Kavganın ve umudun şairinden çağrı var: Her günü isyana katılır gibi yaşamalısın

Dönem yazılarından oluşan son kitabı "Tekzip"le bir kez daha okur karşısına çıkan Nihat Behram'la sanat, siyaset, tarih ve mücadele üzerine söyleştik. Kavga dolu, umut dolu şiirlerinden tanıdığımız Nihat Behram'ın bir de çağrısı var; "Zulmün yok olmasını istiyorsan her gün isyana katılır gibi yaşamak gerekir, zulmün olduğu yerde."
Fotoğraflar: Diren Düzgün
Serdar Nazım Yüce
Pazar, 12 Haziran 2016 12:10

Şair, yazar ve gazeteci Nihat Behram'ın dönem yazılarından oluşan kitap serisinin 4'üncüsü "Tekzip" Everest Yayınları'ndan çıktı. Behram'la emeğinin karşılığı ödenmeden görevine son verildiği Yurt gazetesindeki köşesiyle aynı adı taşıyan ve buradaki yazılarından bir seçki sunan "Tekzip" kitabı üzerinden, gündeme dair konuştuk. Liberalizm, aydınlanma ve laiklik gibi birçok başlığa girdik. 

"Liberalizm şimdi daha canlı ve daha erdemli" diyen Behram, Erdoğan övülse de yerilse de liberaller için aslolanın sistemin devam edebilmesi olduğuna vurgu yaptı.

"Darağacında Üç Fidan"ın 40'ıncı yılı nedeniyle gazetecilik yaptığı yıllarını, gazete röportajları şeklinde tasarlanan "Darağacında Üç Fidan" ve "Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit" kitaplarının yazılış sürecini aktaran Behram, dostu Yılmaz Güney'le son görüşmesini de soL'a anlattı.


Oldukça kısa aralıklarla kitaplarınız yayınlanıyor. Sadece şairlik, sadece yazarlık değil; bir çok alanda birden üretiyorsunuz. Haliyle, zamanınızı nasıl değerlendirdiğinizi, seyahatlerinizi, gündelik yaşantınızı, çalışma düzeninizi merak ediyor insanlar… Buradan başlayalım.
Kısa aralıklarla değil aslında. Türkiye’de bugün bizim gibi sosyalist gerçekçi yazarların durumu zor. Özellikle son 15 yıl içinde daha da zorlaştı. Gençlerin heyecanla alıp bir solukta okuduğu kitaplarım da var tabii ama özellikle şiir kitaplarının okuru son derece düştü. Birçok sebep var böyle olmasında. Bu sebeplerin son dönemde en başta geleni, var olan siyasi iktidar; gerici, softa iktidar. Bu iktidar farklı bir kuşak yetiştirdi.

Bazı yazar ya da şairlerin neden talep gördüğü de buradan anlaşılıyor aslında…
Evet. Esasında bunlar, toplumu kültürsüzleştirme eylemi yapıyor. Toplumun üzerinden buldozer gibi geçiyor bu. Dolayısıyla sadece ben değil, bu coğrafyanın yetiştirdiği çok büyük değerler var; Sabahattin Ali’ler, Nâzım Hikmet’ler, Enver Gökçe’ler, Aziz Nesin’ler var Yunus Emre’den bugüne kadar. Sadece Aziz Nesin 120’nin üzerinde kitap bırakmış. Yunus Emre’den bu yana sayarsan her biri 50’şer, 100’er kitap bırakmış, değil mi? Bunlar bir kitaba mahkum ediyor toplumu. Adamların bir Kitabı var, 2 bin yıldır bu kitap bestseller (Çok satan) nasıl oluyorsa! Aya çıkılıyor, açıklaması bu kitapta; kadın hamile kalıyor, açıklaması bu kitapta; insanların aşkı, sevdası, ayrılığı; hepsi bu kitapta. Tek kitaba indiriyor, onun dışında tasarladığı alanı da magazinle, dizilerle, modayla, trendle dolduruyor.

'TEK KİTAP, YANINA DA MAGAZİN'

Bir de modern “bestseller”lar var.
Evet, bir de onu çıkardılar. Bestseller yazarlar türettiler. İçinde hiçbir şey olmayan, bitirdiğin zaman kafanda hiçbir şey kalmayan, seni eğitmeyen, sana insanlığın kültürel birikiminden herhangi bir şey vermeyen bir kültür türü ürettiler. Yani, dinlediğin zaman o şarkıyı, heyecanın hayatla öpüşmüyor; bitirdiğin zaman o kitabı, öğrendiğin şey insanlığın bilgi birikiminin bir parçası olmuyor. Boş, saman alevi bir şey… O tek kitabın hemen yanında bir de böyle bir kültür oluşturdular.

Dolayısıyla “kısa aralıklar” tabirimi yanlış buldunuz.
O pop dediğin şeylerle yarıştıramazsın ki. Onları basıyorlar 300 bin, 500 bin… Sabahattin Ali çok büyük bir yazar ama 2 biner baskı yapıyordur kitapları, o da 2-3 senede tükeniyordur.

Peki sorumun ikinci kısmı, zaman nasıl geçiyor?
Zamanımı çalışarak geçiriyorum. Çalışarak geçiyor; düzgün yaşamaya çalışarak geçiyor, doğru yaşamaya çalışarak geçiyor, “yaşama ne zaman, ne kadar ve ne katabilirim” ya da “ne zaman, ne kadar ve ne alabilirim” hesaplamasıyla geçiyor. Bir de koşturarak geçiyor. Sonuçta, yarış atı gibi koşturuyorsun, terini bile koşarken soğutmak zorundasın. Öyle durumlar oluyor ki, yetişememek, o şeyi yapamamış olmak insana büyük acı veriyor.

Son olarak Yurt gazetesindeki köşenizle aynı adı taşıyan “Tekzip”le okur karşısına çıktınız. Kitabın arka kapağına, “Ülke hayatının bu dönemi irdelenirken bu yazılara dönüp dönüp bakmak, kaçınılmaz önemdedir” diye not düşülmüş. Bu dönemin sanat alanında, aydınlar cephesinde önemi “saflaşmanın keskinleşmesi” olarak tarif ediliyor, yine arka kapakta. Bunu açmanızı isterim…
İktidara gelen dinci yapılanmanın kendini inşa edeceği kadroları yoktu. Onun için toplumda adı aydın diye öne çıkan insanların belli bir kesimi üzerinde kart açtılar ve tutturdular; işte liberaller. Medyada köşebaşlarını bunlar aldı. Parayla ya da başka bir biçimde bunlar, bu dinci yapılanmaya harç taşıdılar, onun erketeliğini yaptılar. Aynı dönemde belli aydınlar da bunlara karşı dik durdu. Benim o yazıları yazdığım süreç, Türkiye’de liberal ihanetin, liberal alçaklığın dinci iktidara erketelik yapması ve buna karşı duran insanların çarpışmadır. Türkiye’de, AKP iktidarı döneminde bu çok net görüldü. Yani liberallerle sosyalist, sosyalist olmasa bile cumhuriyet değerlerine bağlı, aydınlanmacı, laik, çağdaş, inancı olsa da inancını politik çıkarları için kullanmayan insanların arasında ayrım çok netleşti. Liberallerin bir kısmı ihanetlerini zaten çok üst boyutlara çıkardı. Yani, tam tetikçilik yaptılar dinci iktidara.

