Güzel ölümün öyküsü: Yakarsa garipler kendini yakar

Erkan Yıldız, Ayşegül Devecioğlu'nun son romanı Güzel Ölümün Öyküsü'nü ve 'bize iyi gelen' dönüşümü yazdı: Edebiyatımızın en güzel örneklerinin toplumsal olanın anlatıldığı eserlerde karşılık bulması tesadüf değil. Bu şart değil elbette. Ancak 'kendi kabuğuna çekilmiş birey'in artık gına getirten hikâyesinden kurtulmak edebiyatımıza da, biz okurlara da iyi geliyor.
Erkan Yıldız
Perşembe, 31 Ekim 2019 11:20

“Dertleri içine içine sığmayan onlar

Hayatta umudu kalmayan onlar

Sürüne sürüne yaşayan onlar

Yakarsa dünyayı garipler yakar”

Müslüm Gürses'e ait şarkının final dizesi ne kadar da iddialı. Burada iddianın atfedildiği “garipler” evsiz, yurtsuz, anasız, babasız, işsiz, mesleksiz, “yiyecek ekmek bulamayan”, ekmeği bulmak için gerektiğinde hamallık, gerektiğinde hırsızlık yapan, genellikle sokakta yaşayan, bir şekilde “hayatta kalan” yoksul ve yoksun insanlar. Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen, Ağlayan Dağ Susan Nehir, Ara Tonlar romanlarının ardından yayımlanan dördüncü romanı Güzel Ölümün Öyküsü' nde bu “garipler”in hikâyesini anlatıyor.

Belki okurken siz de Ken Loach'u hatırlarsınız

Diğer romanlarının aksine anlatan değil gösteren bir roman kaleme almış Devecioğlu. “Kuş Diline Öykünen” ya da “Ağlayan Dağ Susan Nehir” de olduğu gibi okurken sıcak bir dil, sizi bu sıcaklıkla sarıp sarmalayan bir anlatıcı yok. Okura ve karakterlere karşı oldukça mesafeli, meseleler ve olaylar karşısında kendi kişisel tutumunu alabildiğine gizleyen bir anlatıcı var. Onca dram, kötülük, sıkıntı karşısında hiç dişlerini sıkmıyor ya da ağlamaklı hale gelmiyor. Okuru, anlatıcının tek düze sesi eşliğinde hikâyenin parçası kılabilmesi etkileyici. Anlatıcının sesinin bu kadar mesafeli ve tek düze çıkması, yazarın anlattığı hikâye ile okurun arasından çekilmesini sağlıyor. Bir anlamda kendi sesini kısıyor Devecioğlu. Kendi sesini kısarken gerçekliğin tüm çıplaklığı ile görünmesini sağlıyor.

Kısa cümlelerden oluşan, oldukça tasarruflu bu anlatım biçimi özellikle mekânsal betimlemelerde kendisini gösteriyor. Sanki bir film setinde sonraki sahnenin düzenlenmesi için kurulmuş kısa, net, betimleyici cümleler... Neredeyse kişiselleşmeye müsait hiç bir benzetme yok. Fazladan her bir kelimenin bir duygu yükü taşıyacağını bilerek, oldukça ölçülü bir dil kullanıyor Devecioğlu. Anlattığı hikâyenin dramatik yönünü daha da koyultmak için hiç bir müdahalesi yok. Sokak, sokakta barınanların, yersiz ve yurtsuz kalanların hayatı yeterince dram barındırıyor. Ayşegül Devecioğlu yaşadığı ana tanıklığına ve bu anın bilgisine güveniyor. Tam bu noktada Ken Loach'un filmleri aklıma geliyor. Her ikisinin de anlattığının kurmaca olduğunu biliyoruz. Gerçek olduğunu da... Gerçekle kurmacayı birbirinden ayrılmaz ve estetik düzeyi yüksek bir biçimde buluşturmak birini büyük yazar diğerini büyük yönetmen yapıyor.

Yok başka bir cehennem...

Hikâyenin odağında, gerçek adının Umut olduğunu öğrendiğimiz Emenike, onun bir anlamda hamisi olan, Kral ve Cansu'nun yüz yüze kaldığı, yukarıda farklı veçhelerini saydığımız “gariplik” duruyor. Çocuk yurdunda yaşamak zorunda kalan Emenike ve Kral'ın her türlü istismarı ve şiddeti yaşamalarına neden olan yurt, kendi çocuklarına eziyet etmeyi maharet haline getirmiş olan devletin doğrudan temsili gibi. “Müdür”, “bekçi baba”lar ve “sarıklı” (din görevlisi) bu istismarın hem ideolojik hem de örgütsel ayakları sanki. Sarıklı’nın anlattığı cehennemle, müdür ve bekçi babaların çocuklara yaşattığı cehennem aynı. Ve sarıklının cehennem karşısında sükût vaazı Pozantı’dan, Ensar'a, Soma katliamından, Bilal'in sesinde sıfırlanan paralara, kadın tecavüz ve cinayetlerine hayatımızı cehenneme çeviren her olayda kulağımıza fısıldanmıyor mu? Cehennemi yaşarken susmak, katlanmak, görmemek esas. Aksini yapanın isyankâr sayıldığı bir düzen hayatla birebir örtüşüyor. Emenike ve Kral'ın yurttan kaçmaları cehennemlerini geride bırakmaya yetmiyor. En alta itilenler için sokak da, hayatta kalma koşulları da başka türlü cehennemler taşıyor içlerinde. Cehennemde yaşamak için yapılabilecek olanı Emenike şöyle özetliyor. “Yaşayabilmek için beynin ölmesi şart. Yiyecek ve para dilenmek için beyin ölü olmalı” s:23. Yaşayabilmenin değil de “bir şekilde hayatta kalmanın” yolu değil mi bu?

