Sayfa yolu
Renan Bilek: 'Ben komiği çelişkilerden çıkartırım!'
Yayın Tarihi: 16.04.2012 , 23:19 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:32
Cansu Fırıncı: Öncelikle “Aramızda Kalsın” isimli tek kişilik gösterinden başlayalım dilersen. Renan Bilek’in ilk tek kişilik gösterisi “Aramızda Kalsın” mı, yoksa daha önce de bu tarz bir çalışman oldu mu?
Renan Bilek: Var var. İlk çalışma 1996 yılında, 16 yıl önce. Engin Yörükoğlu, rahmetli, Moğollar’ın davulcusu Jazz Stop diye bir yer açmıştı Beyoğlu’nda. Hem müzik yapılacak, hem de kabare gibi müzikli tiyatro oyunlarının, gösterilerin de yapılacağı küçük bir yer vardı hayalinde. Öncesinde insanların gelip bir şeyler de atıştıracağı bir kafe. Her akşam bir etkinlik oluyordu. Engin Yörükoğlu kendisi çalıyordu, bir grubu vardı. Metin Zakoğlu, 'Bir Delinin Hatıra Defteri’ni oynuyordu. Bana da “Hadi sen de tek kişilik bir gösteri yapacaksın” dedi. Ben tiyatro kökenli olduğum için böyle bir şeye alışık değilim, “ne yapacağım” demeye kalmadan tarih verdi. Verdiği tarihle konuştuğumuz gün arasında 20 gün vardı. Bu süre içerisinde bir şey hazırlayıp çıkmam gerekiyordu. O zaman işte böyle yine müzikli, arada şarkılar söylediğim bir “şey” yaptım. “Şey” diyorum çünkü bir tiyatro değil o, stand-up da pek değil, meddah da değil, hepsinin özelliklerinden parçalar taşıyan bir şey. Ben özellikle bu yüzden tek kişilik gösteri diyorum.
O zamanlar, 96 senesi, ‘Susurluk’ zamanıydı. Bir Laf Etmeli isimli bir gösteriydi. Ve şunu fark ettim, neler anlatabilirim diye düşünüyordum, çevremizde olan olaylar, gazetelerde gördüklerimiz, etrafımızda dönenler, insanların gördükleri, tepkileri üzerine konuşurken, ben parça parça anlatıyorum, bütününde hazırlarken aslında alttan alta dramaturgisini kurmuşum. Tiyatro kökenli olmamdan kaynaklı, söylediğimin arkasından ne gelir, nereye gider diye düşünürken kurduğun yapı bir format çıkartıyor. Orada kahraman arayışı, kahramana ihtiyaç duymak, hep kahramanlara sallamak gibi bir konu açıldı önümde. Dolayısıyla yapı bunun üzerine kuruldu daha sonra.
İlk kez tecrübe ettiğinde tek kişilik gösteriyi insanların katkısına açık bir tarzı mı yeğlemiştin yine, yoksa anlatacak çok önemli şeylerin vardı ve insanlar dinlemeye mi geliyordu?
O zaman da seyirciyle iletişim kuruyordum. İnteraktif kelimesini ben çok sevmiyorum ama oysa onun tanımı, evet seyirciyle muhabbeti seviyorum, onu anlatının içine katmayı seviyorum ama tiyatro kökenimiz de öyle aslına bakarsan, seyirciyle birlikte bir şeyleri örmek hoşuma gidiyor açıkçası. Ama sonuçta kanava zaten belli, onlar sadece fikir belirtebiliyorlar zaman zaman yoksa oyunun gidişatını seyirci belirlemiyor. Tiyatro sporu gibi doğaçlama bir oyun değil benimkisi sadece arada sohbete dönüşebiliyor seyirciyle. Daha önce de böyleydi bu, sahneye birilerini alıp sahne gerçekleştirdiğim oluyordu, “hadi sen şimdi şusun ben de buyum, oynayalım,” diye epizotlar vardı, şimdi de var.