Kabataş yalanı, uydurma davalar…
O kadar çoklar ki, hangi birini sayacaksın. Bak mesela, Ahmet Altan yönetimindeki Taraf gazetesi. AA. Ahmet Altan, edebiyatçı olarak vasat altı bir şahıstır, gazeteci ya da siyasetçi olarak da ağza alınamayacak kadar kötüdür. Kuklanın ötesinde. Bilinçli tetikçilik yaptı AA. Aynı dönemde başka AA çıktı, daha değerli bir AA. Adalet Ağaoğlu. Değerli bir yazar ama…

Yetmez Ama Evet…
Evet. Kandırıldım diyor. Nasıl inandın imama? Kandırılmış… Eblehlik bu. Kendi aralarında böyle bir yelpaze var. Kalkıp da Adalet Hanım’a “seni satın aldılar” vesaire diyemezsin. Çünkü o öyle değil. Değerli bir insan, değerli bir yazar, bu kitaplarıyla falan da ortada. Ama “kandırıldım” diyor. Bunu diyecek eblehlikte demek ki. Şimdi bu ayrım, o günden bugüne farklı evrimler geçirdi ve sürüyor. O dönemin aydın katlardaki A.A.’ları kendilerini güncelledi. Adalet Ağaoğlu, “hatamı anladım” dedi ve sustu ama başka bir A.A. daha çıktı; Alev Alatlı.

Ahmet Altan’ın ipliği pazara çıktı, diyecek lafı yok ama liberalizm şimdi daha "canlı" ve daha "erdem"li.

Canlı ve erdemli?
Çünkü bugünün o çizgisini Can Dündar temsil ediyor. Dünün Ahmet Altan’ı bugünün Can Dündar’ı. Öbürü Erdem Gül, zaten Taraf çevresinden.

Ahmet Altan Erdoğan’ı yere göğe sığdıramıyordu ama…
Ahmet Altan’ın o döneminde ABD de, Avrupa da Erdoğan’ı destekliyordu. Şimdi onlar da Erdoğan’la çekişiyor. Liberalizm de kendini bu anlamda güncelledi. Öyle bir güncelledi ki, bir de kahramanlık temelinde, eleştirilemez olarak… Bunu görmek lazım. Liberalizmin var olan gerici, dinci, softa sistemin bir parçası olduğunu kaçırmamak lazım. Geçtiğimiz günlerde Alev Alatlı dedi ki, “Delikanlı bir başbakan arıyorduk, bulduk. Şimdi sahip çıkmalıyız.”

CUMHURİYET'TE 'TEMİZLİK'

İlhan Selçuk tutuklandığında “O gazetenin içinde bir İlhan Selçuk değil, çok Ergenekoncu var” diye yazılar yazanlar bugün aynı Cumhuriyet gazetesinin köşe yazarları oldu. Cumhuriyet gazetesinde Mustafa Kemal Erdemol’dan Mustafa Sönmez’ine kadar bir sürü yazar ayıklandı. Yerlerine o dönemde “Yetmez ama evet de ne demek, evet evet evet, iki kere evet” diyenler geçti. Dün Tayyip’i överken bugün ona karşı olmaları liberalizmden vazgeçtikleri anlamına gelmiyor. Çünkü şartlar değişiyor. Sonuç olarak şu, bunlar sisteme karşı değiller. Yeri geldiğinde o kişiye karşı olabiliyorlar. O kişi gitse süslenmişi gelse, buna “tamamdır” diyecekler. Aydınlar arasındaki saflaşmaya da bu temelde ve bu derinlikte bakmak lazım. Aydınlar bu konuda kandırılmaya çok müsait, senin sorunun başına dönersek. Neden müsait? Çünkü bu gerici, anti aydınlanmacı siyasi iktidar, emperyalizm tarafından Türkiye’ye reva görüldüğü zaman, planlar Hamas’ı, Mursi’si derken gelip Suriye’de kayaya toslamasaydı insanlığı çok büyük bir felaket bekliyordu. O dönemde de dinci iktidara çanak tutan liberaller, 2000 ile 2005 arasından bahsediyorum, nasıl kahraman gibi ortadalardı. Ordu vesayetine karşı savaşıyorlar, televizyonda hangi kanalı açsan hepsinde bunlar var, konuştukça konuşuyorlardı, bütün dünyaya beyanatları bunlar veriyordu vesaire. Şimdi onların çoğu tırstı, yoklar ama sistem aynı.

Aydın konusuna girmişken… 31 Ekim 2015 seçimlerinde TRT ekranlarında Komünist Parti adına propaganda yaptınız. Bu piyasadaki aydın kavramının icra edecebileceği bir şey değil. Sizin aydın tanımınız nedir ki, böyle bir şey yaptınız ya da "Benim seçim sonucum TKP’ye üyelik başvurumdur” diye yazdınız?
Bunu şöyle görmek lazım. Aydın olan insan, adı üstünde aydınlık fikirlerin taşıyıcı olmak zorundadır. Fikri aydın olmayan bir insana aydın demek saçma zaten. Aydın olmanın ölçüsü üniversite okumuş olmak, tahsil yapmış olmak, diplomalar almış olmak falan değil. En gerici kapitalistinden, gizli polis şefine kadar onlar da üniversite mezunu. Cumhurbaşkanı üniversite mezunu mu değil mi orasını bilmiyorum, o kısım biraz karanlık ama yanındaki bakanları, şunları bunları üniversite mezunu. Bir dönem, Türkiye’nin en önemli aydını diye öne çıkardıkları Orhan Pamuk açıkça gerici dönüşüme temel sağladı.

Bu anlamda Orhan Pamuk aydın mıdır sizin gözünüzde?
Sınıf bilincine sahip bir fabrika işçisini, ilkokul tahsili yapmamış bile olsa sınıf bilincine sahip olduğu için aydın sayarım. İsterse 5 üniversite bitirmiş, 7dil öğrenmiş olsun; gericiyse, faşistse nasıl aydın derim ona? Liberallerse aydının içinden çıkan, sistemle bütünleşen ihanet çizgisidir. Liberalizm ayrı değerlendirilmesi gereken bir şey. Çok büyük bir yanılgıdır, diyorlar ki “Artık sınıf kavramı ölmüştür, toplumdaki bir takım yanlışlıklar sistemin içindeki revizyonlarla çözülür.”