Yoksullar korkutur...

Edebi metinlerin kenti, kentin dönüşümünü, bu dönüşüme bağlı olarak yaşanan problemleri daha fazla gündem ettiğini görüyoruz. Geçmişin ışıltılı, cıvıl cıvıl, yaşama coşkusu, yaşamı değiştirme gücüyle anlatılan kentlerin tozla, uğultuyla, karanlık bir ruh haliyle, inşaat yığınları, iş makineleriyle resmedilmesi ile kendini gösteriyor bu durum. Kentle birlikte edebiyatın gündemine daha fazla giren diğer unsur yoksulluk. Artık hiç bir şekilde varlığı gizlenemeyen bir yoksullaşmaya yataklık ediyor kentler.

Yoksulluk ve yoksullar biraz da bu yüzden hayatın her alanında daha fazla görünür hale geliyor. Bunca yüksek bina, bunca saltanat, şatafatlı yaşamın üzerini örtemediği yoksulluk korkutucu oluyor. Emenike bu korkunun farkında. “Yüzüne ağlamaklı bir ifade yerleştirmeyi hemen öğrendi. Ama parayı kapmasını sağlayan bu değil. Derinin hemen altında bekleyen başka bir şey var. Hiçliğin ve yoksulluğun yarattığı, kılını kıpırdatmasa, gücü yetmeyecek bile olsa karşısındaki kişide korkuya dönüşen bir şey. Basılı yay gibi fırlamaya hazır korkuyu hissedebiliyor”

İnsanlar, hem ellerinde olanı kaybetmekten hem de Emenike gibi olmaktan korkuyor. Tek tek insanlar, Emenike gibi olanlardan korkup veriyorlar parayı. Herhalde “yakarsa dünyayı fakirler yakar” atfının sebeplerinden birisi “garipler”in bu korkutucu potansiyelleri. Oysa o potansiyel o kadar işte. En fazla taşıdığı ateşle içten içe ancak kendi dünyasını yakabilecek bir enerji açığa çıkarabiliyor. “Garipler” e bakıp onlarda dünyayı değiştirme gücü bulanlar için umutsuz bir kitap “Güzel Ölümün Öyküsü”. Ayşegül Devecioğlu'nun yani anlatıcının sesindeki mesafe/tekdüzelik ile Emenike'nin umutsuz sonu arasında kuşkusuz bir ilişki var. Devecioğlu, bu şekilde okuru gerçeklikle ve bu gerçekliğin yarattığı umutsuzlukla baş başa bırakırken, yenilgi duygusuna kapılmaktan çok umut için başka bir yöne bakma fırsatı sunuyor. Kitabı özellikle önerebileceğim bir kesim, vizyondaki Joker filminin etkisiyle yeniden “yakarsa dünyayı garipler yakar” heyecanına kapılıp, bir de bu heyecandan siyaset ve siyasete ilişkin argümanlar çıkarmaya çalışanlar. Okumalarını öneririm: böylece alacakları edebi hazzın yanında gerçeklikle daha doğru bir bağ kurmaları da mümkün olabilir. Fazla mı örtülü oldu, şöyle diyeyim: Yakarsa garipler kendini yakar.

Edebiyatımızın en güzel örneklerinin toplumsal olanın anlatıldığı eserlerde karşılık bulması tesadüf değil. Bu şart değil elbette. Ancak “kendi kabuğuna çekilmiş birey”in artık gına getirten hikâyesinden kurtulmak edebiyatımıza da, biz okurlara da iyi geliyor.

“Güzel Ölümün Öyküsü”nde de toplumsal bir meselenin etkileyici bir örneğini okuyoruz. Bu yazının konusu olmamakla birlikte değinmekte fayda görüyorum. Edebiyatımızın son otuz yılına damgasını vuran edebiyat dilinin/çizgisinin/ortamının eskidiğini, değerini kaybedeceğini/kaybettiğini düşünüyorum. 60'lar ve 70'lerdeki gibi edebiyata egemen olan toplumsalcı bir bakışa oldukça uzak olmakla birlikte, toplumsal olanı merkezine alan ve kimi açılardan oldukça zengin bir edebiyat dilinin/kuşağının oluşacağını ve daha fazla göz önünde olacağını düşünüyor, bekliyorum. Göreceğiz.