Moby Dick çevirmeni Deniz Keskin'le söyleşi

1851'da yayımlanmış Moby Dick'in yeni bir çevirisi Deniz Keskin tarafından yapıldı. Keskin'le bu romanı, çevirisini ve çeviriyi konuştuk. 'Diller bizim fark ettiğimizden hızlı değişip dönüşüyorlar. Çeviri tarzları, üslupları ve olanakları da aynı şekilde dönemden döneme büyük farklılık gösteriyor. Dolayısıyla artık çevirileri de klasik hale gelmiş birtakım eserlerin yeniden çevrilmesinin hem Türkçe için hem de ilgili eserler için bir fırsat olduğunu, canlılık belirtisi olduğunu düşünüyorum.'
Erkan Yıldız - Güneş E. Yaman
Pazar, 19 Ocak 2020 09:19

Çevirmenleri, başka dillerde karşılık bulan dünyaları biz okurlarla buluşturan büyük dil emekçileri olarak görmek mümkün. Son yıllarda, özellikle edebiyat eserlerinin çevirisinde büyük bir artış gözlemleniyor. 2019 da çevirmenler vasıtasıyla pek çok edebi eserin, pek çok başka dünyanın, dilimize kazandırıldığı bir yıl oldu. O eserlerden birisi Herman Melville tarafından kaleme alınan, edebiyat dünyasının kült metinlerinden Moby Dick. 1851 yılında okurla buluşan ve bu buluşmanın ardından hayatın pek çok alanında serüvencilere ilham kaynağı olan Moby Dick'i bir kez daha Türkçe ile buluşturan Deniz Keskin'le Kaptan Ahab'ı, Moby Dick'i, çevirinin zorluklarını, çevirmenin dertlerini konuştuk.

soL okurları için kendinizi biraz tanıtabilir misiniz? Çevirmenliğe nasıl başladınız, sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor çevirmenlik?

Merhabalar. On yıldır İTÜ’de öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. İyi kötü on beş yıldır da çeviri yapıyorum. Üniversite öğrencisiyken cep harçlığımı çıkarmak ufak tefek teknik çeviriler yapmaya başladım, mezun olur olmaz da ilk kitap çevirimi yaptım ve sanıyorum o zamandan beri elimden kitap çevirisi eksik olmadı. Bir uğraş olarak çeviri yapmayı çok seviyorum. Sözcükleri, cümleleri dilden dile taşımak ve “nasıl söylenir” üzerine kafa yormak bana epey keyifli geliyor.

Yakın zamanda Moby Dick çeviriniz yayımlandı. Çeviri ve yayımlanma sürecini biraz konuşalım istiyoruz. Moby Dick'i çevirme kararını nasıl verdiniz? Edebi bir metnin teknik pek çok bilgi barındırıyor olması bir yandan, hâlihazırda Sabahattin Eyüboğlu ve Mîna Urgan gibi iki önemli isme ait çevirinin varlığı diğer yandan... Gözünüz korkmadı mı? 

Korkmaz olur mu… Aslında Moby Dick biraz kucağıma düştü, yoksa akıllı işi değil bu eserin çevirisine karar verip de girişmek. Editörüm sevgili Ahmet Birsen’in fikriydi aslında, eserin yeni bir tercümeye ihtiyacı olduğunu söyleyip bana böyle bir teklifte bulunmuştu. Yani biraz kendisinin tuzağına düştüm diyebilirim. Bu teklifi önce kesin bir dille reddettimse de o gün eve gidince kendimi denemek için kitabı açıp bir iki sayfa çevirmeye giriştim. Giriş o giriş oldu, bu deneme zaman içinde keyifli bir oyuna dönüştü ve bir baktım ki zaten yolu yarılamışım. Ama sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursak, diller bizim fark ettiğimizden hızlı değişip dönüşüyorlar. Çeviri tarzları, üslupları ve olanakları da aynı şekilde dönemden döneme büyük farklılık gösteriyor. Dolayısıyla artık çevirileri de klasik hale gelmiş birtakım eserlerin yeniden çevrilmesinin hem Türkçe için hem de ilgili eserler için bir fırsat olduğunu, canlılık belirtisi olduğunu düşünüyorum. Türkçede okuma evrenimizin çok ciddi bir kısmını çeviri eserler, bu eserlerin de epeycesini klasikler oluşturduğu için klasiklerin belli aralıklarla yeniden söylenmesi oldukça doğal bana sorarsanız. Batı dillerinde de durum farklı değil, dönemin büyük isimleri tarafından yapılmış klasik eser çevirilerinin güncellendiğini orada da görüyoruz.

