Sayfa yolu
Nilipek'le alternatif müzik üzerine: 'Ben istediğimi yapacağım' dediğinde birazcık zorlaşıyor işler
Yayın Tarihi: 03.07.2016 , 11:43 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 05:14
Bu hafta Pazar röportajının konuğu alternatif müziğin hızla yükselen isimlerinden Nilipek oldu. Nilipek'le müzik çalışmalarından, alternatif müziğin durumundan, Türkiye'nin içinden geçtiği süreçten söyleştik.
Youtube'daki şarkılarının bazıları 1 milyona yakın izlenmiş olmasına rağmen kendisini "ünlü" diye nitelendirmekten kaçınan ve "Hala bir yere vardığımı düşünmüyorum" diyen Nilipek, çocukluğundan bu yana müzikle olan ilişkisini, 2015'in sonunda yayınlanan "Sabah" albümünün hikayesini anlattı. Kadıköy'de yaşayan Nilipek, Kadıköy'deki alternatif müzik ortamını, Taksim'deki dönüşümün ardından müzik icrasının Kadıköy'e kaymasını değerlendirdi.
Nilipek'le Kadıköy Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde yaptığımız söyleşiyi okurlarımıza sunuyoruz:
İlk olarak müzikle tanışmanı soracağım. Çocukluğun nasıl geçti, nerede doğup büyüdün?
İzmir’de doğdum. Müzik hep vardı. Öyle bir başlangıç yok aslında. Çok küçük yaştan itibaren her şeye eşlik etmeye, her şeye dahil olmaya çalışınca… Hani bazı çocuklar vardır ya, 3 yaşındadır, aile meclisinde birden ortaya atılıp saçma sapan şarkılar söylerler mesela.
Yonca Evcimik (Aboneyim) gibi mi mesela?
Evet. (Gülüşmeler) Videosu var.
O sonradan yayınlandı değil mi?
Tabi tabi. Konserlere başlayınca kuzenim, “hahahah” diye onu Youtube’a gizli video olarak yükleyip hepimize yolladı, sağolsun. Öyle yani, hep bir dürtü vardı. Kendi kendine şarkılar uydurmak vesaire. E bunu fark ettiklerinde annemler de “ne yapalım” demişler. O şekilde piyano kursuna başladım, 5 yaşındaydım. Biraz maymun iştahlı olduğum için, biraz da tembel olduğum için 4 senenin sonunda piyanoyu bıraktım. Onu bırakınca kemana başladım. Bir 6 sene sonra da onu bıraktım. Bas gitar denedim. İnternetten gitar öğrendim. Yani benim müzikle ilişkim maymun iştahlılık üzerine kurulu bir destan ama müzik bir kavram olarak hayatımda hep var. Elime geçen bir enstrümanla mutlaka bir şey yapmam gerekiyor. Tamamıyla, çok iyi bir şekilde çalamıyorum bir enstrümanı, iğrenç sabırsız bir insanım ama onu kurcalamam lazım. O enstrümanla yetilerim el verdiğince kaç adım gidebilirim, buna bakmam lazım. Mesela Hollanda’daki bir bit pazarında akordeon buldum, sonra da “Akordeon” diye şarkı yaptım. Akordeonu bir daha elime aldım mı, hayır; almam gerekir miydi, evet. Böyle bir şey işte.

Daha çok ne üretebilirim üzerinden gidiyor enstrümanlarla ilişkim. Hep bir müzik var, hep bir ritim var. Ciğerinin varlığını-yokluğunu o ciğer ağrımadan düşünmezsin. O zaten hep vardır. Miden bulanmadığı sürece midenin varlığını sorgulamazsın. Midemle ilişkim ne zaman başladı falan… (Gülüşmeler) Müzik de benim için biraz öyle.
Yonca Evcimik sorusu ayrı soruydu, onu araya kattım. O yüzden geçiyorum.
Daha detay soracaksan videoyu açayım.
Videoyu alacağız zaten senden.
Eyvah.
Lisans eğitimin Psikoloji miydi? Eğitim hayatınla müzik yaşamının bağlantısı oldu mu?
