İstifa eden Erhan Yazıcıoğlu soL'a konuştu: Teşvik yok, kadro yok, bizi tutarsızca oyaladılar!

Şehir Tiyatroları'ndaki görevinden istifa ettiğini açıklayan ve yandaşlar tarafından linç edilen Erhan Yazıcıoğlu soL'a konuştu, yaşadıklarını anlattı.
Fotoğraflar: Mert Kaplan
Serdar Nazım Yüce
Perşembe, 24 Aralık 2015 16:27

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu, katıldığı canlı yayında görevini bırakacağını açıklamıştı. Yazıcıoğlu, göreve gelirken kendisine Belediye tarafından verilen sözlerin tutulmadığını söylemiş, kimsenin umudunu daha fazla yıkmak istemediği için istifasını sunduğunu duyurmuştu. Tiyatro sanatçısı, Şehir Tiyatroları Müdürlüğü'ndeki odasını toplarken kendisini ziyaret ettik ve bir söyleşi yaptık.

Yazıcıoğlu'yla istifaya giden sürecin yanısıra, kendisinin göreve gelirken yaptığı açıklamaları da konuştuk. 


Size verilen sözlerin yerine getirilmemesi üzerine istifa edeceğinizi duyurmuştunuz.
Aylar önce söyledim. Defalarca tekrarladım ama kimse kale almadı ya da inanmadılar istifa edeceğime. Çünkü bu kadar iyi giderken, tiyatroya bu kadar enerji gelmişken bırakıp gideceğimi kimse düşünmedi. Ama o kadar çocuk kandırır gibi kandırılmaya başlandım ki gerçekten bir süre vermeliydim hem kendime hem de onlara. Daha ne kadar böyle gidebilirdi? İnsanlar vermişti, vermişti, vermişti şimdiyse almalarının zamanı gelmişti. Kaldı ki bana verilen sözlerle ben onlara söz verdim. Yani kadrolar gelecek, yönetmelik değişecek, 3 yıldır ödenmeyen teşvikler ödenecek, ki Devlet Tiyatroları aldığı halde bize verilmemesi herhalde çok özel bir gıcıklık diye düşünüyorum. Bunun dışında da aklıma bir şey gelmiyor. Çünkü parasız değil, belediye gayet zengin. 

Ben onlara hep verdiğiniz sözlerin peşini bırakmam dedim. Ha bunu şakayla karışık söylemişimdir, tatlılıkla söylemişimdir ama defalarca söyledim. Geçen sene 27 Mart’ta istifa edecektim, etmedim. Bunlar da sandılar ki ben blöf yapıyorum. Hayır, gençler istemedi. Gençler o kadar büyük sevgi gösterdi ki, bu güven ve sevgiyle kaldım. Bir takım saçma sapan kiralık kalemlerin yazdığı gibi ben iki de bir gideceğim deyip gitmemezlik yapmadım. Buradaki arkadaşlarımın sesine kulak verdim sadece.

'O GÜN VEREM OLDUĞUMU ÖĞRENMİŞTİM'
Onlara tercüman olmaya çalıştım ama onlara göre vahim gün (CNN canlı yayınına katılması), bazılarına göre yandaşlara prim verdiğimiz gün verem olmuştum. Yani tüberküloz teşhisi konulmuştu bana. Tüberküloz çok eskide kalan bir hastalıktır. 14 yaşımdayken de geçirmiştim. O zamandan kalma bir leke tespit edildi. O yüzden ilaçlar falan alındı. Verem, ya aşırı üzüntü ya da büyük bir aşktan olunur. Ben bu yaşta ikisini bir arada yaşadım. En büyük aşkım tiyatro, umutsuz bir aşk olduğunu anladım. Ve çok üzüldüm. Neye üzüldüm? Beni umut olarak gören insanların umutlarının fos çıktığına üzüldüm, sözümü tutamadığıma üzüldüm, kimlerle dans ettiğimi öğrenince üzüldüm. Bütün bu üzüntüler benim gerçekten ciğerimi yedi. Nedense hasta ettiler beni diyeceğime ciğerimi yediler dedim. Ne var bunda? Argo olabilir. Benim geçmişim Yedikuleli. Ben bir sokak çocuğuyum, itiraf ediyorum. Ama nezaketi asla elden bırakmamışımdır. Kimse bana o anlamda kabalık ettiğimi söyleyemez. 