Sanki o zamanlar, nasıl diyeyim, daha politik bir kitle vardı. Politikten kastım şu hayata karşı düşünceleri net, duruşu belli, tarafı belli, yorumu olan insanlardı. Sanki şimdi kafalar daha karışık, 16 yıl önce yaptığım salon 80-90 kişilik bir yerdi. 30- 40 kişi ile başlamıştım bir iki hafta içinde 80-90 kişi toplamaya başlamıştık. Her hafta bu kadar insan bulmak zor olmuyordu İstanbul’da o dönemde, bence şimdi aynı işi o tarz bir yerde yapmaya kalksam o kadar insanı her hafta toplamak zor olacak. Ama o döneme göre daha büyük, kalabalık salonlarda oynuyorum şimdi, 400-500 kişilik salonlarda oynuyorum. Biraz da televizyonun etkisiyle başka bir konumda başlamış oldum.
Yine tek kişilik gösteri yine ben anlatmak istediklerimi anlatıyorum ama burada başka bir şey var: Şimdi daha büyük kitlelerle buluşuyorum, genellikle televizyondan tanıyıp geliyorlar. Ben hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, 25 senelik çalışmanın bir anda çıkmadığını dolayısıyla alt yapısında başka şeyler olduğunu anlatarak başlıyorum. Bir televizyon karakteri için gelmiş olsa da seyirci oradan Renan Bilek ile ayrılmış oluyor, “Bir dahaki Renan Bilek gösterisinde buluşmak üzere,” ayrılmış oluyor. Zaten istediğim de buydu. Çünkü öteki türlüsü sadece suya yazı yazmak, ayakları havada kalıyor. Ama bizim de bir biçimde insanlara ulaşmamız lazım. En azından evden çıkanlara!
Çünkü şu önemli bir yanılgı: Sadece televizyon seyreden gidip yine televizyon seyrediyor, bense televizyon seyretmesine rağmen onun başından kalkıp, sinemaya, tiyatroya gidenlerle buluşmaya çalışıyorum. Sanırım bu konuda artık doğru adımları atmaya başladık. Daha geniş bir yelpazede, kafası karışık bir kitle ile buluşuyoruz. Onlarla hiç değilse bazı konularda tartışıp, uzlaşıp eğlenceli bir zaman dilimini paylaşabiliyoruz.
“Televizyon izleyen sadece televizyon izliyor, onun başından kalkmıyor”, dedin. Senin gösterinin tanıtımındaysa dizide oynadığın Süleyman karakterini çok çağrıştıran bir görsel var. Eğer durum buysa, bu tutumunda bir çelişki yok mu?
Hayır, bir çelişki yok. Süleyman takım elbise giyiyor, ben de takım elbiseli fotoğraf çektirdim. Ama 16 sene evvel de gömlek, yelek, pantolon giyiyordum. Bugünse bunların üzerine sadece bir ceket ve kravat eklendi. Onları da oyunun hemen başında çıkartıp atıyorum zaten. İşte siyah tişört, siyah şalvar, budur stand-up kıyafeti diye bir şey yok benim için.
Bu kıyafeti şu yüzden kullanmak zorunda kaldım: İstanbul’un dışına çıktığınız anda isimden ziyade cisim biliniyor. Çok güzel bir oyun hazırlarsın, afiş yaptırırsın ama afişe bir sürü oyuncunun fotoğrafını koyarsın, insanlar bakarlar ve “Şu geliyormuş, bu geliyormuş,” derler. İsimle çok ilgilenmezler. Dolayısıyla biz de fotoğraf koyduk afişe. Yoksa “Kim lan bu” olacaktı, şimdi “Ha, bu o” diyorlar. Şunun önüne geçemiyorsun zaten Anadolu’da, organizatör el ilanı bastırmış mesele “Öyle Bir Geçer Zamanki’nin Süleyman’ı Geliyor,” diye Süleyman gelmiyor Renan Bilek geliyor ama bunun önüne geçemiyorsun, adam öyle satabiliyor biletleri ve pek çok insan da böyle geliyor. Ama anlatmak istediğim şey şu: O gelenler de sadece televizyon izleyip de “Oooo! Süleyman geliyormuş, gidelim, görelim” diyen değil yine televizyon izleyip, aynı zamanda sinema, tiyatroya gidenler.