Şanslı biriyim. Boğaziçi gibi dağılmaya çok müsait – dağılmaktan kastım farklı şeyleri aynı anda yapmak- bir okuldan mezun oldum. Psikolojik danışmanlık da güzel bir bölümdü. Yani insanı çok besleyen, hem de başka şeylerle uğraşmasına olanak tanıyan bir bölümdü. Ben çok iyi bir öğrenci miydim, hayır. Derslere gidiyordum ama. O dönem bunların müziğe katkıda bulunduğunu düşünmüyordum açıkçası. Şimdi baktığımda, şarkı yazımında tabii ki etkisi var. Çünkü her şarkı, birnevi kendi kendine terapi oluyor. Olan olaylara çok daha farklı bakmaya başlıyorsun.
Bir yandan da başka bir işte çalışıyorsun sanırım. Ne iş yapıyorsun?
Bahçeşehir Üniversitesi’nde araştırma görevlisiyim. Medya Araştırmaları doktorası yapıyorum. Aynı zamanda Sanal Gerçeklik Laboratuvarı’nda çalışıyorum. İşin komik yanı –İki senedir her röportajda bu sorunun yanıtı değiştiği için (Gülüyor)- insanlar “Yahu bu kız ne iş yapıyor”. Geçen sene bu soru sorulduğunda yanıtı “Nörobilim çalışıyorum”du. Gerçekten de öyleydi ama bir sürü şanssızlık sonucu kendimi burada buldum.

İlk kez seni Soundcloud’da yayınladığın şarkılarınla tanıdım. Sanırım 2,5 sene oldu ilk dinleyişimden bu yana. Sonra bir de baktım, Youtube klipleri, konserler ve nihayet albüm… Bunların arasında da çok çok uzun süreler de yok aslında. Nasıl gelişti olaylar?
Yani… Aslında bilmem ki… Bana zaman çok hızlı geçiyormuş gibi geliyor. 2,5 yıl geçti, dediğin gibi. Soundcloud’a ilk şarkı koyma fikri tamamen “Ya şarkı yapılınca buraya koyuluyormuş”tu. İnsanlar buraya şarkılarını yüklüyorlar, ben de ilk kaydımı buraya yükleyeyim. Her ne kadar sosyal medyanın içine doğmamış olsak da böyle mecralar vardı, daha önce de çizimlerimi falan paylaşmıştım. Az çok o yapıya alışıktım. Yani bir şey yapar paylaşırsın; beğeniler gelir, bir şey yapar paylaşırsın; beğeniler gelir. Çok da bir beklentim yoktu ama.
'HALA BİR YERE VARDIĞIMI DÜŞÜNMÜYORUM'
Buradan yürürüm falan…
Yok yok. Zaten o dönem müzisyen olabileceğimi de düşünmüyordum. Kendime güvenim çok düşüktü falan (Gülüşmeler). Bir grubum da yoktu o zamanlar. Uluç diye bir arkadaşıma “Müzik Psikolojisi’ne başvurmam için portfolyoya ihtiyacım var. Böyle bir şarkı var, bunu kaydedebilir miyiz” dememle başladı. Uluç geldi evime, kurdu sistemi. O çaldı ben söyledim. Düzenlemesini de yapıp gönderdi kaydı. Sonuç olarak onu siteye yükledim. “Arkadaşlarım beğendi” benim için o kadardı. Hep böyle böyle gitti. Soundcloud bu sürede çok daha yayıldı. Sonra ben şöyle bir Hollanda’ya gidip geldikten sonra şarkılar üzerine çalışmaya, akustik konserlere çıkmaya başladım. Asıl olarak grubu toplayınca her şey hızlı gelişmeye başladı. Konser verdikçe arttı bilinirlik. Biz biraz daha cesur davranmaya başladık. Klip çekmek bana hep çok iddialı gelirdi ama bir anda iş “Neden klip çekmiyoruz”a dönüştü. Hala bir yere vardığımı düşünmüyorum ama her şey güzel, keyifli şu an.
Sen de Kadıköylüsün. Burası aynı zamanda alternatif müziğin kalbi haline gelmiş durumda, özellikle son birkaç senedir… 90’larda rock bazlı alternatif zemini vardı burada. Bu süreç tekrar mı canlanıyor sence?
