” dedi. Ben de ne yapayım diye düşündüm, bu konuyu Marksizm açısından analiz etmekte karar kıldım. İlk sayıdaki (Ocak-Şubat 2016 sayısı) makale bu çerçevede ortaya çıktı. Aslında şöyle bir şey de var, benim bir yıldır yaptığım araştırma var; “Polisiye romanın ekonomi-politiği” başlıklı. 70 sayfa kadar yazdım ama zor gidiyor. Çok araştırma yapmak gerekiyor, Marksist klasiklere tekrardan bakmak, Lenin okumak, Stalin okumak gerekiyor. Diğer yandan, eskiden okuduğum polisiye romanları tekrar gözden geçirmem gerekiyor. Bu bitene kadar, 221B makalelerini bu açıdan yazayım dedim. Son sayısında da (Temmuz-Ağustos sayısı) emperyalizm açısından casusluk romanlarını inceliyorum. Marx’dan, Lenin’den ele alıp Stalin’le casusluk romanlarını, soğuk savaşı, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemi inceleyen bir makale oldu bu. Burayı ayrı bir çalışma alanı olarak görüyorum. Ernest Mandel’in “Hoş Cinayet” diye bir bilimsel araştırması vardır, polisiye romanı inceler orada. Onu, daha yoğun bir Marksizm ile daha bilimsel bir araştırma yaparak kurgulama peşindeyim ama dediğim gibi, ağır gidiyor. Yolumuz uzun nasılsa, yolumuz uzun.

'KENDİME MEMUR-YAZAR DERİM'

Yazmak size ne kattı? Çok önemli noktalarda değiştiğinizi düşünüyor musunuz?
Yok canım. Ne kattı diyelim… Hayatımı falan değiştirmedi. Zaten düşündüğüm şeyler üzerine yazdım. Ne olmuştur… Belki şöyle olmuştur; yazmak kolay bir iş değil biliyorsun, sinirlerim bozulmuştur mesela. Bir şeyi istediğim gibi yazamamışımdır, asabım bozulmuş; kahve üstüne kahve, sigara üstüne sigara gitmiştir. Bir kitabım çıktığında duyduğum keyif olabilir. Olayın başka tarafları da var. Hem polisiyenin ekonomi-politiği araştırmam için, hem de romanlar için okuduğum, yeniden ele aldığım Marksist klasikler değerlidir. Diyorum ya bu gidişle polisiye teorisyeni olacağım, hiç belli olmaz Marksist teorisyen bile olabilirim, böyle giderse (Gülüşmeler). Şaka bir yana, bunları yeniden hatırlamak, dünyayı daha iyi anlamak; çok yönlü etkileri oluyor bu araştırmaların. Sürekli okuyunca yeni yöntemler buluyorsun, “keşke” diyorsun “Bunu da şu romanımda kullansaymışım”. Bu kafanda, sürekli seni dürtükleyen bir şey haline geliyor.

Kendi kendime memur yazar derim. Sabah 9’da başlarım çalışmaya, akşam 5’te bitiririm.

Bu kadar düzenli mi gerçekten?
Tabii… Arkadaşımın ofisi var, orada çalışırım. Diyorum ya, memur yazar olduğum için akşamları evde çalışmam. Cumartesi-Pazar çalışmam. Eve iş götürmem, evde yalnızca kitap okurum. Bu mesai saatlerine, roman için hazırlıklar da dahil. Saat 17 olduğunda, bilgisayarda bir şeyler yapıyorsam bilgisayar kapanır, mekan dolaşıyorsam mekan sefası biter; bu böyle düzenlidir. Roman yazmak düzenli ve disiplinli çalışmayı gerektiriyor çünkü.

Simirna Kızılı’nı yazarken tonla Rus filmi seyrettim. Bu da mesaiden, mesainin farklı bir boyutu. Ben 17’de çalışmayı bırakmasam ne okumaya zaman kalacak, ne de siyah-beyaz filmleri seyretmeye. Günde 100 sayfa okumazsam rahat edemem. 11-12 yaşından beri okuyorum, o da bir alışkanlık olmuş artık.

Sabahları kaçta kalkıyorsunuz, o da nettir herhalde?
Evet, net. 7’de kalkarım. Kalkıp kahvaltımı hazırlıyorum, kahvemi demliyorum. Evdekilere kahvaltı hazırlıyorum. Sabah kalkınca ilk işim soL Portal’a bakmak. Bu kahvaltıdan sonra kahve-sigara keyfi yaparken oluyor genelde. Makalelere de bakarım şöyle bir ama onları okumayı akşama bırakırım.