Sosyal medyadaki paylaşımlarınızdan anlıyoruz ki sancılı bir yayımlanma süreci olmuş, bu süreçten biraz bahseder misiniz?

Aslında bu çevirinin macerası da sektörün genel durumunun bir yansıması gibi oldu. Çevirim birkaç farklı yayınevinde, birkaç farklı editörün masasında uzun aylar boyunca yatmak zorunda kaldı. Bunda ekonomik krizin de etkisi var, işten çıkarmaların da, aksayan yayın programlarının da, benim tam olarak kestiremediğim başka birtakım meseleler dolayısıyla anlaştığım kurumların yayıncılık faaliyetlerinin sekteye uğramasıyla da. Neyse ki metin sonunda yine bu işe en başta vesile olan Ahmet’in eline düştü de ben de bir nebze rahatladım. Moby Dick çevirim, teslim edeli üç seneyi geçmesine rağmen basılmayan başka bir çevirimle aynı kaderi paylaşmadığı için memnunum diyeyim.

Türkiye; üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen, insanların denizle ilişkisinin sınırlı olduğu bir ülke. Bu sınırlılık kuşkusuz dile de yansıyor. Denizcilik terimlerinin Türkçe karşılıklarını bulmanın/üretmenin çeviriyi zorlaştırdığı bölümler oldu mu? Bu zorlukların üstesinden gelirken nasıl bir yol izlediniz?

Muhakkak, hele de denizciliğe yönelik profesyonel bir ilginiz yoksa, Moby Dick’in bu konudaki söz dağarcığı zorlayıcı olabiliyor. Denizle teması Türkiye’ye göre çok daha kısıtlı ülkelerin dillerine yapılan Moby Dick çevirileri ile ilgili birkaç yazı okuduktan sonra “yine biz şanslıymışız” dedim. Belki biz gündelik hayatta denizciliğe dair –en azından dilsel– referanslarla pek öyle sık karşılaşmasak da sivil ve askeri denizcilik tarihimiz epeyce bir gerilere gidiyor. Dolayısıyla ortada böyle bir sözcük dağarcığı var esasen. Tabii bunları arayıp bulmak her zaman kolay olmuyor, bunun da büyük oranda iki sebebi var. Bir, konuya dair sözlükçülük uğraşının kısıtlı olması; iki, bahsettiğimiz deniz taşıtlarının büyük oranda eskide kalmış, kullanımdan kalmış gemiler olması.

Benim elimin altında duran birinci basamak kaynağım Kaptan Refik Akdoğan’ın İngilizce-Türkçe Denizcilik Sözlüğü oldu ama takdir edersiniz ki böyle bir işin altından tek kaynakla kalkmak pek mümkün değil. İngilizce dil ve denizcilik forumlarında epey vakit geçirdim, Türkçede de ulaştırma bakanlığının web sitesinden yelkencilik forumlarına kadar pek çok online mecrada iz sürmek zorunda kaldım. Hatta twitter’da açığa yazdığım bir soruyu, anonim bir hesap “Heybeliada’daki komutanıma sordum, geminin o kısmına şöyle deniyormuş,” gibi bir mesaj atarak aydınlığa kavuşturmuştu. Şimdi tek tek adını sayamayacağım, kimilerinin adını bilmediğim bu gibi pek çok kişiye de teşekkür borçluyum.

Moby Dick, 1851 yılında yayımlanıyor ve Amerikan edebiyat tarihinin önemli metinleri arasında yer alıyor. Başka sanat dallarında üretimlere ilham vermeye devam ediyor. Moby Dick’in yaşayan/doğurgan bir hikâye olmasındaki başarının kaynağı nedir sizce?

