ELEŞTİRİ | Kör Kuyularda: Seyirci Kalmak

'Seyirci olmak' eskiden beri toplumumuzun vazgeçemediği davranışlardan birisi. 'Beni Kör Kuyularda' Güldiyar'ın gözünden dökülen taşın anlamından çok 'seyirci' hallerimize ayna tutan tarafıyla tartışılmayı, konuşulmayı hak ediyor. Ülkemiz, Muzaffer ve Güldiyar'ın üzerine mafya tarafından çökülmüş evine, benliklerine ve onları seyre dalan insanlara bu kadar benzerken taşın ne önemi var. Erkan Yıldız yazdı...
Erkan Yıldız
Pazar, 24 Kasım 2019 00:33

Hasan Ali Toptaş, son romanı “Beni Kör Kuyularda”da köyden kente göçmüş bir ailenin umutla başlayıp hüzünle devam eden öyküsünü ele alıyor. Köyden kente yapılan “umutlu göçlerin” aslında köyle kent arasında kalmış, kentin çeperlerine kurulan yerleşimlere yapıldığını biliyoruz. Zamanımızda ise bu göçlerin “daha iyi bir yaşam umudu”ndan çok “başka çare kalmadığı için” yapıldığını da...

Muzaffer, Bahriye, Hüseyin ve Güldiyar'dan oluşan çekirdek aile bir süre önce ortalıktan kaybolan Hüseyin'in yokluğunun bıraktığı acıyla yaşıyor. Güldiyar için titizlenmelerinin bir sebebi de Hüseyin'in kayboluşu olsa gerek. Ancak kitabın başında “sakınan göze çöp batar” misali bir durumla karşılaşıyoruz. O gün Muzaffer hiç yapmadığı bir şey yaparak öğle yemeği için hazırlanan sefertasını işyerine Güldiyar'ın getirmesini istiyor. Niye böyle yaptığını hiç öğrenemiyoruz. Hemen bunun ardından anne Bahriye'nin Güldiyar'a uyarısı, gelecek olan felaketin -ki bunun da ne olduğunu hiç öğrenemiyoruz, habercisi gibi. “Git tabii,” dedi dudaklarının ucunda eriyiveren, titrek bir sesle. “Git ama dikkatli ol, tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan körpecik çocukların parçalanmış cesetleri bulunuyor sağda, solda. Ayrıca, biliyorsun, insanların gözleri önünde her Allah’ın günü kadınlar öldürülüyor. Bu yüzden diyorum dikkatli ol diye. Bir de, çabuk dön emi…” s:10

Bir süre sonra anneyi kaygılandıracak kadar gecikse de geri dönen Güldiyar'ın üzüntüsü, sessizliği, bu üzüntünün sebeplerini soran annesine cevap vermeyip ağlaması, ağlarken gözyaşı yerine gözlerinden taş dökülmesi ile hikâye Toptaş'ın asıl anlatacağı mesele olan “seyirci olmak” bahsine hazır hâle geliyor. Hikâyenin geri kalanında “seyirci olmak” bahsi hikâyedeki hemen herkesin nesnesi ve yer yer öznesi olduğu bir şekilde tüm veçheleriyle ele alınıyor. İyilik de, kötülük de, öfke de, sevgi de, isyan da, çaresizlik ve kayıtsızlık da... Ne ararsanız bu seyircilik hâli içerisinde bulabiliyorsunuz.