'O KADAR İYİ OYUNCULAR Kİ...'
Bu gerçeğe kimse parmak basmadı. Bana bir kişi bile geçmiş olsun demedi. Bunu da ciddiye almadılar. Biz sadece sahnede rol yaparız, bunu anlamaları gerekiyor. Ama bazı insanlar hayatta o kadar iyi oyuncular ki, biz başa çıkamayız. 

Bu girişiniz benim sorularımı biraz biraz içeriyor aslında. Açarak gidelim. Neden Aralık sonu? Yoksa hala bir beklentiniz var mı?
Hala var tabii. Ben çok umutlu bir insanımdır. Hala bana kal, hiç değilse 3 isteğinden birini yapacağız demelerini bekliyorum, bu bir. İkincisi, tiyatro benim hayatım. Yani birini getirsinler, ben ona görevi teslim edeyim. Nasıl birbirlerine küfür eden politikacılar bile devir teslim yapabiliyorlar. Ben de yerime getirilen kişiye sahip çıkarak -ki mutlaka benden daha genç biri olacaktır gelecek kişi- yarım kalan projelere sahip çıkmasını söyleyerek, şu şu konulara dikkat etmesini söyleyerek görevimi yapardım. Çünkü buna benim haddim var. Ben bu tiyatronun en yaşlısıyım. 6 ay sonra zaten emekli oluyorum. Bunların istediği beni 6 ay daha oyalamaktı. Ben bu oyalamaya izin vermedim. 

UMARIM AYDIN BİRİ GELİR
Umarım aydın, vizyonu geniş biri gelir. Didişmek kavramını kullanmıyorum ama, fikir alışverişini kolay yapabilecek bir isim gelir. Bir de o arkadaşlara rağmen, vizyonunu ve misyonunu kabul ettirirse ne güzel olur. Bunu istedim, o yüzden de süre koydum. Dedim ki, ben 30 Aralık’ta istifa edeceğim. Yok canım, hadi sende falan yaptılar. 

Ben gençlerin baskısıyla kaldım. Çünkü yüzde 53’lerden yüzde 97’lere hatta 102’lere çıkan bir seyirci potansiyeli var. Bakın burada oyunların dökümleri var. Hangi oyun yüzde kaç dolmuş, ona bakıyorum. Bakar mısın; Hayal-i Temsil yüzde 100.5, Ayaktakımı Arasında yüzde 84, Zengin Mutfağı 94, Kısasa Kısas yüzde 95, Cibali yüzde 93.

Sorarım bu insanlara, böyle bir noktada bırakmak istemedim, buraya kadar getirmişken, dünya tiyatrosundan klasikleri şu panoya asmışken… Panonun en üst sırasındaki oyunlar yeni oyunlar (Yeni oyunlar arasında Maksim Gorki’nin, Nâzım Hikmet’in ve William Shakespeare’in eserleri dikkat çekiyor). Ki bunların arasında iki oyunu da kaldırdım, kendi oynayacağım oyunu da kaldırdım giderayak. Çünkü, dedikodu olacaktı, emekli oluyordu, giderken kendine oyun koydurdu. Bu sayede ilave maaş alacak derler diye. 

İnsanlar merdivenlerde izlemiş yani?
Her salona 50’şer 100’er iskemle koydurdum, hiçbir tiyatrosever kapıdan geri dönmesin diye. 

'BU İŞ BURADA BİTMEYECEK'

30’una kadar yetkiliyim. Hala buradayım, ihtiyaçları gidermeye çalışıyorum, sonuna kadar. 30 Aralık saat 17’ye kadar buradayım. Muhtemelen karşılaşmak istemiyorlar. 3 haftadır yönetim kurulu toplantısı yapılmıyor. Birbirimizin yüzüne bakacak halimiz yok belki. Benim var, ben kötü bir şey söylemedim. Belki onlar bakamıyor yüzüme, bilemiyorum. Ama bilsinler, bu iş burada bitmeyecek. 