Bu çok büyük soruyu cevaplayacak kadar yetkin olduğumdan emin değilim ama aklıma gelenleri söyleyeyim yine de. Moby Dick’in Amerika açısından önemi, daha Lincoln başkan olmadan on yıl önce bir “Amerikan ruhu”nu ortaya koymuş olması sanırım. Bu ruhu tabii ki bugünkü göndermeleriyle ele almamak gerek, eski dünyaya kafa tutan özgür bir ulusun sesi oluyor bir bakıma Moby Dick. Bu balina seferi sonuçta canla başla emek verip dünyada bir yer bulmaya çalışan yeni bir ulusun destanının da bir parçası, bunu Ishmael’in kitap boyunca başka memleketlerle, bilhassa İngiltere ile ilgili yorumlarından, bu minvaldeki mukayeselerden de çıkarsamak mümkün. Ama tabii ki Moby Dick yalnızca Amerika çerçevesinde değerlendirilebilecek bir eser değil. Bu kitabın en önemli özelliği ne derseniz, ben çok yönlülüğü derim. Her şeye dair bir hikâye olması yani. Bazen anlatıcının kılı kırk yarması insanı çıldırtacak gibi olsa da esasında bütünün altında işleyen çok fazla tema mevcut. Okuyucu ister beyaz adam ve diğerleri arasındaki ilişkiye, ister gemi sahipleriyle çalışanları arasındakine odaklanır veya ırklara dair söylenenlere bakar. İhtimaller sonsuz. Yahut bu balina avının bütününü, gözünü kan bürümüş bir ruh hastasının bin bir manipülasyonla ve demagojiyle bir sürü aklı başında adamı olmayacak bir savaşa sürükleyişinin hikâyesi olarak okuyabilir. Eskiden sayfadan sayfaya atlanarak farklı sonlara ulaşılan çocuk kitapları vardı, belki Moby Dick de onları andırıyor çok yüzeysel bir anlamda.

Moby Dick üzerine eleştirmenler ve okurlar tarafından pek çok çalışma yapıldı. Pequod’da düşünsel mesaisi geçmiş bir serüvenci olarak, gemideki hayatı ve Ahab’ın derdini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Balinacılık, balina avcılığı, gerçekten insanlık tarihinin belki en zor uğraşlarından biri ve iyi ki artık –küçük istisnalar haricinde– sürdürülmüyor. Şöyle diyeyim, 19. yüzyılda balina peşinden sefere çıkan her on kişiden birinin o seferde öldüğü tahmin ediliyor. Besin zehirlenmesi, enfeksiyon, basit hastalıklar, iş kazası, kavga-dövüş gibi pek çok etken gemicilerin ölümüne yol açabiliyor. Ayrıca bunlar öyle birkaç hafta, birkaç ay değil genelde yıllarca süren seyahatler ve her anlamda yokluk içinde geçiyor denebilir. Yani denizler ve büyük seyahat hikâyeleri karşısında büyülensem de balina gemisiyle birkaç yıllık bir yolculuğa çıkmak istemezdim sanırım.

Ahab’a gelince… Onun derdini tarife imkân yok herhalde. Dünyayı büsbütün karşısına almış, muazzam bir nefret abidesi. Genelde intikam peşinde kapkara bir ruh diye ele alınıyor ama roman boyunca Ahab’ın da pek çok dalgalanmasına tanık oluyoruz esasında. İç muhasebeleri, zayıflık anları, kendinden beklenmeyen anlık açılmaları gibi noktalarda kişiliğinin farklı boyutlarını da görüyoruz. Melville’in böyle bir niyeti var mıydı bilemiyorum ama bu “zehirli” kaptanla özdeşlik kurduğumuz noktalar da oluyor. Asıl okura sormak lazım tabii Ahab’ı da, derdini de.

İçerik açısından oldukça zengin ve hacimli bir metin Moby Dick. Pek çok okuma deneyimini olanaklı kılıyor. Siz okura nasıl bir okuma hazırlığı önerirsiniz? 

Galiba belli başlı bir yöntem önermeye cesaret edemeyeceğim, ama hiç olmazsa kısaca Melville’in bir biyografisini okumak iyi olur diye düşünüyorum. Melville (ya da Ishmael) zaten roman boyunca okura bol bol balinalardan, balina avcılığından bahsedecek. Belki okudukça ara verip ansiklopedilerde bir tur atılarak geri dönülebilir. Fakat altını çizmek istediğim bir nokta var. Eski edebiyat geleneklerinde, doğu edebiyatında da böyle, bir döneme kadar kurgu eserlerde bugün alışık olmadığımız ölçüde başka eserlere, isimlere referans vermek çok yaygın. Ishmael’in biraz malumatfuruş tarafı da buna eklenince kitabın genelinde mitolojiye, doğa bilimcilere, tarihçilere, düşünürlere, edebiyatçılara pek çok değini yapılmış olduğunu görüyoruz. Okur tabii ki bu referansları tek tek izlemek isteyebilir ve kuşkusuz bu oldukça öğretici, hatta akademik bir okuma deneyimi olur. Ama edebiyat okurunun bu iplerin her birinin ucunu takip etmesinin mecburi olmadığını da not düşelim. Bir taraftan gemi mimarisi, diğer taraftan Hıristiyan teolojisi, en nihayet Melville’in elinin altındaki kaynak kitapların çetelesi ile uğraşmak okurun yükümlülüğü değil yani. Ishmael’e güvenin, kendisi iyi bir anlatıcı ve ihtiyacımız olan her şeyi ondan dinlemek mümkün.