Bilmem. Müziği üretenlerin hepsi Kadıköylü olmayabilir ya da bu müziği Kadıköy’de üretmiyor olabilir ama müziğin rahat icra edilebildiği ve dinlenebildiği yer Kadıköy olmaya başladı. Eskiden İstiklal Caddesi’ydi, Peyote’ydi mesela. Orada çıkmak bizim için büyük bir olaydı. Şimdiyse Taksim’deki dönüşümle de alakalı, insanların kendilerini burada daha rahat hissetmesiyle de alakalı, buradaki mekanların kültürüyle de alakalı; burada toplanmaya başlandı tabii ki. Ama müzik buradan mı çıktı, ben ondan emin değilim. Ben İzmirliyim mesela. Kadıköy sadece bunların hepsini toplanıp ortaklaştırıldığı yer olabilir. Bir yandan komün haline gelinebiliyor gibi ama bir yandan da çok bireysel müzik yapıldığı için komün de olamıyor. Genel olarak birbirimizi destekliyoruz ama. Herkes birbirinin konserine gider ya da albümünde yardımcı olur.
Albüm demişken… Peki “Sabah” albümü nasıl oluştu? Parçaların tamamı senin daha önceden tanıttığın, söz-müziğinin sana ait olduğu şarkılar…
Bir tanesi haricinde. Albüm yapma fikri hep vardı. Hangi şarkılar olacak vesaire, oralar biraz soru işaretiydi ama kafamızda tasarlıyorduk. Şöyle olsun, böyle olsun gibi ufak tefek hayallerimiz vardı zaten. Evlenirken “Pembe panjurlu bir evimiz olsun” falan derler ya; Ozan da (Ozan Tekin) benim kardeşim gibi, onunla kurduğumuz hayaller vardı. Sonra grubu kurunca düzenlemeler biraz daha oturmaya başladı. Geçen zaman boyunca şarkıları konserlerde çalarak oturttuk aslında. “Bu şarkılar böyle olacak” noktasına gelince de stüdyoda aldık soluğu. Bir iki şarkı çıkarıp bir iki şarkı ekledik. Sonrası biraz uzun sürdü. İşte plak şirketiyle mi yapalım, bağımsız mı çıkalım yoksa bağımsız bir plak şirketiyle mi çıkaralım gibi. Fıt fıt fıt gezindik, dolandık. Birazcık umutsuzluğa düştük, birazcık umutlandık derken albüm çıktı.

Birkaç soru da müziğin geleceğine dair olsun. Müzisyenler önceden basılı halde sattıkları albümden kazanırlardı hayatlarını. Bu biraz değişti gibi… Nasıl dönüyor “piyasa” dedikleri şey?
Şimdiden bahsedersek fiziksel satışlar -Özellikle CD’lerde, hele ki alternatif müzik CD’lerinde- çok çok yüksek değil. Popta bu değişiyor. İnsanlar sadece arabada dinlemek için bile CD alabiliyorlar ama alternatif müzik dediğin zaman işler değişiyor. Benim evde CD çalacağım bir alet yok mesela. CD almak istiyorum, evde bir sürü CD var ama onları çalabileceğim bir alet yok. Plak satışları biraz arttı gibi gözüküyor, ki bununla ilgili veriler de var.
Düşündüğünde müzisyenin durumu, para kazanma şekilleri hep değişmiş ki zaten. Ortacağ’da da köy köy gezip ortak alanlarda şarkı söyleyip hikaye anlatarak para kazanmış insanlar. Ondan sonra matbaanın çıkmasıyla beraber şarkılarının sözlerini basıp dağıtarak para kazanmışlar. Sonra notalar basılıyor, sonra kaydediliyor ve onlar satılıyor vesaire. Haliyle sürekli dönüşecek. Bundan sonra da dönüşecek. Hiç aklımıza gelmeyecek para kazanma şekilleri ortaya çıkacak belki. O sebeple ne olacağını çok kestiremiyorum. Streaming (İnternet üzerinden yayın) çok yaygınlaştı, bu da bilinmeyen bir şey değil. Ha streaming’den çok para kazanmıyoruz. Konserlerden para kazanmamız bekleniyor ama o da öyle değil. Bir müzisyenin geçimi kolay mı, yolları var. Bu yolların hepsi de onurlu, güzel yollar da olabilir ama biraz daha “ben istediğimi yapacağım” dediğin zaman birazcık zorlaşıyor işler. Bu da çok normal ama.