Şehir Tiyatroları’nda, bu sadece sizin döneminizde değil, birçok olay yaşandı. Özel olarak şu olay demiyorum ama genel olarka bu olayların, istifaların, sansürlerin sizin yaşadıklarınızla bir alakası var mıydı size göre?
Aşağı yukarı birçok insan aynı sorunları yaşadılar. Tabii biraz daha geçmişe bakmak lazım. Gencay Gürün’den sonra (1984-1994 yılları arasında İstanbul Şehir Tiyatroları genel sanat yönetmenliği görevini yürütmüştür.) yönetmelik değişmeye başladı. Her gelen sanat yönetmeni yönetmeliğin değişmesine farkında olmadan prim verdi. Ya ne oluyorsunuz, bu madde değişemez diyelemediler. Nedenini bilemem, onlara sormak lazım. Bana bu teklif geldiğinde dedim ki, bu yönetmelikle tiyatro yönetilmez. Siz tek taraflı bir yönetmelik yapmışsınız, bütün haklar sizde. Ne olacak? Bana 2-3 ay idare et, değiştireceğiz dediler. 

En çok gözünüze batan nedir yönetmelikte?
Gözümüze batan şu… Genel sekreter yardımcısı başkan, daire başkanı ikinci adam, müdür üçüncü adam, ancak dördüncü kişi genel sanat yönetmeni. Nasıl sanattan sorumlu olabilir bu genel sanat yönetmeni?

Tiyatroyu tiyatrocular yönetir fikrine karşı yani…
Evet, bu çok tezat. Hani tiyatroyu tiyatrocular yönetecekti. Sen benim sanatsal kararlarımın içine giremezsin ki, sen nereden bilirsin, nasıl bilirsin?

'ABA ALTINDAN SOPA GÖSTERİLDİĞİNDEN...' 

Uyumlu çalıştık, Sezar’ın hakkı Sezar’a. Onlar beni hep birinci adam olarak gördü. Yönetim kurulunda bir şey söylediğimde başkana, sen karar ver, bu benim işim değil diyordu. Bu kadar da nezaket var idi. Mesela büyük bütçeli bir oyun çıkacak, 20-30 bin Avroluk. Biraz pahalı olduğunu söylediğimde olsun sen memnunsan, istiyorsan veririz. Şimdi bunlar verildi, asıl can damarına geldi. İnsanların alacakları, insanların kadro hakkı, yönetmelikte kendi kendilerini yönetebilme hakkı, bunlar verilmedi. Bizim demokrasimiz yok. Ayrıca şunu da ekleyeyim, emekli olanın yerine kadro açılmıyor. Acaba kadrolar mı azaltılmaya çalışılıyor, bunlar hep kuşkularım. Şu an hala devlet memuru olduğum için ve bir yandan da aba altından sopa gösterildiği için ancak bir memurun sorumluluğu kadar açıklama yapabiliyorum.

O zaman biraz daha sıkıştıralım sizi. Bir röportajınızda kimse önümü kesemeyecek, keserlerse de kaçmam savaşırım. 2014 Temmuz’a ait bir röportaj…
Evet, tiyatronun kapısında yatarım, kimse beni bezdiremez dedim. Ama iş o hale geldi ki… Yaşamak için para lazım. Küçücük maaşlı arkadaşlarımızın 6 aylık maaşının ödenmemesi beni bu noktada bezdirdi, bir. İkincisi, 20-25 yıllık başrol arkadaşlarımız var. O arkadaşlar gelip Erhan son umudumuz sensin, alırsa sen alırsın dediler. Bu insanlara verecek yanıtım kalmadı. Bir yerde mağlubiyeti kabul ediyorum. Çünkü bana söz verenlerin sorunu bu, benim değil ki. Benim üzülmemem lazım. Buraya gelen arkadaşlarım, bana yazan dostlarım, sen elinden geleni yaptın, üzülme. Bizim için sağlığından da olma diyorlar.

TUTARSIZCA OYALAMALAR
Geçen sene beni durduran şu cümleydi: ne kadro istiyoruz ne teşvik, yeter ki sen burada kal. Bu beni ağlatmıştı ve kalmıştım ama artık dayanamıyorum. Artık ciğerim riske girmişken, yüreğim riske girmişken ve de bu kadar tutarsızca oyalamalar karşısında yok bunlar beni harcamaya kafaya koydular. Arkadaşlarla da konuştuk. Bunların bizim hiçbir isteğimizi yerine getirmeyeceklerini, boşuna beklediğimizi anladık. İnsanlara boşuna umut vermeden daha fazla, çekilelim. Başka bir genç gelsin, o inandığı şeyler uğruna savaş versin. Tabii öyle birini getirmezlerse… Sütten ağızları yanınca belki…

