Sayfa yolu
Gülcan Altan'la söyleşi: Müzik, göbek atmayla bir tutuluyor, bize büyük görev düşüyor
Yayın Tarihi: 25.10.2015 , 12:25 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 04:52
Yeni albümü "Bir Ömür Bize Yeter"i sevenleriyle buluşturan değerli sanatçı Gülcan Altan'la keyifli bir söyleşi yaptık.
"Mesleki" yaşantısı, yeni albümü, bu albümdeki "Boyun Eğme" şarkısı hakkında konuştuğumuz Gülcan Altan'la dertli olduğu bir alandan, müzik "piyasa"sından da bahsettik.
102 insanımızı kaybettiğimiz Ankara katliamının üzerinden birkaç gün geçtikten sonra yaptığımız söyleşide, katliamla birlikte bir kez daha müziğin susturulmaya çalışılmasını konuştuğumuz Gülcan Altan, "Bu ülkede müzik, göbek atmayla, eğlence kavramıyla bir tutuluyor. İşte bunun öyle olmadığını anlatacak kişiler de yine bizleriz" diyor ve böyle zamanlarda sanatçılara çok daha büyük görevler düştüğünün de altını çiziyor.
Sizi tanıyalım. Nerede doğup büyüdünüz, eğitim hayatınız?
İstanbul Samatya'da doğdum, Çerkes bir ailenin kızı olarak. Samatya ilginç bir yerdi benim için. Çocukluğumun geçtiği çok güzel, şirin bir semt. İyi ki orada doğmuşum. Hem kendi kültürümü yaşayabildiğim hem de farklı kültürlerle iç içe büyüdüğüm bir semt. Her röportajda bahsederim. Çoğu arkadaşım Ermeni, Rum, Yahudi ve Süryaniydi. Liseyi de orada okudum. Sonrasında 3-5 üniversite okudum. Kronik öğrencilik durumu yani. Şimdi de doktora yapıyorum, onunla uğraşıyorum.
İlkokuldan bu yana müzikle temas halindeyim. İlk okul öğretmenim beni sınıf sınıf dolaştırmıştı, çok korkmuştum. Sınıfta bir şarkı söyletmişti, sanırım sesimden etkilendi. Bu kız müzisyen olacak, dinleyin bu kızı diye tüm okulda dolaştırmıştı. Çok küçük yaşlardan beri müzikle uğraşıyorum ama liseden sonra çok müziğe yönlendirilmedi hayatım. Biraz da yaşam koşulları nedeniyle normal mesleklerle iştigal etmek gerektiği söylendi. Sanatın her dalı bu ülkede hobi olarak yapılır, meslek olarak yapılmaz. Öyle bir algıyla Turizm-Otelcilik okudum. İşletme okudum, işletmeyi yarım bıraktım. Çünkü o sırada aktif olarak müzisyenliğe başlamıştım. Bir süre kendi başıma müzikle uğraştım sadece. Birçok grupta solist olarak yer aldım. Kendi grubum oldu, kendi şarkılarımızı söyledik. Nihayetinde konservatuara girdim, master yaptım burada. Bundan sonrası da, sadece müzikle, sadece müzikle yaşamaya çalışarak devam ediyor. Bu kesinlikle bilinçli bir tercih.
'17 DİLDE ŞARKILAR SÖYLÜYORUM'

Müziğinizin en dikkat çekici yanı Çerkesçe ve çok dilli olması. Kaç dilde şarkılar söylediniz? Bu anlamda şarkılarınızı nasıl bulup seçiyorsunuz? En son NHKM'deki konserinizde bir şarkının hikayesini de anlattınız. 2'si ortak olmak üzere 6 albümünüz var ve bu albümlerde birçok dilden şarkı bulunuyor. Bu bir ekip çalışması mı?
Çok dilli repertuar benim müziğe başladığım yıllarla ilgili. O zamanlar otellerde solistlik yapıyordum. Çetin İnöntepe Orkestrası vardı, çok eskidir. Çetin Ağabey aynı zamanda Aysun Kocatepe'nin babasıdır. Onunla beraber Tarabya Oteli'nde çalıştım. Otellerde solistlik yapmak çok dilli bir repertuara sahip olmayı gerektirir, dünyanın her yanından turist geldiği için. Bu nedenle böyle bir repertuara sahip oldum, çok da iyi oldu. Sonrasında bunu kendi çabamla geliştirdim. Yaklaşık 17 dilde şarkılar söylüyorum. Tabii hepsini konuşamıyorum ama İspanyolca eğitimim var.