“Seyirci olmak” eskiden beri toplumumuzun vazgeçemediği davranışlardan birisi. Örnek olsun, çalışır bir iş makinesinin başına birikmiş kalabalıklar hepinizin gözü önüne gelecektir. Dijital dünya bunca gelişmezden evvel “dünyada TV başında en fazla zaman geçiren ülke” olduğumuz haberleri de seyirci olmaya gösterdiğimiz sevgiyi anlatabilir. Bu dönemin seyircisini pekâlâ “maçı tribünden izlemek” deyiminin naifliği içinde ele alarak anlatmak mümkün. Ancak kapitalizm, teknolojik gelişmelerin de katkısıyla “seyirci’nin niteliğini önemli oranda değiştirdi. Artık suça ortak bir seyircilik söz konusu olan. 51 milyon sosyal medya hesabının olduğu ülkemizde, 37 milyon kişinin instagram hesabına sahip olması “seyirci olmak” halinin bağımlılığa dönüştüğünün kanıtı adeta. Hem de ne bağımlılık. Teknolojinin sağladığı olanaklarla birlikte birinci el seyirci değilsek ikinci ele fit oluyor, takipçi oluyor, yeni “hikâye” paylaşıyor, “kanalıma” abone oluyoruz. İntiharları, tecavüzleri, tacizleri, işgalleri izliyoruz. Yaşadığımız tarifsiz öfke, heyecan, isyan, kızgınlık izlediğimiz kadar sürüyor. Sonra “memlekette bir b*k değişmiyor.” Neyse ki kedi videoları, bir takım komiklikler, seçim zaferleri, “Arif’in Manchester'e attığı gol” hemen orada duruyor da vicdanımıza çok da halel gelmeden vartayı atlatıyoruz.

Hasan Ali Toptaş tüm bu çürümeyi iyi bir edebi anlatımla, etkileyici bir şekilde okurla buluşturuyor. Buraya kadar bir sorun yok.

Peki sorun nerede?

Sorun, kitap yayıncılık dünyasına düştüğü an başlıyor. Yayınevinin kitaba bakışını hemen kapaktan görmek mümkün. Kimse kitabın kapağına “birinci baskı 100.000” yazmanın, okur eğer yayınevinin muhasebecisi ya da sahibi değilse bizi niye ilgilendirdiğini, bir Alman gazetesinde, Alman okura Toptaş övmek için yazılan cümlenin Türk okur için niye referans olması gerektiğini anlatmıyor. Sanırım kapaktan şunu anlamalıyız: “Hasan Ali Toptaş, çok satan ve Almanlar tarafından övülen bir yazar olduğu için okumalıyız”

Sorun, eleştiri dünyasının “büyülü”, “fethedici”, “Doğu'nun Kafkası” gibi cümlelerle yazarı övme yarışına girip, aslında eseri, yazarın da hak ettiği, ciddiyetle ele almamasında başlıyor.

Böyle olunca Toptaş'ın Heba ile birlikte değişmeye başlayan edebiyat çizgisini hakkı ile tartışamıyoruz.

Tartışmaya Çalışalım...

Hasan Ali Toptaş'ın Heba'ya kadar yayımlanan eserlerinde “belirsizlik” en önemli unsur. Kahramanın hikâyesini, o metnin yazılmasına gerekçe olan meseleyi önemsizleştiren, tüm neden-sonuç ilişkilerini gereksiz kılan, metnin kendisini, biçimini diğer her şeyin önüne koymaya olanak sağlayan bu “belirsizlik”tir. Hasan Ali Toptaş'ı bir yazar olarak tanımlayan ve eleştirmenlerin oldukça abartılı övgülerine muhatap kılan da belirsizliğin galebe çaldığı Heba öncesi eserlerinin etkisidir. Bu eserlerde “eleştirmen”i büyüleyenle okura yolunu kaybettiren, Toptaş'ın anlatısındaki belirsizliği kendisine yuva yapan mistik (akıl dışı) unsurlarla bezenmiş satırlardır. Türkiye edebiyat ortamına 80'lerden bu yana yön veren yaklaşımın belirsizliğe, mistik olana karşı ilgisi sır değil. Varsın okur yolunu bulamasın, hatta bir yol aramasın.

Hasan Ali Toptaş, belirsizlikten, mistik unsurlara yer vermekten elbette vazgeçmiyor. Bunun pek çok örneğini “Heba”, “Kuşlar Yasına Gider” ve “Beni Kör Kuyularda” romanlarında görüyoruz.