Gelen herkes Renan Bilek’i tanımıyor ki! Senin tiyatrocu, müzisyen olduğunu bilmiyor. İçinde bazıları hatırlıyor. Geçen benim uzun saçlı halimi hatırlayan birileri çıktı mesela. Ama şöyle oluyor “Aa, evet ya! Bu oydu!” diye hatırlıyorlar. Daha öncesini hatırlayanlar da çıkıyor, “sen komedi dizilerinde oynamıyor muydun?” diyenler var. 22-27 yaş arasında Rasim Öztekin, Demet Akbağ, Erol Günaydın ile filan oynadım televizyonda. Oralardan hatırlayanlar da oluyor ama bunun üzerinden 20 sene geçmiş. Yani bunu söyleyen de en iyi ihtimal ile 35-40 yaşında birisi. Dolayısıyla yeni bir kitle ile tanışma fırsatı oluştu benim için.
Hadi biraz daha kurcalayalım burayı... 16 yıl önce bir dostunun zorlamasıyla başladığın tek kişilik gösterini, 5 ay sonra bıraktın. Yeniden yapmaya da niyetin yoktu. “Tecrübe ettim, katladım, cebime koydum,” diye düşünüyordun. Zaten hem tiyatroda hem müzikte alt yapısı sağlam bir sanatçı olarak Türkiye’nin en çok izlenen dizilerinden birisinde oynadığın Süleyman karakteri ile yeniden gündeme geldin. Sonra bunca yıl sonra tek kişilik gösteri yapmaya nasıl karar verdin?
Ben aslında tiyatro yapmak istiyordum. Dizi nedeniyle 2 senedir yapamıyorum. Ondan öncede son oynadığım oyunda, Mask-Kara tiyatrosunun Velev ki Tartüf oyunuyla da çok fazla turnemiz olmadı. Tek tük kimi yerlere gidebildik. Ben tiyatro yapmayı ve gezmeyi çok özledim açıkçası. Belli bir yaştan sonra ince eleyip sık dokuyorsun. Belli koşullar artık ağır geliyor bünyeye.
Fakat diziye başladıktan sonra da bana bir iki oyun teklifi geldi ama şurada bir sorun var: Çok yoğun bir tempo ile çalışılıyor dizide ve programı hazırlayan insanlar sürmenaj vaziyetindeler, herkesin programını denkleştirmeye çalışıyorlar… Zaman ayıramayacağımı, aksatmak zorunda kalacağımı ve bundan rahatsızlık duyacağımı söyledim.
Dolayısıyla ben tiyatro yapamadığım için tek başıma bir şeyler yapmak istedim, bu bir. İkincisi Şimdi öyle şeylerle karşılaşıyorsun ki “çok güzel müzik yapıyormuşsunuz, albüm yapmayı düşünmüyor musunuz?” diyen dizi izleyicileri çıkıyor mesela! “Evet, yenisini çıkartmayı düşünüyorum,” diyorum ben de. Üç kere çaldım dizide, ilkini kamera karşısında canlı çaldım, sonra stüdyoda kaydettim, ikincisini stüdyoda çaldım, üçüncüsünü de arkadaşlar alt yapısını hazırlamışlar stüdyoda, gidip söyledim, ben sadece okumaya gittim. Yıllardır kullandığım meziyetlerimden ve yaptığım işlerden insanların bilgisi yok ve sürekli bu sorulara maruz kalıyorsun dolayısıyla dedim ki bunun anlatılması lazım kendi adıma. Yarın Renan Bilek tiyatro yapacaksa, konser verecekse sürpriz olmamalı, insanların öğrenmesi lazım. Biraz da tek kişiliğe bundan yöneldim.
Türkiye’de bir meddah geleneği var, senin de tiyatro yaşamında önemli bir yer tutan Ortaoyuncular’ın ustası Ferhan Şensoy’un yarattığı tek kişilik oyun geleneği var, 15 yıldır da Cem Yılmaz’ın öncülüğünde stand-up geleneği oluştu ülkede. Renan Bilek Aramızda Kalsın’ı hazırlarken bu anlatı biçimlerine nerelerde eklemleneceğim, bu sahneleme yöntemlerinden nerelerde ayrılacağım gibi bir hesabın içinde oldu mu?