Yine bazı haberlerde politik uyuma da dikkat çekiliyordu. Kimileri iktidara uygun bir isim olduğunuzu kimileri de böyle bir uyum olmadığını söylüyordu. Bunu tetikleyen bazı açıklamalarınız var. Mesela bir açıklamanızda, “Elbette ki Gezi eylemlerini savunan ya da Cumhurbaşkanı ve Başbakanı eleştiren bir oyuna izin vermeyeceğim. Ama dünya literatüründe varsa buna dokunmayacağım” demiştiniz. Bu ne demek?
Otokontrolden bahsettim ben. Dünya klasiklerinde bir takım göndermeler var diye kesmem dedim. Ama Gezi’yi savunan ya da Cumhurbaşkanı’na da küfür eden bir oyunu da koymam. Ben burada bir denge unsuru olmalıyım, burada ben sadece tahrik unsuru olmamayı da sağlamalıyım, burada seyircimizi çoğaltmalıyım, çocuk seyirciyi çoğaltarak geleceğin yetişkin seyircilerini çoğaltmalıyım ve okul açmalıyım. Ve okul açtık. Muhsin Ertuğrul’un isteyip de yapamadığını yaptık. Bütün bunları yaparken, geçen yıl 84 ödül alırken bunları yadsımıyorum. Ama tüm bunlar benim verilen sözleri takip etmeyeceğim anlamına gelmiyor. Klasiklere asla müdahale etmem ama yazılan yerli oyunların içinde bir takım kötü amaçlı, tiyatromu zedeleyici ifadelere de izin vermem.

Biz burada hangi anlayışla birlikte olduğumuzu biliyoruz. Buna rağmen tiyatroyu ayakta tutmaya çalışıyoruz. Neden tahriklere kapılayım?

Ama siz o röportajda “hakaret” değil “eleştiri” diyorsunuz?
Direkt sesimi duymak lazım. böyle bir şey olamaz. Eleştiri zaten olmalı. Tiyatro, sanat zaten muhaliftir. Tabii ki eleştirilecek. Ülke ne halde. Bu ülkede sanata verilen değer zaten ortada. Biz bunu aşağı çekmek yerine zirveye çıkarmak amacıyla geldik. Bu iş çoğalsın. 

LEVENT ÜZÜMCÜ'NÜN İHRAÇ EDİLMESİ
Mesela Levent (Üzümcü), eleştirdi, belki çok politikaya daldı. Ama ben Levent’in özgür iradesinin yanında durdum, fikirlerinin değil. Ben fikirleriyle örtüşmeyebilirim ama tiyatrocu kimliğiyle ve özgür iradesiyle örtüşüyorum. Bu yüzden sahip çıkmak istedim. Çünkü tiyatroda herhangi bir suç işlemedi o çocuk. Gezi’ye dair ben de bir şeyler yazdım, çizdim. Twit atmayı bırak CNN’in canlı yayınında, iki twit atıldı diye bu çocuklara bu kin niye? Gezi’de her dolaşan suçlu mu? dedim. 

Çok büyük küfürler de vardı o twitlerin arasında. Ben buna izin vermem. Bir sanat kurumunda çalışan insan, küfürle tepki gösteremez. Eleştir kardeşim, şu yaptığın yanlıştır, coplanmak yanlış de, polise bu kadar hak yanlış de, öğrenciyi dövdürmen, yerlerde sürüklemen yanlış de ama anasına, avradına küfür edemezsin. Ben buna izin vermeyeceğim için o insanları kendi elimle kadrodan sildim ve uyardım. Dedim ki ben buraya bir mücadeleye geldim, bana bu tip açıklarla gelmeyin. Beni küçültmeyin. Bırakın biz işimizi yapalım. O yüzden biz işimizi yapıyoruz. Ama işimizi de iyi yaptık, yapıyoruz. 