Komünist Parti bana “TRT’de bizim adımıza konuşur musun” dediği zaman, bu mesaj bana geldiği zaman inan ki hayatımın en heyecanlı, en gururlu ve en yoğun anını yaşadım. Sabah kalktım, bilgisayarı açtım, gazetelere, haberlere bakacaktım.  Mesajlara baktım. Her mesaja bakamıyorum ama bu mesajı yollayan arkadaş çok sevdiğim, hem önder olarak hem de insan olarak değer verdiğim, kültürle ilişkisi anlamında saygı duyduğum, derin özelliklerinin tanığı olduğum bir arkadaştı. Kemal’den (Okuyan) gelen bir mesajdı bu. Mesajı açtım ve kahvaltı yapmayı bile unuttum. Çünkü şu veya bu biçimde, gücü 3 gram ya da 3 ton, hiç mühim değil, bir siyasi hareket bana bu teklifi getirdi. Bu teklifi getirirken bana “Biz sana bir metin versek onu okur musun” demedi. Deseydi kabul etmezdim ama bana sadece “Adımıza konuşur musun” dedi Kemal.

LANETLE!

O ekranda ne söyleyeyim diye gidip dereye sordum. Dedi ki “HES’i lanetle”. Arıya sordum, dedi ki “İlaçlı tası lanetle”. Işığa, aydınlığa sordum, dedi ki “Kara çarşafı, fesi lanetle”. Çeliğe sordum, dedi ki “Pası lanetle”. Sevince sordum, dedi ki “Yası lanetle”. Bütün bu yanıtların toplamıyla isyana katılır gibi yola çıktım. Çünkü zulmün yok olmasını istiyorsan her gün isyana katılır gibi yaşamak gerekir, zulmün olduğu yerde. Ben bunların dilini bilirim.

Nasıl yani?
Dereceyi, arıcayı bilirim. Rüzgarcayı bilirim; hem de meltemce, poyrazca gibi değişik şiveleriyle. Ama onların dilini öğrenmenin yolu, onların uğrunda, onlar için savaşmaktan geçer, bunu yapamayan bu dillerin hiçbirini öğrenemez. Tabii öğrenmek için bir ömrü de vermek gerekir.  

Böylece o metni yazdım ben. Onlar benden “evet” ya da “hayır” bekliyordu. Ben “Evet”i metni yollayarak verdim ve yine beni çok heyecanlandıran bir yanıt aldım, belirtilen tarihte Ankara’ya gittim. Hayatımın en güzel iki günün orada geçirdim biliyor musun? Havaalanından beni partili bir arkadaşım aldı ve bir eve götürdü. Evde beni bekleyen insanlar vardı. Onların hepsi heyecanlıydı, o konuşma nedeniyle. Beni de bu sefer heyecan kapladı. Anayasa Raportörü kardeşim Ali Rıza (Aydın), “Sana hoşuna gitmeyecek bir haberim var” dedi ve kravat takmak zorunda olduğumu söyledi. Ömrümde hiç kravat takmamıştım. “Ben kravat takamamam, kravat takarsam konuşamam” dedim, telaşa kapıldı. Böyle, tişörtlü, ceketli gitmiştim. Evlerine gittiğim arkadaşlar sanki damat süsler gibi giydirdiler beni. Arkadaşın bana olabilecek 3 gömleği vardı, 3’ünü de giydim çıkardım. Gömlek ütülendi, kravat bulup getirdiler, onu taktım. “Ama böyle duramam gömlek-kravat” dedim, “ona da çare buluruz” dediler. Ne söylesem “hallederiz” dediler. V yaka bir kazak buldular, kravatın bir kısmı görünecek şekilde onu giydim. Kravatı şöyle bağlasak, bir düğmeyi açsak falan… Herkes etrafımda fır dönüyor.

TRT'YE KOMÜNİSTLER GELDİ

O gün evde kaldık. Ertesi gün arkadaşlar aldı bizi, radyoevinin önüne gittik. Binanın girişindeki güvenlik bölümünden geçerken, Ali Rıza Aydın arabanın camını açıp “Komünist Parti geldi” dedi. Güvenlik görevlisi ise içeriye “Komünistler geldi” diye haber verdi. (Gülüşmeler) Kapılar açıldı ve biz komünistler olarak içeri girdik. Başka konuşmacılar da vardı tabii içeride. “Gelen komünistlermiş”, “Komünistleri nereye alacağız”, “Komünistleri buraya alalım”… TRT’nin içerisinde komünist aşağı, komünist yukarı. “Komünistleri 3 numaralı odaya alıyoruz”, “Çaycı, komünistlerin kurabiyeleri gitti mi”, “Komünistlerin konuşması ne zaman”, “Komünistin makyajını kim yapacak” diye sardı binayı bir komünist lafı. Sonunda bizim konuşmamızı izleyecek hakimler heyetinin gelmesini bekledik. Hakimler heyeti geldi, öbür odaya geçtiler. Bir başka radyo konuşmasını denetledikten sonra heyet başkanı, bizim komünistlerin oturduğu salondaki görevliye “sıra kimde, hangisine bakacağız” dediğinde görevli, “Komünistlerin sırası” dedi. Gelip bizim odaya oturdular. Hakimlerle tanıştık, “hoş geldiniz” falan dediler.

Girip konuşmamızı yaptık. Oradaki çalışanlar dediler ki, “Yahu çok çok teşekkür ederiz size.” Çünkü 1 çekimde hallettik konuşmayı. Rol yok, bir şey yok. Bizden önce, sanırım Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını 18 dakika çekmişler, tekrar tekrar çekmişler, kısaltmışlar falan. Buralarına kadar gelmiş. Stüdyodaki bütün emekçiler, “Komünistler işlerini düzgün yapar” diye özellikle bize teşekkür ettiler.

YOLDAŞIN ANNESİNİN YAPTIĞI AŞURE

Heyecan daha bitmedi. Çekimi bitirip çıktık radyoevinden. Derken, arkadaşlardan biri “Acıktınız mı” diye sordu. Ben de “yesek de olur, yemesek de. 2-3 saat sonra havaalanına gideceğim, İstanbul’da yerim” dememe kalmadı, soruyu soran arkadaşın telefonu çaldı. Arkadaş telefonu kapatınca “Bir yoldaşın annesi Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ne aşure yapmış yollamış” dedi. O kadar duygulandım ki, cezaevinde olduğum günleri anımsadım. Bir yoldaşın annesinin aşuresi, “ne güzel bir anne” dedim, çocuğu mücadelenin içinde, kendisi çocuğuna ve arkadaşlarına aşure yapmış göndermiş. Aşurenin yanında da yaprak sarma. Arkadaşlar isterseniz “Nâzım’da atıştıralım, isterseniz de bir lokantaya gidelim” dediler. “Şu an dünyanın en büyük, 50 yıldızlı lokantalarının bile canı cehenneme” dedim, “O aşureyi tatmadan şuradan şuraya gitmem.”