Müziğin sanat olarak görülmesi bile dünya tarihinde nispeten yeni bir şey. Düşündüğün zaman, yüzyıllar boyunca kişinin hikayesini dinlemeye alışmamış olan bir insanlıktan bahsediyoruz. Neden senin hikayeni dinlemek istesin? Yeniyiz, insanlık olarak yeniyiz. Yani sonuçta kişi her zaman tanıdığı hikayeyi, melodileri duymak ister. O tanımadığı, şaşırtıcı şeyleri duyma bölümü çok çok sonra gelişen bir şey. O çok sofistike. Çok üstün bir şeydir diye demiyorum ama önce bu bölümü hatmetmek gerekiyor. Eğitim gibi düşün. Onun için kendini zorlaman gerek. E herkesi de zorlayamazsın O yüzden de müzik, hele ki Türkiye’de kendi hikayelerimi anlatmak neden insanların daha çok merak edeceği bir şey olsun ki şu aşamada? Bunun farkındayım. “O kadar müzik yaptık kimse dinlemiyor” gibi bir şey beklemiyorum. Umarım bir gün dinlerler diyeyim yani (Gülüşmeler).

'BAZI ŞİRKETLERDEN DEĞİLSENİZ...'
Önüne çıkan zorluklardan bahsedelim o zaman… Şimdiye kadar yani. Hatta bundan sonra da çıkacağına emin oldukların. Nilipek gibi kendi sözüyle, kendi bestesiyle zamana ve piyasaya karşı direnen bir müzisyen neler yaşadı ya da nelere hazırlıyor kendini?
Şöyle bir şey var… Ben çok direnişçi bir yapıya sahip değilim aslında.
Olmadı kaçar mıyız?
Yok, olmadı kaçamadık. Yani direnişim tamamen şımarıklığımdan, bir şeyi yapmak istediğimden; başka bir şeyden değil. Sonuçta kalkıp Siya Siyabend gibi çok onurlu, sektörden ve devletin dokunduğu yerden tamamen uzak bir şekilde satamıyorum CD’mi. Yani bağımsız bir yapım şirketiyle anlaştık, Fun Org etiketiyle dağıtımını yaptık albümün. Bana bandrol hakkını verdiler ve bağımsız olarak bu müziği yasal hale soktuk. Sonuçta dedim ki, bu müziğin bir yerlere ulaşılabilmesi için yasal yollardan geçmesi lazım. Hani ben çok alternatif bir şey de yapmıyorum, aslında belli açılardan pop bir şey yapıyorum. Ama tabii ki şöyle şeyler oluyor… Bazı şirketlerden değilseniz, bazı dağıtım kanallarına giremediyseniz albümünüz hiçbir yerde olmuyor ve elle dağıtmak zorunda kalıyorsunuz. Eğer belli kalıplara uymuyorsanız plak şirketleri sizi pek sevmiyorlar. Orada da birçok zorlukla karşılaştık. Kötü mü oldu? Ben çok şikayetçi değilim, mutluyum yani.

'ZATEN DEVLET YÜZDE 40'INI VERGİ DİYE KESECEK'
Onun dışında genel anlamda bir umutsuzluk vardı ben albümü çıkarırken. Yani “nasılsa olmaz” anlamında. Nasılsa genel anlamda müzikten para kazanmak mümkün değil. Ben bu müziği yayınlarsam sadece senin müziğin değil; herhangi bir müziği yayınlarsam para kaybedeceğim. Böyle bir umutsuzluk var ve işin kötü tarafı kimse de “bunu nasıl çözerim” diye bakmıyor. Diğer yandan da bizde devlet tarafından da, insan tarafından da çok fazla engelle karşılaşıldığı için o kadar çalışma riskini almak istemiyor kimse. Çünkü diyor ki, “Ben bunu kovalayacağım kovalayacağım ama sonunda bir şey olmayacak”. Karşıma şu şu engeller çıkacak, zaten devlet yüzde 40’ını vergi diye kesecek; e ben niye bununla uğraşayım?
Burada müzik bitiyor. Aslında müzik bitmiyor ama bazı müzikler hiç yapılmamış oluyor. Müzik bitmiyor ama müziklerin kitleleri küçülüyor, diyeyim. Ayrıca olan büyümeler de eşitsiz büyümeler. Uyum sağlayanın ayakta kalması gibi bir durum var.
Peki bu noktada müzisyenlerin dayanışması?