Bir de şöyle bir durum var... Özel şarkıları seçmeye çalışıyorum, her şarkıyı söylemiyorum. Mutlaka o şarkının bir konusu olması gerekiyor. Kendimi hikaye anlatıcısı olarak görüyorum aynı zamanda. Dolayısıyla şarkının da bir hikayesi olması gerekiyor. Çünkü o şarkıları ruhumdan geçirip ben de bir şeyler katıyorum. Bir halkın şarkısını söylüyorsam o halkın kültüründen de bir şeyleri barındırmasına özellikle dikkat ediyorum. Asla pop şarkısı söylemem. Konserde hikayesini anlattığım La llorona da çok sevdiğim bir şarkıdır. Mitolojik bir şarkıdır.
Son albümünüz yeni elimize ulaştı. Bu albümde Bir Ömür Bize Yeter diyorsunuz. Nasıl oluştu bu albüm? Ve biraz da şirket, müzik piyasası... Aynı zamanda da sanatsal yönü.
Bu biraz bam telim oluyor. Bu albüm benim 3. solo albümüm. Diğer albümler gibi etimizle-kemiğimizle yaptığımız bir albüm. Niyeyse bir türlü kısmet olmadı kolay bir albüm yapmak.
Kolektif bir albüm aslında. Tüm müzisyenlerin hiçbir bedel gütmeden gelip çaldıkları bir albüm.
Ki benim de tanıdığım isimler var. Mesela Cem Yarkın.
Cem albümün kapak tasarımını yaptı ve bana hediye etti. Bunu sadece Senin emeğini bildiğim için ve bu albümde benim de katkım olmalı diyerek yaptı. Bu konuda hassasiyetle bahsedeceğim bir isim, sağolsun.
Müzisyen arkadaşım Zafer Karayazgan, o da hiç çekinmeden Ablacım, bir albüm yapacağız ve bu albüm bizim albümümüz olacak dedi. Böyle çıktık yola. Tabii burada müzik şirketleriyle anlaşamadık. Çok zorlu bir süreç yaşadık. Benim eski şirketim de dahil olmak üzere, kimileri şarkıları beğenmedi, kimi albümün müziğini beğenmedi.
'ÇOK İNSANIN EMEĞİ VE UMUDU VAR BU ALBÜMDE'

Aslında bir albümü topyekün beğenmemiş olmuyorlar mı?
Evet. Diğer bir müzik şirketi albümü basmaya karar verdi ve işi Klipleri nerede çekmek isteriz safhasına kadar getirdi. Bu görüşmenin ertesi günü, telefonla, albümü basmaktan vazgeçtiklerini söylediler. Ve sadece bu şirketle yürüttüğümüz süreç benim 6 ayıma mâl oldu. Bu süreçte çok fazla masrafımız çıktı, onları halletmekle uğraştık. Bu albüm o yüzden ayrıca kıymetlidir benim için. Çünkü çok insanın umudu ve emeği var bu albümde. Albümümüzü borç harç bularak, kendi imkanlarımızla bastık. Dedim ki, kendi konserimde insanlara albümümü satacağım, borcumu ödeyeceğim sonra da kendim dağıtacağım.
Müzik marketlere dağıtımı yapıldı. Nâzım Hikmet Kültür Merkezi zaten en büyük desteği veren kurum. Benim canımın içi burası. Müzik yaşantımın bir kısmını burada geçirdim, burada konserler yapıyoruz.
Bu albümle müzik sektörünü protesto da ediyorum aynı zamanda. Benim onlara ihtiyacım yok. Bu sesi kendi canımdan çıkarıyorum ve hiçbir şirket bu hakkımı engelleyemez, beni durduramaz. Ben onların kalıbına sığacak biri, istediği sanatçı değilim.
Anlattıklarınız biraz Ruhi Su’yu hatırlattı bana. Ruhi Su’nun İmece Plakları vardır. Onun hikayesi de benzer aslında. Hiçbir şirket basmaz Ruhi Su’yu. Basabilecek olanı polis tehdit eder. Bir başkası nasıl olsa tehdit alırım diyerek baştan yan çizer, telefona çıkmaz, kapıyı kilitler. Ve sonunda Su’nun arkadaşları birleşerek, satıp savıp bir plak şirketi kurarlar. İsmi de kuruluş aşamasının sancılarını, kolektivitesini yansıtması için imeçe olur. Ruhi Su’nun en bilinen eserleri de İmeçe’den çıkıyor.