Cezaevindeyken de birisinin görüşçüsü bir şey getirdiği zaman sadece onun için değil, diğer mahkumlar için de getirirdi. Bu dünyanın en güçlü silahlarından biri. Hayatımda yediğim en lezzetli yemekti, o yoldaşın annesinin ellerini öpme isteğiyle yanıp tutuşarak yedim o yemeği.

Bu bir zenginlik. Neden anlatıyorum bunları? Örgütlülük insanı hayatta çok değişik biçimlerde, çok değişik renklerle zenginleştirir. İnsanların örgütlü olması lazım. Örgütsüz insan yalnızdır. Örgütsüz insan dayanışma duygusundan, “birimiz hepimiz için” duygusundan yoksundur. Örgütsüz insanın yalnızlığı uğultulu bir yalnızlıktır, teneke gıcırtısı gibi bir yalnızlıktır ama örgütlü insanın yalnızlığında daha derin, daha insani duygular vardır. Örgütsüz insanın öfkesi ise boşuna bir öfke. Yani böyle saman alevi gibi. Örgütlü insanın öfkesi ise değişiktir; balyoz gibidir. Fidel’in bir sözü var ya, “Kendimi en yalnız hissettiğim an dünyanın bütün güçleri göğsümde toplanır” diye. Çünkü onun yoldaşları var, o örgütlü. Öyle bir an oluyor ki, bir olayın karşısında elin ayağın dolaşıyor ama örgütlüyken yalnızlık duygusu, acı duygusu, yoksunluk duygusu veya üzüntü duygusu da ayrı bir tattır.

Örgütlülük-özgürlük ilişkisi üzerinden özellikle sanatçılarda bir kırılma yaşanıyor. Buna nasıl bakıyorsunuz?
Farklı dönemleri de yaşadık. Örgüt, örgütün emireri, asker; bu yanlış. Bu yanlış sadece sanatçı için değil. Sanatçıda bu birden bire çok göze batar, böyle bir baskıya gelebilecek bir yapısı yoktur sanatçının. Sadece sanatçı için değil herkes için; genç bir insan için de, orta yaşlı birisi için de, öğrencisi için de, işçisi için de geçerlidir. Genellikle aydınlarda, örgütlü olduğu zaman özgürlüğü elden gidecekmiş gibi bir önyargı vardır; bence tam tersi. Keşke bizim de bu ülkede, geniş kitleleri kucaklayan, güçlü bir örgütümüz olsa. Gücümüz belli ama Türkiye coğrafyasına baktığın zaman yüzde 70’i, 80’i hımbıl, aptal, gerici falan değil kardeşim. Senin, bütün şarkılarında türkülerinde sevgilisini zülüfle, perçemle, saç teliyle anlatmış –işte “Zülüf düşmüş gerdana” diyor mesela- Karacaoğlan’ı yetiştirmiş Toros’un varken, bu memleketin yönetiminin Soros tarafından oluşturulmasını mantığın nasıl alır? Sen silahına sarılmasını bilmiyorsun. Antalya Manavgat’ta konuşurken “Şu arkanızdaki Toroslar Karacaoğlan’ı yaratmış. Bu Karacaoğlan’ın bir tane türküsü yok ki perçemden, zülüften bahsetmeyen. Bu toplumun kara çarşafa sokulması normal bir şey mi sizce?” dedim. “Adam haklı” diyorlar, haklıyım tabii. E dediler ki “Ne yapacağız”. “Ne yapacağız”ı var mı bunun, yan yana gelip omuz omuza vereceksin. Kardeşim senin evinin kapısına bir adam dayansa, sana “Çekil şöyle kenara, çoluk çocuğunu alıp gideceğim” dese buyur der misin? Ne kadar gücün varsa direnirsin, seni çiğnemeden o eve çoluğunu çocuğunu almaya giremez değil mi? İnsan yurduna da böyle bakar. Yurduna da böyle bakma bilinci; yurtseverlik bir kültür işidir. Bunu da örgüt temsil eder, örgütten öğrenirsin bunu.

Örgütlü olmazsan yok olursun. Alevilerin bir toplantısına katıldım geçenlerde. Salonda 500’e yakın insan vardı. Kürsüye çıktım, öyle baktım bu tarafa, böyle baktım o tarafa. İnsanlar bu sefer “Sahneye de çıktı, oturdu. Hiçbir şey de söylemiyor. Öylece bize bakıyor acıklı bir yüzle” dediler. Başımdan kötü bir şey geçtiğini falan düşündüler herhalde. Sonra “İçinizden ‘Bu adam bize bakıyor acıklı acıklı. Hiçbir şey söylemiyor’ diye düşünüyorsunuz değil mi” dedim. Ön sıralardan biri “evet” dedi. Ben de “Kurban’da kasabın önündeki koyunlara da böyle acıyarak bakıyorum” dedim, “Kesilecekler birazdan çünkü”. “Siz de öylesiniz” dedim, kasap kesme hazırlığı yapıyor, bıçağını biliyor. Koyunların hiç olmazsa bazıları, kesileceklerini anlayınca acı acı meliyor, bazıları kasaba boynuz atıyor, biraz daha büyükbaş olanları kamyondan atlayıp kaçıyor, “siz de o da yok” dedim. “Siz süslenmiş püslenmiş koyunlar gibi kesilmeyi bekliyorsunuz” deyince “ağır konuştun” dedi birisi. Gerçek neden ağır geliyor ki? Adam, “Yavuz benim ecdadım” diyor, Yavuz’un hayatı boyunca kılıcındaki Alevi kanı kurumamış. İran seferine çıkacak, seferden 2 sene önce başlayarak, güzergâhında ne kadar Alevi köyü varsa yakmış yıkmış. “Sizi kesecekler” deyişim şaka mı geliyor? Her gün IŞİD orada bir Alevi köyünü basıyor, kafa kesiyor, çoluğu çocuğu da alıp gidiyor. Yaşanmayan şeyler değil ki. “Alevinin kanını içmek, ciğerini kesmek sevaptır. Kitapta yazıyor bunlar” diyorlar, bununla ilgili fetvalar veriliyor. Sen hala bunu görmüyorsan, bu senin kör olduğunu gösterir. Koca Türkiye’de hiç mi başka yer kalmadı da 40 bin Suriyeli’yi Maraş’ın Pazarcık’ına, 40 binini Sivas’ın Divriği’ne yerleştiriyorsun? Bu neyin hazırlığı? O Alevileri kesin, toprağına da el koyun; bu sene olmaz da 5 sene sonra olur, 10 sene sonra olur. Olmaması için bir gerekçe var mı? Bu sefer de “Peki ama ne yapalım” dediler. Karşınızda biri sizi kesmek için bıçağını biliyorsa, balıklama üstüne atlarsınız. Sen davranmadan önce ben davranırım; bunu yapacaksın. Bol keseden atılıyor, Türkiye’de şu kadar Alevi varmış. Bunlardan 1 milyonu gerçekten Pir Sultan’ın, Dadal’ın ruhuyla dik dursa ne bu gerici iktidar kalır, ne bir şey. Başladılar alkışlamaya. “Bu elinizle bu elinizi dövmeyin” dedim, “Enerjinizle ellerinizi dövmeye harcamayın. Yumruğunuzu sıkın, örgütlenin”. Halkın örgütlülüğünde bu anlam var. Aleviler örgütlü olsa Divriği olmaz, Pazarcık olmaz, oralara o kamplar kurulmaz. “Dur” der iktidara ya, örgütlü olsa durdurur.