Dayanışma dediğin şu bence. Ben bir ortama girdiğimde yargılanmayacağımı biliyorsam, orada kendimi güvende hissediyorsam, orada birlikte müzik yapmaktan hoşlandığım insanlar varsa ya da bir noktada frekansımız tutuyorsa… Budur dayanışma. Çünkü sen o müziği yarattığın zaman sahneye de o güvenle çıkarsın, organizatörle de o güvenle konuşursun, devletin karşısına da o güvenle çıkar ve dersin ki “Abicim benim hakkımı gasp etme”. Ben yapımcı bir şirketle çalışmadan da albüm çıkarabilmek istiyorum ve bana bu hakkı vermek zorundasın. Bunu diyebildiğin ölçüde dayanışabiliyorsundur.
'BUNU SÖYLEMİŞ OLAMAZLAR' DİYORSUN

Bu zorluklar, sıkıntılar ya da sanatçının üretimi-üreticiliği, kültür ve dolayısıyla siyasetle iç içe. Ülke gündemini de yakından takip ettiğini biliyorum. Artan baskılar, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, gericileşme; Türkiye’nin nasıl bir süreçten geçtiğini düşünüyorsun?
İyi bir süreç geçirdiğini düşünmüyorum. Bir yandan da zaten iyiye gitme ihtimalimiz yoktu gibi de bir his var. Ya çok öfkeleniyorum! Mesela vapurda TRT Haber açık sürekli ve her gün iki kere maruz kalıyorum buna. Bazı şeyler o kadar net ki. Gerçekten “Bunu söylemiş olamazlar” diyorsun. Müzisyen olarak da elinizden bir şey gelmeyecekmiş gibi hissedince de umutsuzluğa kapılıyorsunuz. Belki de bu kadar bireysel müzik yapmamızın ya da bu kadar toplanamamamızın sebebi de bir noktada o. Öyle anlar oluyor ki, “Tamam, ben bu dört duvarın içinde çiçeklerimle, kitaplarımla mutluyum. Ben bundan sonra hep çiçekler ve kitaplarla ilgili müzik yapacağım. İşte birazcık bulutlara bakacağım, bir şeyler üreteceğim” diyorsunuz. Böyle gitgide içe kapanma hali var.
Dört duvar arasında, buluta kuşa bakarak şarkılar yazılıyor; belli sınırlar içinde mutluluk. Buradaki insanlar bu haliyle mutluyken, mesela Moda Sahil kapatılsa, içki yasağı getirilse…
Bir şey söyleyeceğim. Zaten Gezi’de insanlar neden ayağa kalktı? Çünkü Gezi bize yakındı ve hayatımızı etkileyen bir şeydi. “Bir dakika ya, ne oluyor?” dedik. Benzer şeyler Gazi Mahallesi’nde de, Doğu’da da oluyor, Karadeniz’de de insanların evleri, ormanları talan ediliyor ama kimsenin kılı kıpırdamıyor. Gezi’de kıpırdamasının sebebiyse insanların yaşamlarına dokunuldu. Şu an Gezi’ye bir şey yapılsa o kadar olmayabilir çünkü artık İstiklal Caddesi’yle kimsenin alakası kalmadı.
'O NORMALLİK TOKAT TOKAT ÇARPTIKÇA SURATIMIZA'
Bu çok tehlikeli de bir şey, iyi diye anlatmıyorum. Gitgide gitgide kendi dört duvarlarımız arasına kapandığımız zaman bir yerden sonra Moda Sahili de umrumuzda olmamaya başlayacak. O zaman “Tamam ya buna bir şey yapamayız zaten” deyip balkonumuzda içeceğiz. Sonra diyecekler ki “Sen nasıl balkonda içersin”. “Tamam evde içeriz” falan.. Buna gelecek yani. Aynı şey sigara için de, askılı giyinmek için de geçerli olabilir. Bu var, bu yapı zaten kendini gösteriyor, bütün Türkiye’de gösteriyor. Biz bir tek kendi “küçük, minik, temiz, sevimli dünyalarımız”da (Benim durumumda bu İzmir ve Kadıköy mesela) bunu yaşamadığımız için yaşananların bu olmadığını düşünüyoruz. Bizim bahsettiğimiz şey ideal olan; normal olan değil. Normal olan, şu anda yaşanan zaten ve bunun normalliğini farkettikçe, o normallik tokat tokat çarptıkça suratımıza, dediğim o “tamam ya evde oturayım ben” faslı başlıyor.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