Hayır, hiç öyle bir hesabım olmadı. Ne pozitif anlamda ne de negatif anlamda. Yani ne bir kıyas düşündüm ne bir fark düşündüm. Çünkü ben başkalarına ya da başka şeylere göre kendini konumlandıran bir adam değilim, ben ne yaptığına bakan bir adamım. Şu mesela bir avantaj olabilir: İnsanlar tek kişilik gösterilere alıştı hiç olmazsa. Bu bir avantaj, bu bir silah... Yani 15-16 sene önce yaptığımızda bunu yapan çok fazla insan yoktu. Ve insanlar tereddüt ediyorlardı, tek başına o kadar süre sahnede birisini izleyecek olmaktan. Şimdi pek çok tek kişilik gösteri çeşidi var. Bu 15 sene içerisinde şunu kurtarmış olabilirsin: Evet insanlar alıştırlar, bunu sunmak zor olmuyor artık. Meddahsa bizim kültürümüzde olmasına rağmen, yalnızca ramazan gecelerinde hatırlanan bir şeydi. Bana meddah yapar mısın dersen, yapmam. Sadece 30 güne sıkıştırılmış bir şey girişmeye niyetim yok. Ben orda değilim yani, kafa olarak orda değilim. Yoksa konumlandırmak açısından değil. Ben bu işe soyunurken sadece kendi şartlarıma baktım. Az evvel sıraladım gibi.
Aramızda Kalsın, biraz da apar topar çıktı sanırım yola. İlk gösterimini Ankara’da tam da hazırlanamamışken gerçekleştirdin bildiğim kadarıyla. Belki de kafanda daha tam olarak ne söyleyeceğine, neleri anlatacağına bile son noktayı koyamamışken... Biraz o günden bahsedelim mi?
O dönem bazı durumlardan çok hazırlanamadım. Pazartesi erkenden kalktım, kahvaltıya indim, sonra “odama çıkıyorum, biraz çalışacağım” dedim oyun saatine kadar. Herhalde bir iki saat kadar sonra indim aşağıya ve artık kafamda oluşmuştu. Hani, anlat deseler anlatamazdım ama ben artık şöyle söyleyebiliyordum “Tamam tamam, artık oturdu kafamda”. Bazı notlarım vardı, ben onları sahneye taşıyorum, nota sehpam var benim şarkı sözleri için kullandığım, notları o sehpaya astım, ama şunu düşünemedim sahneye çıktığım zaman gitar çaldığım yer, nota sehpası sahne gerisinde fakat oyunu sahnenin önünde oynuyorum yani notların geride kalmış oluyor, çok saçma bir durum! Arada bir oyunu kesip “pardon” diyip notlara bakacak halin de yok. Çıktım sahneye ve notları da sanki çok yakından bakacakmışım gibi, ufacık, kargacık burgacık yazmışım hiçbir şey okumaya imkân yok. Onların güveniyle çıktım ben sahneye ama hayır hiçbir yardım alamıyorum. Dedim ki “inceldiği yerden kopsun, yürü! Zaten aramızda kalacak yürü!”
Seyirci sahnede seni takım elbiseli kıravatlı filan görünce sanki bir tipleme ile sen insanlara çok komik bir şeyler anlatacaksın gibi geliyor. Fakat senin ilk yaptığın şey nedenini izah edip ceketi ve kıravatı çıkartmak oluyor. Ve o andan itibaren de biz Renan Bilek’in hayatını öğrenmeye başlıyoruz. Kurtalan Ekspres’ten tut da Moğollara, Yasemin Yalçın’a, Ferhan Şensoy’a, Cem Karaca’ya kadar sanat hayatında önemli yeri olan pek çok kişi ya da kurum ile ilgili anılarını dinliyoruz. Senin hayatının belli bir evresini, çocukluk hikâyelerini, aile hayatını filan öğreniyoruz. Peki, seyirci bu anlattıklarında ne buluyor da oradan belirli bir doygunlukla, gülerek, hüzünlenerek çıkıyor?