Aydınların örgütlenmesi peki…
Aydınların örgütlenmesi de aynı şekilde. Aydınların sorunu da bitmiyor kardeşim. Aydınlar örgütlü olsa Yurt gazetesi patronu beni 1,5 sene çalıştırıp, maaşımı vermeden, bir cümleyle gazetesinden kovma hakkını bulabilir miydi?

Günümüzde her şeyin sahtesi var, sadece sahte saat, sahte ayakkabı değil. Her şeyin çakması var. Mesela Deniz Gezmiş’i, Nâzım Hikmet’i anıyorlar. Deniz’le Nâzım’ın yapısıyla, düşüncesiyle, ruhuyla yan yana konulamayacak insanlar da anıyor onları. Nâzım kendisine “Düşüncenden vazgeç, af dile. Biz de seni affedelim” dediklerinde “Sevdalınız Komünisttir” diyen bir adam. Onu anarken bu ruhun da sende hakim olması lazım. Esasında o ruha saygı duruşunda bulunuyorsun. Büyük insanlar, büyük yazarlar, büyük önderler ve büyük halk isyanları bir ruh taşır ama büyük yazarların da, büyük önderlerin de, büyük isyanların da hayatta kalma süreleri var. Nâzım 1963’te ölmüş değil mi? Ruhu ölmez ama… Ruhu bir şekilde, hayatın bir alanında seninle kesişir. Büyük önderler de böyledir. Lenin belli bir yaşa kadar yaşamış ve ölmüştür, Ho Chi Minh de, Jose Marti de öyledir ama onların taşıdıkları ruh yaşamaya devam eder. Büyük halk isyanları, mesela Paris Komünü, ezilmiş ve bastırılmıştır ama Paris Komünü bir ruh olarak kalmıştır. İlk köle ayaklanmasını başlatan Spartaküs’ün ruhu kalmıştır.

“Benden selam söyle ev külfetine, çıkıp ele karşı ağlamasınlar” der Pir Sultan. Deniz Gezmiş, babasına yazdığı son mektubunda “Benim için üzülmeyin. İnandığım yolda ölüyorum. Sakın benim için gidip birilerinden özür dilemeyin, onlara baş eğmeyin” diyor. Deniz, Pir Sultan’ı okuyup da “Pir Sultan böyle demiş, ben de böyle diyeyim” mi demiş? Hayır, o ruh gelip onunla kesişiyor orada. İnandığı yolda asla boyun eğmeme ruhu gelip orada kesişiyor işte.

Burada ruh dediğiniz şey de aslında temel olarak insanlığın mücadele birikimi, öyle değil mi?
Tabii, ben onu kastediyorum. Dinsel inancın tanımladığı anlamda söylemiyorum. Öyle bir inancım yok benim. Benim inancım, gözümle gördüğüm, yaşamımın nedeni olarak bildiğim şeylerdir. Nefes almasam biraz sonra öleceğimi biliyorum, onun için havaya inanıyorum. Su içmezsem birkaç gün sonra öleceğimi biliyorum, onun için de suya inanıyorum. O buğday o topraktan yetişmese o ekmeği alamayacağımı ve aç kalıp öleceğimi biliyorum, onun için toprağa inanıyorum. Canlılar aleminde de sembolik olarak arı ve çocuğa inanıyorum. Dolayısıyla, doğaya, emeğe, canlıya dönük her saldırıyı inancıma yönelik bir saldırı olarak görüyorum.

Nâzım Hikmet’in ilk kitabı sanırım 1964’te çıktı. O zamana kadar Nâzım yasaklıydı. Nâzım Hikmet’in bir şiirini okumak da, Nâzım’ın adını anmak da yasaktı. İlk “Kuvayı Milliye Destanı” çıktı 64 yılında. O yıllarda Haydarpaşa Lisesi’nde okurken, Nâzım şiirleri text edilir, elden ele ulaştırılırdı. Nâzım’ı koyun cebinde taşımak, o dönemde şiire meraktan çok yasak çiğneme duygusuydu, silah taşımak gibi düşün yani. Ben Nâzım Hikmet şiirlerini cebimde taşırken, Haydarpaşa Lisesi’nde iki ders arasında kürsüden okurken ya da sınıf tahtasına tebeşirle birkaç dizesini yazarken esasında yasak çiğniyordum. Çünkü genç, 18 yaşında Türkiye İşçi Partisi’ne -65 seçimi öncesinden bahsediyorum. O seçimde TİP 15 milletvekili çıkardı- üye olmuş biriyim. Nâzım’la yolum o  dönemde kesişti. Çünkü sınıftaki birinin ihbarı sonucu, o dönemde Tercüman gazetesinin de bu olayı yazması sebebiyle okuldan atıldım. İki sene beni hiçbir lise almadı. Türkiye İşçi Partisi’nin yöneticileri, Mehmet Ali Aybar vesaire Milli Eğitim’le görüştü. Ataol (Behramoğlu) oraya buraya dilekçeler yazdı. Tabii ailem çok üzüldü ben liseden atılınca. İki sene sonra Pendik Lisesi’nden lise bitirme imtihanlarına katılma hakkı verildi bana. O imtihanlara girerek liseyi bitirebildim. O dönemde Ataol bana demişti ki, “O kadar canını sıkma. Attilâ İlhan da 16 yaşında Nâzım okuduğu için okuldan atılmıştı.” Öyle bir rahatlamıştım.