O dönemde farklı parametreler varmış. Burada da başka türlü bir şey yaşıyoruz. Ama temel nedene bakılırsa çok benzer şartlar.
'NİYE İNDİK GÜLCAN?'
Son konserinizle ilgili bir soru sorayım. Daha öncelerinde de olduğu gibi büyük bir keyifle dinledim NHKM’deki konserinizi. Özel bir soru olacak sanırım. Program bitiminde, utangaçlıktan mıdır artık, bir anda sahneden indiniz ve ardından bir alkış koptu. Sürekli yükselen, büyüyen bir alkıştı. Programınız bitmişti ama tekrar çağırıldınız sahneye. Seyirci bu bize yetmedi dedi resmen. Çıktınız ve bir mini konser daha verdiniz. O an neler hissettiniz?
Bitiriyoruz kafamızda konseri. Çok güzel de bir konser oluyor. Zaten biz de inmek istemiyoruz esasen ama bir süre var, önceden belirlenen. Sonrasında insanların daha dinlemek istediklerini anlatan alkışları bizim için Bu mesleği boşuna yapmıyoruz kardeşim duygusu oluyor. Tüm müzisyen arkadaşlarla birbirimize o an bakıyoruz. Tekrar çağırıldığımda insanlar sıkılmasın diye bir iki şarkı söyleyip iniyorum. Bu sefer müzisyen arkadaşlarım Niye indik Gülcan diye sitem ettiler. İlk defa indiğimiz için şikayet duydum.
Gülcan Altan konseri bir konserden çok müzikalmiş hissi veriyor. Yani dışarıdan bakıldığında seyirci bir konser mi izliyor yoksa bir tiyatro mu, ayırt edemiyorsun. Klasik konser kalıbına pek uymuyor gibi…
Bu çok doğru bir tespit. Bunu gördüğüne mutlu oldum. Bizim konserlerimizde sahneden başka bir şeyle ilgilenmez dinleyici. Çünkü biz orada müzik yapmanın yanında kendimizi, yaşantımızı anlatıyoruz. O şarkıların hepsinin bir hikayesi var ve sahnede mutlaka anlatırım. Siz hikayesini anlattığınız zaman o şarkının içine giriyor seyirci. Bizde konsere gelip konserden sonra hiçbir şey hatırlamayan kimse bulamazsın. Biz göz göze geliyoruz burada.
NAİF BİR İSYANIN ŞARKISI: BOYUN EĞME!

Demişken hikayesi çok bilindik şarkılardan biri, Boyun Eğme. Albüm çıkmadan önce de dinleme fırsatı bulmuştum. Boyun Eğme sloganının insanımızın hayatına girmesi, hafızalardan silinmeyecek bir yer tutması Haziran Direnişi’nden sonra oldu aslında. Direnişin en simgesel, en kabul gören sloganlarıdan biriydi. Bu sloganı Haziran’a ait sayarsak şarkınız da bir Haziran şarkısı sayılabilir. Bu anlamda Haziran’ın en iyi üretimlerinden biri, onu da söyleyeyim. Nasıl oluştu Boyun Eğme?
Söz bir şair arkadaşımın. Ben Haziran Direnişini fiili olarak yaşadım, tehlikeler de atlattım. Haziran’dan sonra Ören’e (Balıkesir) gittim bir arkadaşımın işletmesine destek olmak için. Orada 2 aylık bir program yaptım. Her konserde muhakkak Çapulcu musun Vay Vay’ı söylerdim, Direnişe dair bir iki söz mutlaka söylerdim. Bir gece sahneden indim. Sen de oraya geldiğin için hatırlarsın, bar kısmından yukarıya kulise çıkacaktım. Bir beyefendi kolumu tuttu, ben de çok irkilirim öyle şeylerden. Bana bir kağıt parçası verdi ve Bunu size yazdım Gülcan Hanım, lütfen bunu benden bir hediye olarak kabul edin dedi. Buruşuk bir kağıt. Kulise çıktım, Boyun Eğme! Tabii, sözleri daha farklıydı, şiir tadındaydı. Bestelerken biraz daha farklı bir forma soktum ve çıkan şeyden çok etkilendim. Sonra bir daha bulamadım şair Osman Çalışkan’ı. Örenli emekçi bir şair Osman. Bir türlü buluşamadık. Kışın, Ocak ayında Samatya’da besteledim Boyun Eğme’yi. O şarkı yapmam için vermemişti, bana bir hediye olarak vermişti. Ama ben ona Bunu şarkılaştırıp herkese ulaştırmam gerek demiştim. Zafer Karayazgan da çok güzel düzenledi. Hem naiftir o şarkı, hem de isyan vardır içinde. Sakin sakin başlarsın ve şarkının ortasında Boyun Eğme Ey İnsan diye bağırmaya başlarsın.