Çeviri metin sadece yazarına ait bir metin olmaya devam edebilir mi? 1851 yılında yazılmış bir metni Türkçeleştirirken araya biraz da Deniz Keskin sızmış olmaması mümkün mü?

Hiçbir şey sızmaması, çevirmenin üslubunun yazarınkiyle bir sentez oluşturmaması mümkün değil elbette, ama metne çok fazla “ben” sızdıysa bu da bir kusurdur. Umuyorum çevirime doğrudan şahsi düşünme, konuşma, yazma tarzımdan ziyade Türkçenin akışına, ahengine dair kavrayışım yansımıştır.

Çeviri metinler söz konusu olduğunda "iyi çeviri" diye bir değerlendirme karşımıza çıkıyor. Okur "iyi çeviri" ile "kötü çeviri"yi birbirinden ayırt etme şansına sahip mi? "İyi çeviri"yi anlamak için bize verebileceğiniz ipuçları var mı?

Tabii ki metnin nihai notunu verecek olan kişi okuyucu. Ama “iyi çeviri” konusunda aldatıcı bir yan var. Bir metnin Türkçesini “yüzünden” okuyarak çevirinin niteliği hakkında hüküm vermek, mantık olarak mümkün değil. Bir çevirinin Türkçesinin akıcılığını, tutukluğunu, dile nasıl yaklaştığını ya da dile tutarlı bir şekilde yaklaşmayı başaramadığını, istikrarlı bir üslup belirleyip belirleyemediğini dil duygusu belli bir seviyenin üstündeki herkes Türkçe metne bakarak tespit edebilir, ya da bu konularda kanaat oluşturabilir. Fakat çeviri, hedef dildeki son ürünün kulağa hoş gelmesinden ibaret değil. Arka planda yürüyen pek çok yöntemsel tercih, tutarlılık zorlamaları vesaire söz konusu. Yani “su gibi akan” bir çeviri, bazen kaynak metni acımasızca tıraşladığı için su gibi akıyor olabilir. Bu konuda okurun yapabileceği en iyi şey, metnin titizlikle elden geçirildiği yayınevlerinin kitaplarını tercih etmek olabilir. Metin üzerinde işini iyi yapan bir editör çalışmış mı? Tashih okuması yapılmış mı? Öyle ki, bazı klasik çevirilerinin künyesi dahi yok. Bırakın editörü, çevirmenin kim olduğunu öğrenemiyorsunuz.

Çevirmenler yaptıkları işin karşılığını maddi ve manevi olarak alabiliyorlar mı? Bu başlıkta ne gibi sıkıntılar ya da güzellikler var hayatınızda?

Ne gezer…Sektörün geneli için konuşuyorum, zaten zor şartlarda yürütülen bu uğraşın önüne her gün daha başka kayalar yuvarlanıyor. Güya ismi ve prestiji çok büyük kurumlar bir yandan, adı sanı duyulmadık uyanıklar öte yandan bir sürü aktör akıl, mantık ve kanun gereği “fikir ve sanat eserleri” kapsamında bulunan çeviriyi telife tabi bir iş olmaktan çıkarmaya uğraşıyor. Cümleye dökünce akıl dışı bir şey gibi görünüyor ama olan hakikaten şu: İşin ticari tarafında çevirmeni, çevirinin bir paydaşı olarak görmeme eğilimi günden güne kuvvetleniyor. Bu tabii ki sadece çevirmenin hak edişiyle ilgili bir mesele değil, böyle bir gidişat çeviri eserlerde nitelik kaybını da beraberinde getirir ve nihayetinde fatura okura, okurun da içinde bulunduğu kültür dünyamıza çıkar. Ama gidişat böyle olmak zorunda değil tabii. Bunun için de çevirmenlerin eli güçlenmeli, söz ve tutumlarının ağırlığı artmalı. Bunları yapmanın en geçerli yolu da örgütlenmek olsa gerek. Bu vesileyle bütün kitap ve altyazı çevirmeni meslektaşlarımı Çevirmenler Meslek Birliği (Çevbir) çatısı altında örgütlenmeye davet ediyorum.