Haydarpaşa Lisesi futbol takımının kaleciliğini yapan Nihat Behram takım arkadaşlarıyla (Ön sırada) Yıl:1965

12 Mart dönemi yaklaştı. 68 olayları, o mitinglerde, yürüyüşlerde şiirler okuyorum, üniversite işgalleri vesaire. İşte oralarda Nâzım şiirleri gelip seni buluyor. 12 Mart’ta hakkında “vur” emri verilmiş. Sevdiğin kız seninle bir yerde buluşmak istiyor, ona iki dize yazıp yolluyorsun Nâzım’dan “Elini elime değme gülüm/ Benden sana geçer ölüm” diye. Gerçi Nâzım onu Hiroşima için yazmış ama şiirin büyüklüğü orada her şeyi kapsıyor. Hapse giriyorsun, uzun hücre ve işkencelerden sonra seni bahçeye çıkarıyorlar, Nâzım gelip yakana yapışıyor, “Bugün Pazar/Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar/ Ve ben ömrümde ilk defa…” diye. Cezaevinde işkence sırasında sana “İtirafçı ol, kurtul” diyorlar, Nâzım gelip seni buluyor, “Sevdalınız komünisttir” diye. E gurbete çıkıyorsun, ülkene girmen yasak, ülke özlemiyle yanıyorsun, için alev dolu, o alevler neredeyse ağzından dışarı fışkıracak; “Bir vapur geçer Varna önünden/ Bir vapur geçer boğaza doğru/ Nazım usulcacık okşar vapuru/ yanar elleri” diyorsun. Bunları Nâzım’dan örnekleyerek anlattım ama bunu bütün büyük şairler, yazarlar ve isyanlarla buluşturabilirsin.

Şimdi soruna geri dönersek, liberaller tüm bu kavramları, bu ruhu karartıp, kirletip, gevşetip sahtesini ortaya çıkartıyor. Nâzım’ı sahte anıyorlar. Gezi’yi sahte anıyorlar, onların andığı Gezi, Gezi değil. Bütün insani, bütün devrimci değerlerin çakmasını, ancak kalıbı ve ambalajıyla devrimci olabilenini üretiyor bunlar.

DENİZ GEZMİŞ'İN GÜNLÜĞÜ VAR MIYDI?

Solla tanışan herkesin eline ilk aldığı kitaplardan biri, “Darağacında Üç Fidan”ın yayınlanışından bu yana 40 yıl geçmiş…
Bir kütüphane açılışına gittim, Manavgat Belediyesi davet etmişti. Açılışı yaptık. İçeri girdim, Yılmaz Güney rafı var, Nâzım Hikmet rafı var, bir de Deniz Gezmiş rafı var. İlk gözüme çarpan tuğla gibi bir kitap, üzerine “İlk basım-30 bin” yazılmış; “Deniz Gezmiş’in Günlüğü” diye de ismi var. Şimdi bunu yapan bir sahtekar. Deniz Gezmiş’in günlüğü falan yok, tutmadı çünkü. Adam yazmış ama “1972-12 Şubat. Bugün sabah erken kalktım. Hüseyin’le şunları şunları konuştum. Yusuf’a seslendim. Üçümüz beraber şu şarkıyı söyledik” diye. Yok böyle bir şey. Utanmadan bu kitabın üzerine bir de “belgesel-anlatı” yazmış. “Darağacında Üç Fidan”da “belgesel-anlatı” diye bir tür kullandım. Bu tür ilk defa bu kitapta kullanılmıştır. Ben o kitabı yazdığımda, tam belgesel değil çünkü düş gücüm var, anlatı desem o da değil çünkü gerçekliği var diye düşünüp “Belgesel-anlatı” yazmıştım. O sahte kitabın da üzerinde bu yazıyor. Deniz Gezmiş’in arkadaşları, o dönemde idama mahkum olanlar, Deniz’in ailesi “Böyle bir günlük yok” diye protesto ettiler. Bu kitabın hala satışı yapılıyor, kütüphaneye bile girmiş. Kütüphanenin yöneticilerine “O kitap orada dururken ben buraya girmem, konuşma yapmam” dedim, kaldırttırdım. Ben bir kişiyim. Herkes sahip çıkacak, “Haddini bil lan, sen kimsin de Deniz Gezmiş’in günlüğü diye kitap yazıyorsun” diyecek. Yazan adam, bir yerde açıklama yapmış güya, “Efendim ben onu düş gücüyle yazdım, Deniz Gezmiş günlük yazsaydı böyle yazardı”. Deniz Gezmiş’i anmak, her 6 Mayıs’ta Deniz’lerin mezarına giderek olmuyor. Bu kitabın hesabını sormak mezar başına gitmekten daha önemli. Bu kitap satılmaya devam ettikten sonra sen Deniz’i ansan ne olur anmasan ne olur.

‘HERKES HER ŞEYİN SAHTESİNE MÜPTELA’

100 yıl sonra Deniz Gezmiş nasıl tanınır mesela…
Ne 100 yılı! 100 yıla hiçbir şey kalmaz. Yarın biri Lenin’in günlüğünü yazar, öbür gün diğeri Marx’ın günlüğünü yazar, sonra Castro’nun günlüğü yazılır. Yazmış işte, çok da satılıyor. Gençleri kandırıyor, kirletiyor. Sana sadece bir örnek veriyorum, o kadar çoğaltılabilir ki bu sahtelik. “Herkes her şeyin sahtesine müptela” dediğimde bunu anlatıyorum ben. Hakikisine dokunmuyor ama sahtesine müptela.

“Darağacında Üç Fidan” sizin aynı zamanda ilk kitaplarınızdan, aynı zamanda en çok insanlara ulaşan. Denizlerin mücadelesini binlerce insan, sizin kitabınızdan öğrendi. 40’ıncı yılda şöyle bir fotoğrafını çeksek… Kitabın yazılma sürecinden bahseder misiniz, neler yaşadınız o dönemde, nasıl oluştu “Darağacında Üç Fidan”?
Deniz Haydarpaşa Lisesi’nden de okul arkadaşımdı. Maltepe Askeri Cezaevi’nde Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Cihan Alptekin, Ömer Ayna’larla birlikteydim, tünelin kazıldığı dönemdi. O dönemde aynı yaşta olan kişilerdik. Deniz 47’liydi, ben 46’lıyım, öbürü de 45’li falan. Zaten belli insanlardık bir de siyasi hareket olarak yakındık. Önce TİP’teydik, sonra o ayrışmada THKO oldular, ben de onlara yakındım o dönemde. Benim 12 Mart döneminde tutuklanma sebeplerimden bir tanesi Denizler’in asılmasından önce “Yalnız değiller, Şarkıları ve Biz Varız” şiirim, asıldıkları gün yazdığım “Üç Dağa Ağıt” şiirim ve asıldıktan üç gün sonra yazdığım “Kanayan Üzümler” adlı şiirim. O şiirlerin içinde olduğu ilk şiir kitabım “Hayatım Üzerine Şiirler” kitabı 1972’de yayınlandıktan hemen sonra yasaklandı ve hakkımda tutuklama kararı çıkarıldı. Cezaevi, Denizler’in asılışı, Mahirler’in Maltepe Cezaevi’nden kaçışları, Kızıldere’de katledilişleri; sen her şeyin içindesin, onun bir parçasısın. Yanından az önce giden arkadaşlarının katledilme haberini alıyorsun. Mesela Cihan Alptekin benim çok sevdiğim bir insandı. Sinan Cemgil… Göztepe’de (Önündeki sokakta biz oturuyoruz, arkamızdaki sokakta o oturuyor) uzaktan gider bakardık Adnan Cemgil’e, Nazife Cemgil’e. Evleri kütüphane gibiydi, 16-17’li yaşlarda gidip dinlerdik onların konuşmalarını. Her şey doğaldı, iç içeydi o dönem.