Bence iki sebebi var. Bir, televizyon dizisinden tanıyanlar için farklı. İki, onları da kapsıyor ama müzisyen ve tiyatrocu olarak tanıyanlar için farklı. Sadece televizyon dizisinden tanıyıp “ama bu adamda başka, ilginç bir şeyler daha var, ben bu adamı izlerim” diyip gelenler için, o geçmişteki dolu yaşanmışlık, yani o yirmi küsur sene içinde çalıştığın, birlikte olduğun insanlar ve senin hayatına değen insanlar bu ülkenin önemli, kalburüstü insanları, tiyatroda da müzikte de. O değerleri sürdüren çok az kimse kaldı dolayısıyla onların etkisi var senin üzerinde. Ve insanlar o insanları görüyorlar önce anlattıklarında. Maalesef pek çoğu da rahmetli oldu oyunda andıklarımın. Bir kısmı için o insanlarla anılmak, o insanların etkisini senin üzerinde görmek ve televizyonda gördüğü adam için “bu farklı birisi” derken sadece oynadığın karakterden değil senden aldığı izlenimle şunu düşünmesi “evet bak ben bu farklı diye düşünmüştüm zaten” sanırım bu var. Ama bundan daha öte şöyle bir şey var bence: Orada anlattığım hikâyeler benim anılarım değil sadece. Benim şahit olduklarım, benim birebir yaşadıklarım ama genel çerçeveyi de o dönemi, ilişki şeklini de yansıtmış oluyorsun. Ve bir sürü insanın da hayatına değiyor bu. Yani çoğu insan aynı dönemi yaşadılar ve benzer yaşanmışlıklar var hayatlarında.
Cem Yılmaz bu anlamda çok başarılı bir stand-upçı bana sorarsan. Zaten şöyle tanımlıyor komedisini “Bileti alacaksınız, buraya geleceksiniz, gülmekten öleceksiniz. Altı leşim var şaka değil. Ama buradan çıkınca ne anlattı adam diye sorunca hiç bir şey söyleyemeyeceksiniz. Ben güldürürken düşündürmek diye bir şeye inanmıyorum, ne yani karşımdaki insan salak mı, kendisi düşünemiyor mu!” Senin de gösterinde mesaj vereyim, insanları sorgulamaya sevk edeyim diye özel bir derdinin olmadığı çok açık. Ama oradan çıkınca pek çok şeyi sorgularken buluyorsun kendini. Televizyonun hayatta kapladığı yeri, popüler kültürü, sanatçının televizyonun etkisinden nasıl sıyrılacağını, hangi aşamalardan geçerek bir yerler geldiğini, insan ilişkilerini, toplumun geldiği yeri, aşkı, aileyi, insanı vesaire. Sen devam edersin etmezsin bu gösterilere ama şunu söylemek mümkün mü: Bu tek kişilik gösteriler için verili olanların yerine alternatif bir model oluşturabilir mi?
Bunu ben demem. Ama şimdi sen anlatırken dinlediğim şey benim de hoşuma gitti. Yani bunu ben yapmasaydım, “böyle bir şey gördüm baba git seyret” deseydin hakikaten ilgimi çekerdi. Tıpkı senin ilgini çektiği gibi. Ben Cem Yılmaz’ı çok beğenirim aynen de dediklerine katılıyorum, işini çok iyi yapan bir adamdır ama işini çok iyi yapıyor olması onunla aynı düşüncede olmamızı gerektirmiyor. Ben Kenterler’i de çok beğenirim mesela ama gidip Kenterler’in repertuarında oynamak istemem. Başka bir iştir çünkü o. Aynı şey bunun için de geçerli. Bu anlamda şimdi sen anlatırken düşündüm, dışarıdan bakınca çok matematikmiş gibi geliyor, yani böyle böyle yap diye anlatabilirim birisine, çok güzel kurmuşsun yapıyı ama ben böyle kurmadım ki! Peki, ben nasıl vardım buraya? Ferhan Ağabey’den başlayarak gelişen süreç, aldığımız eğitim, dünyaya, sahne üzerine, gösteriye bakışını da şekillendirmiş zaten. Dolayısıyla gösterinin kendi içerisinde bir kurgu oluşmuş. Ve bu kurgu da seni buraya getirmiş.