Ancak daha önemlisi yine bu romanlarda, anlamı açık, neden-sonuç ilişkisi kurmaya müsaade eden cümlelerin okura hikâyenin izini sürme olanağı tanırken “belirsizliğin” etkisini kırarak, metinleri gerçekliğe yaklaştırmasıdır. Toptaş, kaynağı belirsiz bir iyilik/kötülük, vicdan anlatımından “seyirci olma”nın mahkûm edilmesine böyle varabildi. Artık okuduğumuz şey sadece “büyülü” seslerin yansımaları değil kahramanın hikayesinin merakla beklenen sonudur aynı zamanda. Belirsizliğin ve mistik unsurların varlığı azalırken Hasan Ali Toptaş'ın yazdıklarını “büyülü gerçekliğe” yaklaştıran bir masalsı anlatım ve neden-sonuç ilişkisi kurmaya müsaade eden gerçeklik algısı bu unsurlardan boşalan alanı doldurmuş ve Toptaş'ın anlatımını eski eserlerinden daha da güçlü kılmıştır.

Bitmedi...

“Beni Kör Kuyularda”nın ilk bölümünde Hasan Ali Toptaş’ın kalem tutan eline bir kekemelik çökmüş gibi. Kendisinin ifadelerinden, yazarken ne kadar titizlendiğini, hece yapısından, kelime dizilişine her cümleyi büyük bir özenle ele aldığını öğreniyoruz.

Ancak ilk bölümde yer alıp sonraki bölümlerde bir daha karşımıza çıkmayan ve neye hizmet ettiğini çözemediğimiz ikilemeleri bu kekemeliğin somut karşılığı olarak görüyoruz. “saçları da her adımda çok uzaktan okunan tatlı bir ahenkle belini dövdü, belini dövdü durdu” s10, “Eteği bir kararıp şavkıdı o yürürken, bir kararıp şavkıdı.” s:11

Bu bölümdeki bir diğer mesele de Güldiyar'ı uyarırken, anne Bahriye'nin neredeyse kamu spotu tadındaki cümleleri. Yukarıda alıntıladığımız cümlelerin tonu ile Hüseyin Gazi Türbesi'ni ve yüksek binaların ucunu anca görebilen bir gecekondu mahallesinde yaşayan annenin sesi arasında açık bir uyumsuzluk olduğu kanaatindeyim. O mahallelerde ve benzer başka mahallelerde kimse çocuğunu “ayrıca biliyorsun...” cümlesinin sahip olduğu tonla uyarmaz. Çok daha sert, net ve kısa ifadeler böylesi bir uyarı için yeter de artar bile. Hasan Ali Toptaş açık ki bu satırlarda, annenin aracılığıyla, sonradan önemsizleşecek de olsa, yaşanacaklarla ilgili okura bir neden, yazacaklarına meşruiyet zemini sunacak bir gerekçe kaleme alıyor. Açıkçası Toptaş bu gerekçeyi daha özenli kaleme alabilirdi diye düşünmeden edemiyor insan.

Sonuç yerine...

Türk romancılığının her dönemine damga vuran, görkemli yazarları oldu. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Leyla Erbil, Tahsin Yücel, Yusuf Atılgan bu isimler arasında ilk aklımıza gelenler. 20 yy’e ait bu isimlerin yokluğunda, zaten çok güçlü sayılamayacak romancılığımızın geriye düştüğü açık. Bu geriye düşüş zamanının, en önemli yazarlarından birisi olarak görülebilir Hasan Ali Toptaş. Bu sebeple de eserlerini, abartılı övgü ve yergilerin gözümüze perde indirmesine izin vermeden görmeyi, değerlendirmeyi denemeliyiz.

“Beni Kör Kuyularda” Güldiyar'ın gözünden dökülen taşın anlamından çok “seyirci” hallerimize ayna tutan tarafıyla tartışılmayı, konuşulmayı hak ediyor. Ülkemiz, Muzaffer ve Güldiyar'ın üzerine mafya tarafından çökülmüş evine, benliklerine ve onları seyre dalan insanlara bu kadar benzerken taşın ne önemi var.