Bir süre İbrahim Kaypakkaya çizgisinden gelen arkadaşlarla aynı koğuşta kaldım. İbrahim’i Çapa Öğretmen Okulu’nda okuduğu dönemden tanırdım. Cezaevine girdiğimde, orada onların intikamını alma duygusu öyle bir kök verdi ki… Ben intikamı nasıl alabilirim, sözcüklerle. Her aracı kullanabilirim ama en yakında duran araç o. 74 affıyla cezaevinden çıktığımda Vatan gazetesi yayınlanmaya başlamıştı. Vatan’da röportaj yazarı olarak başladım. Denizler’in kitabını yazarken, evlerini, babasını, annesini tek tek dolaştım. Gidip Yusuf’un ailesini buldum, Hüseyin’in de öyle. Siyasi mücadelede onlarla birlikte idama mahkum olan arkadaşlarından onlarla ilgili anıları dinledim. O dönemlerde küçük hücre örgütlenmeleri olduğu için bir hücrenin yaptığını öteki hücre pek fala bilmezdi. Çok geniş bir bilgi topladım. Ağzına alman dahi yasaktı o isimleri. “Darağacında Üç Fidan” bu konuda yazılan, basılan ve Denizler’in son sözlerini açık bir şekilde yazmış ilk kitaptır. Kitabım da o yüzden yasaklandı zaten. Röportajlar gazetede yayınlanmaya başladı, yayınlandığı her gün (o dönemde 141-142 var), gazete toplatılıyor. Fakat gazete tirajı birden bire 30-40 bin arttı. Gazetede röportaj olarak çıktı, 18 gün yayınlandı. Geceleri kurşun kalemle kağıda yazıyordum, gelip benden alıp gazeteye götürüp daktilodan geçiriyorlardı. “Darağacında Üç Fidan”ın ilk yayınlanması odur.

“Darağacında Üç Fidan” kitap olarak ilk kez May Yayınları’ndan çıktı. Kitabın her bölümünde şiirler vardır. Bu kitabın bir özelliği de şiir türünü milyonlarca insana taşımasıdır. Çünkü kitabın içinde 25-30 tane şiir var. Şiir çok geniş kitlelere bu kitapla taşındı.

‘CAN DÜNDAR DENİZLER’İN TİCARETİNİ YAPIYOR’

Kitap yasaklandı ve 22 yıl yasaklı kaldı. Polis yayınevini bastığı zaman bütün matbaa makinelerini kırdı, kurşun dizgi malzemelerini, fotoğraf kalıplarını kırdı. Kaçırabildiğim kadar materyali, Denizler’in kimliklerini, fotoğraflarını vesaire yıllarca orada burada sakladım. Kitabın ilk baskısında –Ki hala vardır- Denizler’in Filistin günlerinden kalma fotoğraflar vardır ama ne hikmetse Can Dündar  bu fotoğrafları, 2016 6 Mayıs’ında “Denizler’in Filistin’deki fotoğrafları ilk defa…” diye Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı. Bu bir ahlaksızlıktır. 40 yıl evvel de bu kitapta vardı o fotoğraflar, bugün 100’üncü basımını yapıyor bu kitap. Can Dündar efendi, sen bunu gazetenden nasıl ‘ilk defa’ diye verirsin. Ayıp, ayıp! Bu tür sahtelikler ayyuka çıktı artık. Bunun da ticaretini yapıyor Can Dündar. Benim kitabım 22 yıl yasaklı kaldı. Polis bana “Bu bu bu bölümleri çıkart, kitabın serbest kalsın” dedi Sansaryan Hanı’nda. Bir insanın hayatını yazıyorsun, o insanın son sözleri hayatının özetidir.

Son sözü de mi “çıkar” dediler?
Tabii, “çıkar” dedikleri üç yerden biri o; “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği”. 22 yıl yasaklı kalmasına razı oldum, o son sözleri kitaptan atacağıma ve kaldı. 22 yıllık yasak kalktıktan sonra bir isteğim, bir de dileğim vardı. Fitaş sinemalarının tepesine ilan koyacaksınız dedim, Denizler böyle yukarıdan herkese bakacak. İkincisi, daha çok bir arzudur; “Dilerim anında 22 basım yapar”. Gerçekten 22 baskı yaptı 1 ay içinde. Yasaklı yılların intikamı alındı.

Ben 19-20 yaşımdaydım, Metin Demirtaş “Bizim de Dağlarımız Var Che Guevara” şiirinden tutuklanmıştı. Türkiye’nin bağrında, Toroslar’da yetişmiş çok değerli bir şairdir. Buradan atlayıp Antalya’ya gittim ve kendisine “Metin Abi, seni daha yakından solumaya geldim” dedim. Metin Demirtaş, beni bir köy evine yerleştirdi, köylülere de “Bu delikanlı sizle beraber üretime katılacak” dedi. Susam tarlaları vardı orada ve susam biçme zamanıydı. Bana da “Sen burada çalış. Buradaki insanlar nasıl yaşıyorsa öyle yaşa. Akşamları da ben geleceğim” dedi, her akşam da geldi. Beraber o Toros Dağları’nın ormanlarına giderdik, bana Rafael Alberto, Pablo Neruda okurdu. Hayatımın en güzel 10-15 gününü orada geçirdim. Kemer’de bir bölgeydi, bölgeyi çok iyi tanıdım. İçimde o kadar derin izler etti ki o bölge. Yılmaz’ın (Güney) yurtdışına çıkarılma olayı da Kemer üzerinden oldu çünkü ben o bölgeyi iyi biliyordum.

İBRAHİM KAYPAKKAYA KİTABI

Başka bir örnek daha… “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit”i yazarken kalkıp Çorum’a gittim. Köyünde Ali Amcayı (İbrahim Kaypakkaya’nın babası) buldum.

Yıl kaçtı?
1975. “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit” de aynı tarihte çıkmıştı.