Türkiye’nin en önemli tiyatrolarından birisinde çok genç yaşlarda sahneye çıktın. Ortaoyuncular’da. Çok önemli ustalarla çalıştın orada. Erol Günaydın, Münir Özkul, Ferhan Şensoy... Ferhan Şensoy da tek kişilik oyun geleneği olan bir usta. Ustaların bugün gelip tek kişilik gösterini izleseler neler söylerler?
Ferhan Ağabey canıma okur. Şimdi bak Ferhan Ağabey’in ne zaman ne yapacağı belli olmaz! Ama canıma okur. Birincisi bu bir tiyatro oyunu değil, Ferhan Ağabey bir tiyatro oyuncusudur. Şunu der: Doğru dürüst oturup yazaydın da bir tekst yapaydın. Ne güzel şeyler bulmuşsun ama ne bu! Ne yapıyorsun sen? Nedir bu yaptığın, der. Bu bir tiyatro oyunu değil çünkü, dolayısıyla ben kalkıp “hocam gelip izler misiniz beni?” demem bile yani. “Bu meddah da değil, stand-up da değil, ne bok yiyorsun sen?”, diye sorar.
Ferhan Ağabey kalkıp “bu senin yaptığın olmaz” demez. Ama “aferin ne güzel şey yapmışsın” da demez. Çünkü onun kafasında daha iyisi hep vardır. Tiyatro olmayan bir şeyi onaylamaz Ferhan Ağabey. Onun hayatı tiyatrodur.
Erol Ağabey mutlu olurdu, gülerdi ama bunlar anla ilgili de şeyler tabii bildiğin gibi. Erol Ağabey de Ferhan Ağabey de arıza adamlardır. Ne zaman ne diyecekleri çok bilinemez. Takribini anlatıyorum ben, herhalde diyerek anlatıyorum. Erol Ağabey’in lise geleneğini de düşünürsen, bizim lisedeki gırgır şamata gecelerini filan düşünürsen Erol Ağabey çok beğenirdi. Ama o da şunu koyardı “Bu bir tiyatro değil, meddah değil, şu değil bu değil!” Erol Ağabey beğenir. Ferhan Ağabey beğense de beğendiğini asla belli etmez ama Erol Ağabey beğenirse bunu belli eder.
Münir Usta’da şöyle bir tereddütüm var: Bunun meddah ile bağlantısını kurardı büyük ihtimalle. Ama içlerinde en rahat Münir Hoca beğenirdi ve “Aferin bak ne güzel oldu” derdi. Çünkü Ferhan Ağabey ile çalışırken sahnede daha basit yaptığım şeylerde bile bizzat gelip söylemiştir “Bak sen ne kadar yeteneklisin, renkli bir tipsin, başarılısın” diye. Münir Usta bu konuda hiç bir teorik çerçeve çizmeye çalışmadan beğenisini açan bir insandı. Dolayısıyla bence o beğenirdi.
Öyle Bir Geçer Zaman Ki dizisindeki Süleyman’ı konuşsak biraz. Mesela Öyle Bir Geçer Zaman Ki dizisinde canlandırdığın Süleyman karakteri gitar çalıyor çünkü sen gitar çalıyorsun, şarkı söylüyor çünkü sen şarkı söylüyorsun...