Geçerken değindik ama… Döneminizdeki “başarılamız” dediğiniz şeyleri alsak tekrar?
En azından okul yapacağımızı söylemiştik. Çünkü buranın bir eğitim kurumu olduğuna başından beri inanırım. Ben burada büyüdüm, yetiştim ve burada öğrendim her şeyi. Bana hangi konservatuvarları bitirdiğimi sorduklarında Hiçbirini bitiremedim. Hatta giremedim, sınavlarını kazanamadım ama ben bu kuliste çok şey öğrendim. Çünkü burası 5 üniversiteye bedeldir dedim. Kerem Yılmazer’i okul haline getirmek, 81 öğrenciyi oradan mezun etmek -ki 81 kazanılmış insandır bu. Sadece öğrenci değil- bunlar başarıdır. Onun dışında seyircimiz inanılmaz yükseldi. Şehir Tiyatroları’na güven arttı. Bir enerji geldi tiyatroya. Hep ruh gibi gezen arkadaşlar sahnede canavar gibi oldu. Çocuk oyunlarını pazar günlerine taşıdık. Çünkü çocuk bakıcısıyla değil ailesiyle gitsin istedik. Cumartesi matine suareyi kaldırdım, teknisyenler bir gün olsa da nefes alsın istedim. Sevgi getirdik buraya, herkesle sarmaş dolaşız. Bu kapı hiç kapanmadı. Randevu sistemi yok. Herkes gelip giriyor, nasıl olsa Erhan Ağabey oradadır diyorlar. Ben televizyon televizyon dolaştım tiyatronun reklamını yaptım. 

Buradaki insanlar çok değerli, anaları ağlıyor. Bak, sabah uğradım, simit-kaşar götürdüm terzilere. Kıyamet koptu, büyük bir sevgi gösterisi. 

'KIZINA KADRO ARIYOR' DEDİLER


Kızımı getirdim dış ilişkilerin başına. 4 bin 500 Lira net maaş alırken 2 bin 500 Lira’ya getirdim. Bu da aleyhime yazıldı. Kızına kadro arıyor o yüzden oturuyor. Kızını kadroya soksun gidecek dediler. Filoloji bitirtmişim ben çocuğuma, o kadar maaşlı işi varken tutmuşum kolundan getirmişim buraya, insaf yahu. Kızım çıtını çıkarmadı, parayla da işi yoktur zaten. Koşa koşa geldi, babasına destek olacak diye. Sonrasında bütün turneler bir düzen içinde gerçekleşti. Almanya’ya gidildi, Belçika’ya, Romanya’ya, Bulgaristan’a gidildi bu sayede. Şu an bir listesi varmış, o listede dünya çapında 34 festival bulunuyormuş. Bunlara gidilecekti. Fransa’da Avingon, İngiltere’deki Edinburg festivalleri Şehir Tiyatrosu’nu tanımıyor, Türk tiyatrosunu tanımıyor. Ben inat ettim, oralarda Türk tiyatrosunun adı geçecek dedim. Şu anda boşa çıktı bütün emekler. 

Kariyeriniz boyunca rol aldığınız ve yönettiğiniz birçok oyun var. Filmlerde ve dizilerde rol aldınız. Bu işe girerken adım kötüye çıkar diye düşündünüz mü?
Yaranamayacağımı biliyordum bir bölüme. Mesela bir arkadaşımızın oyununu kaldırdım. Sıfır seyirciydi çünkü. Ben bırakacağımı söylediğim anda döndü. Ben bunu demeden önce ağzını açmıyordu ama. Oyununu kaldırdım diye. Zaten o oyun 2 yıl oynamış, seyircisi yok. Niye ben seyircisi olmayan oyunu kaldırmayayım? Ama bunlar sayılacak kadar az şeyler…

MÜCADELEMİZ TİYATRO
Beni burada görmeyi çok isterlerdi zaten teknik ekip. Ben ilk teklifi bundan 8 yıl önce aldım zaten. Ama kanserle mücadele ettiğim için yapamayacağım dedim ve başkasını önerdim. 

Bundan sonra ne yapacaksınız peki?
Bundan sonra, geçen yıl aldığım dizi tekliflerinden birini kabul edeceğim. Çünkü Ocak’a kadar dokunmayın bana demiştim. Çok keyifli bir senaryo da gelmemişti, şimdi var 2-3 tane. Bir tanesini seçeceğiz. Emekliliğimi de beklememe gerek yok, 48 yıl çünkü. Ama emekli olsam da aklım kalacak. Emekli olduktan sonra da, düşmanım bile olsa yardıma gelirim. Çünkü mücadelemiz tiyatro. 


Erhan Yazıcıoğlu, odasına girdiğimizde eşyalarını topluyordu. Bize tiyatro planlarının asılı olduğu panonun alt kısmına iliştirmiş olduğu bir kağıdı gösterdi. "Bu odada bana ait olup da almayacağım tek şey bu" dedi. Yazıcıoğlu, kendi yazdığı bir şiiri Şehir Tiyatroları emekçilerine armağan etmiş.