77 değil miydi?
O kitabın çıkış tarihi. “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit” de önce Vatan’da (gazete) röportaj olarak yayınlandı. Vatan gazetesinde “Sol Kendini Anlatıyor”, “Zindan Zindan İçinde” gibi birçok röportajım çıkmıştı. En son “Dersim Katliamından Arta Kalanlar” isimli röportajımı gönderdim. Röportajım kayboldu. Patron “Hepimizin başı yanar” dedi. O zamanlar öyle fotokopi vesaire yoktu, el yazısıyla yazdığın röportajı verirdin. Bir röportaj da “Kıbrıs Çıkartmasına Katılan Erler Anlatıyor” başlıklıydı. O röportajım da kayboldu. Aranmaya da başlamıştım zaten yine. Bir de o röportajı saklayayım, o fotoğrafı saklayayım diye bir şey yoktu. Ahmed Arif’ten mektup gelmiş mesela, okuyup yırtıyorsun. Çünkü evin basılabilir, öyle yapman gerekiyor. Şimdi bende Ahmed Arif’ten 4 mektup kalmış, Yılmaz’dan da bu kitaba (Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllarımız) koyduğum 8-10 mektup kalmış. Nasıl olmuşsa o da… Bir iki arkadaşa bırakmışım çünkü, onlar da saklamış işte.

İbrahim Kaypakkaya’nın babasıyla ne konuştunuz peki?
Ali Amca ile gün gece konuştuk. Zaten o kitap babasının İbrahim’in parça parça edilmiş cesedini Diyarbakır’da morgtan teslim alışının öyküsü olarak başlıyor. Yani İbrahim’in intihar etmediğini, alçakça işkence edilerek katledildiğini kanıtlayacaktım bununla. İlk ispat bu da. Babasıyla konuştuktan sonra anasıyla da görüşmek istedim. Anasıyla babası ayrıydı İbrahim’in. Bilmem ne köyü dediler. Bana mihmandarlık yapan arkadaşla o köyü bulduk. Tarlada çalışan anası bizim yaklaştığımızı görünce “Oğlumun arkadaşları geliyor”u anladı. Kenara çekilip oturdu o kadıncağız, elleriyle dizlerini döverek bir ağıta başladı. Ben o ağıtı kaçırmamak için koşarak yanına gittim, “ana” deyip oturdum yanına. O ağıtını sürdürüyor. “Benim oğlum akılların kuyusu/Vurmayın da ona vurmayın zalimlerin sürüsü” diye ağıt yakıyor. Kitabın içinde o ağıt var, görmüşsündür orada. Yazabildiğim kadar o ağıtı yazdım, öyle kalabildi bugüne.

Ben 1-2 yıl evvel oğlu işkencede katledilmiş kadının ağıtını kendi sesinden dinledim. Gittim onu gördüm, elini öptüm yani kadının. “Evladın öldü ama bizi de evladın say” dedim ona. Ona internetten soruları yollayayım da, oradan yollasın cevabını… Buradan sanat çıkmıyor. Bugün Türkiye 9 şiddetinde deprem geçirmiş vaziyette, yıkılıyor. Yahu bu hayatın içinde kim bilir kaç bin tane film var, görüntü var, senaryo var, ağıt var. 70 yaşındayım ve şu an kalkıp gitsem oralardan bin tane ağıt toplar gelirim. Adam diyor ki, “IŞİD köyümüzü bastı. Köyün düşmesinden hemen önce çiftemde ayırdığım son kurşunu kızıma sıktım. Çünkü onların eline düşmesindense ben öldüreyim dedim”. Acının büyüklüğüne bak. İşte hayatın içinde olmazsan bu hikayelere dokunamazsın.

Yılmaz Güney’den konuşmak isterim, arkadaşınız, dostunuz olan, yasaklı yılları birlikte geçirdiğiniz… 1994’te “Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllarımız”ı yayınladınız, 2014’te de Ahmet Boga’nın Yılmaz Güney fotoğraflarına uzunca bir önsöz yazarak “İmralı Günlerinde Yılmaz Güney” i hazırladınız. Elbette çok anınız vardır ama hatırlıyorsanız son anınızı anlatır mısınız?

30’uncu yıldönümünde çıktı, çok güzel fotoğraflardır onlar. Ahmet de çok değerli bir insandır, o da Adanalı’dır. Eski bir boksördür, şimdi Londra’da çalışıyor. O fotoğraflarla Yılmaz’ı bir kez daha anmış olduk.

Yılmaz bu coğrafyanın yetiştirdiği, halkın kıvılcım yürekli evlatlarından biri. Yaşamının en verimli zamanlarında aksilikler bir türlü yakasını bırakmadı. Ömrü cezaevlerinde, sürgünde, orada burada geçti. Yurtdışında dayanabilecek bir insan değildi zaten. Öyle olduğu için de yurtdışına çıkar çıkmaz vücuduna yayılmaya başlayan o hastalıkla son buldu ömrü, Paris’te hayatını kaybetti.

YILMAZ'I SON GÖRÜŞÜM

En son onunla biz (O, ben ve benim eşim) Kıbrıs’ın Rum kesimine gitmiştik. O ölmeden 6 ay evveldi. O kitabımda da (Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllarımız) fotoğrafları vardı, zaten bir deri bir kemik kalmıştı. Gezi boyunca yüksek bir tepe aradı durdu yana yakıla. Sonunda buldu ve çıktı tepeye. Çünkü söylemişlerdi, açık havalarda Toroslar görülebilir diye. Oraya çıktı, çömeldi. Uzaktan Türkiye’ye baktı. Sonra oradan Atina’ya geçtik. O İsveç’te bir toplantıya katılacaktı ben de Fas’a gidecektim. Orada ayrıldık. Ben Fas’tan Paris’e döndüğümde haber geldi, hastanede komaya girmişti. Yani en son görüşüm oydu Yılmaz’ı. İlk görüşüm ise 1964’lü yıllara dayanıyor. Halkın Dostları dergisi çıkarken bana yardımcı oldu. “Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllarımız” 400 sayfalık bir kitap. O kitapta onunla ilgili yaşadığım her şeyi anlattım. Kitabı yazma görevini bana, hem Yılmaz’ın hem de benim ustamız olan Vedat Türkali verdi. O kitabın yazılma sebebi Vedat Türkali’dir. O dönemde kendisi de Londra’da “Güven”i yazıyordu, bana da Yılmaz’la ilgili anıları yazma görevini verdi. Sonra kontrol edeceğini de söyledi. Çünkü Vedat Türkali gerçekçi bir insandı ve bana “yazdığın her satırın ya tanığı ya da belgesi olacak elinde” derdi. Kitabı bitirdim 1,5-2 senede. Kitabın yarısı zaten Yılmaz’ın bana yazdığı mektuplardır. Londra’da kendisine teslim ettim yayınlamadan önce. Okudu, “Alnından öperim” dedi, arka kapağına da yazdı “Yazdığı her şeyin tanıklığını yaparım” diye.