Ben diziye sonradan girdim ve yazar Coşkun Irmak benimle biraz eğlendi bence. Bu sadece o role özel, bana özel bir durum. Bu karakter vardı, olması gereken bir karakterdi ama sürekliliği yoktu. Fakat Coşkun Irmak eğlenceli bir adam olduğu için, bir dizi yazarından çok yıllarını bu işe vermiş bir dramaturg olduğu için, rolü başka bir formata soktu. Formatlarken de malzemeyi tanıdığı için, beni tanıdığı için elindekilerden faydalandı ve sürprizler yaptı. O kadar hoş sürprizler yaptı ki biz de şaşırdık. Dizide en büyük sorunlardan birisi de budur. Anacast yaparken karakterler bellidir de sonradan giren karakterler için çoğu zaman bunu yapamazsın. Ben diziye girdiğimde Süleyman’ın nasıl bir adam olduğunu bilmiyordum ki! Coşkun Irmak da muhtemelen benden sonra tarttı, düşündü kafasında, muhtemelen diyorum çünkü bunları hiç konuşmadık, konuşmayı da doğru bulmuyorum, gerektiği zaman bunlar, anlatılır, bildirilir diye düşünüyorum. Fakat Coşkun’un birden Süleyman’a palyaço kılığında Fransızca şarkı söyletmesi bana da sürpriz oldu. Telefon açtım “Palyaço mu? Fransızca şarkı mı? Bozmasın Süleyman’ı!” dedim “Yok, yok, çok hoş olacak” dedi ve hakikaten de çok hoş oldu
Yönetmenin de çok eğlenerek bunun üzerine gitmesi ile ilgili bir şey. Sonuçta senarist yazıyor ama yönetmen karar veriyor nasıl olacağına. Benim beş sahnem varsa hit olmuş, bunun üçüne yönetmenin katkısı çok büyüktür. O söylemese benim öyle oynamaya hiç niyetim yok mesela. Çünkü o resmin tamamını görüyor. Zeynep Günay Tan’ın yönetmenliği de benim için çok büyük bir avantaj oldu.
Politik stand-up yok deniyor. Doğrudur da. Ama sanırım sanatta politik olanın bugün nerede olduğunu da tartışmak gerekiyor. Artık makro sorunlardan ziyade, mikro ölçeğe yansımaları, gündelik hayatın içindeki karşılıklarını daha çok merkeze koydu sanırım tiyatro. Büyük anlatılar çağının bittiğini vaaz eden post modern söyleme, “hayır bitmedi ama daha çok onun yaşam içindeki karşılıklarını anlatıyoruz” diyerek karşı durmaya gelip dayandı sanırım durum. Senin kurgunun kendisinde, popüler kültürün getirdiği ünün altını kazıdığın zaman oradan sanatçının kendi yaşamının çıktığı ortaya çıkıyor. Sonra, Cem Yılmaz çok iyi bir gözlemci, durumun içindeki halktan tiplerle eğlenmeyi, onları gülünçleştirmeyi seçiyor yöntem olarak. Onun komiği orada. Sense insanları o aptallıkları yapmaya sevk eden koşullarla dalga geçmeyi seçiyorsun. Bunun hicvini yapıyorsun. Politik stand-up buradan mı çıkar ya da senin gösterinde politik olan burada mı?
Çevre birey toplum ilişkisi diye bir şey var. Mesela ben Cem’in ilk çıktığı zamanlardaki havuz problemleri ile ilgili espriler yapmam. Biz bunu geyiğini yaparız kendi aramızda, komiktir ama rasyonel değildir bunu tartışmak bana göre. Ama benim hayata dair söyleyeceğim bir şey, bir karın ağrım varsa bunun komiği çelişkiden çıkar. Buradaki komik insanların kişiliğinde yüzünde, mimiğinde yatmaz. Onu o duruma sürükleyen koşullarda yatar bana göre. Benim için şu komiktir: Okulların açılışına metrobüsü yetiştireceğiz diyip ve hakikaten de yetiştirip, metrobüslerin dönüş platformunu yapmayı unutmak komiktir, traji-komiktir. Benim için komik budur. Çünkü burada dâhiyane bir çalışma var, yetiştireceğiz diyorlar, yetiştiriyorlar da ama dönüş platformunu yapmayı unutuyorlar! Ya da her devlet binasına Mustafa Kemal’den bir özlü söz asma merakı. Tamam, olur da, Atatürk’ün Nutku’ndan “memleket alev alev” cümlesini alıp itfaiye binasına asarsan bu traji-komiktir! Ben onu oraya yazanla değil, bu zihniyetle dalga geçerim.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.