Görüştüğümüz bu zaman diliminde, Türkiye’nin dört bir yanında boykot düzenleniyor, emekçiler grevde. Ankara katliamının öfkesini ve acısını en derinimizde hissediyoruz. Bir sanatçı olarak neler hissediyorsunuz? Diğer yandan sadece yas mı tutmak mesele, yoksa öfkeyi yöneltmek mi bir yerlere?
Günlerdir ağlıyoruz. Her olayda bunu hissediyoruz. Ben şair ve müzisyen arkadaşlarımla telefonlaşırım hemen. Hemen yazılar yazılır içteki ateşi anlatabilmek için. Bir arkadaşım bir şeyler yazmış, ben de yazmıştım ama yayınlamamıştım. O kadar yakın ki birbirine yazdıklarımız. Hepimizin içi aynı kavruluyor.
Biraz duygusal tipleriz tabii. Biraz daha yoğun yaşıyoruz duygularımızı. Bu da daha zorlaştırıyor toparlanmayı. Ama bu acının ve öfkenin bir şekle dönüşmesi gerekiyor. Bu acıyı anlatacak kim, sanatçılar. Şarkılarıyla, şiirleriyle, öyküleriyle, oyunlarıyla; sanatçılar. Mesela Boyun Eğme Haziran için böyle bir anlam ifade ediyor. O yazılan çizilenlerle dönemin haritası çıkacak ortaya.
'MÜZİK GÖBEK ATMAKLA BİR TUTULUYOR'

Bu katliamlar hem içimizde bir yumruk oluyor. Ama bir yandan da kendimizi ifade etme şansımız kayboluyor. Ben eskiden konserlerimi tamamen iptal ediyordum, çok uzun süreliğine. Şimdi de şunu düşünüyorum; ben şarkımı söylemezsem nasıl, neyle anlatacağım derdimi. Bu ülkede müzik, göbek atmayla, eğlence kavramıyla bir tutuluyor. İşte bunun öyle olmadığını anlatacak kişiler de yine bizleriz. O yüzden daha çok meydana çıkıp şarkılar söylemek istiyorum. Her an bu durumu, yaşananları boykot edip insanlara birebir ulaşabileceğimiz tek sanat dalı müzik. Bize çok büyük görev düşüyor. Bir şarkının altında yüzlerce insan buluşuveriyor.
Bir paralel soru daha... Nasıldır hayalinizdeki ülke, hayat; bir müzisyenin bakış açısıyla?
Farklı kültürlerden insanların yaşadığı ve bir dönem barış içinde yaşadığı bir ülkeydi burası, işleri karıştıranlar ortaya çıkmadan önce. Ben yine aynı şekilde yaşamak istiyorum. Yani bir Çerkes olarak, kültürümü yaşayabildiğim, müziğimi yapabildiğim, dilimi konuşabildiğim ve diğer kültürlerin de benimle birlikte aynı sahnede yaşadığı, farklı yemekleri aynı masaya koyduğumuz ve onları hep beraber yediğimiz bir hayat istiyorum. Sadece müzikten para kazanarak, sanatımı icra etmeye çalışarak ve bunu popülizm içinde değil, tam tersi bütün o sistemin sana dayattığı şeylerden uzak durarak yaşamak istiyorum.
Bu sene 20. senem müzikte. Ve herhalde 20 sene içinde bu sisteme adapte olurdum, bunu isteseydim. Biz bunu tercih etmedik. Bir patronun altında çalışmak zorunda değiliz. Bunu kabul etmiyorum. İstemediğim için de zor bir hayatım var. Ama hiç sıkıntı değil.

-SERBEST ÇAĞRIŞIM-
Müzik: Hayat demek
Hayat ne demek: Yaşamak için uğramak demek
Dinleyici: En kıymetlimiz; bizi yaşatan şey
Konser: En derin nefesi aldığımız yer
Piyasa: Hiç işim olmaz
Umut: Bu aralar eserekli
Hayal: Kurmaya devam
Aşk: Yaşama tutunduğumuz şey
Boyun Eğme: Hiçbir zaman
Ve NHKM: Sırtımı yaslayabildiğim, içinde huzur bulduğum yer
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.