Breadcrumb
Zorlu bir yıla girerken: 2026'da halkı hangi tehditler bekliyor?
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 31.12.2025 , 11:07 Güncelleme Tarihi: 01.01.2026 , 23:46
2025 yılı geriye sadece geçen bir yıl değil, derinleşen bir güvenlik açığı, çürüme ve halka yöneltilen tehditler bırakıyor. Tehdit çoğu zaman sınırın ötesinden değil, bizzat düzenin içinden, kurumların çürüyen kolonlarından halkın üzerine yağıyor.
Siyaset alanının daraltıldığı, hukukun bir sopa olarak sallandığı ve ülke kaynaklarının kara para aklama makinelerinde öğütüldüğü bir atmosferde giriyoruz yeni yıla.
Yıllardır iktidarın dilinden düşmeyen "beka sorunu", artık biçim değiştirmiş durumda. Bugün Türkiye’de bir "güvenlik sorunu" var, ancak bu sorun “dış güçler”le açıklanacak bir sorun değil, Türkiye'de toplum, içeride bir güvenlik krizi yaşıyor. Halkın gündelik yaşamını kuşatan çürüme, kuralsızlık ve belirsizlik, krizi katmerlendiriyor. Yayılma heveslisi sermaye sınıfı ile onun temsilcisi olan gerici iktidar, krizi giderek körüklüyor.
2025’ten 2026’ya devreden sayfa "temiz" değil. Siyaset alanını emekçi halka tamamen kapatmak üzere kurgulanmış bir kuşatma planıyla karşı karşıyayız.
Uyuşturucudan yasadışı bahise, kara paradan "fenomen" dosyalarına kadar uzanan operasyonlar zinciri, bir temizlik harekatı değil; piyasanın yeniden paylaşımı ve çürümenin yönetilebilir kılınması çabasını taşıyor.
AKP içindeki hiziplerin ve çıkar odaklarının kavgası, halkın gerçek sorunlarını görünmez kılarken, devlet aygıtı bu kavganın silahı haline geldi.
Muhalif belediyelere yönelik operasyonlar, tutuklamalar ve davalar sadece kişisel bir tehdit değil; halkın seçme hakkına ve siyaset yapma zeminine yönelik topyekûn bir saldırı, bir "hukuksuzluğa alıştırma" girişimi.
Ve bir de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla başlayan çözüm süreci gündemi.
Bu dört başlık 2025 yılında Türkiye'de halka yönelik tehditlerin öne çıkan maddeleri. Hepsi bir bütün, birbiriyle bağlantılı.
Bitmek bilmeyen soruşturma silsilesi: İBB, belediyeler ve CHP
2025 yılı, Türkiye siyasi tarihinde yargı eliyle şekillenen en sert kırılmalardan birine sahne oldu. Mart ayında, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edildiği gergin gecenin sabahında gelen gözaltı kararı, olaylar zincirinin ilk halkasıydı.
Amaç, sadece bir belediye başkanını yargılamak değil, siyasi bir aktörü sahneden tasfiye etmekti.
Operasyonlar İstanbul’la sınırlı kalmadı; dalga dalga tüm ülkeye yayılarak muhalefetin yerel seçim zaferini fiilen geçersiz kılacak bir boyuta ulaştı.
Sürecin simgesi haline gelen iddianamelerden Aktaş iddianamesi, Türkiye siyasetindeki çürümüşlüğün röntgeni gibiydi. Ortaya dökülenler, muhalefetin iktidar bloğundan yapısal bir farkı olmadığını, "belediye-müteahhit-siyaset" üçgeninin aktörleri değişse de işleyişinin değişmediğini gözler önüne serdi.
Ancak asıl trajedi, bu kirli gerçekliğin kullanılış biçimindeydi. İddianameyi hazırlayan savcılık makamı, hukuki beceriksizliklerle dolu bir metinle, aslında kendi temsil ettiği düzeni yargılıyor gibi görünse de, namluyu sadece rakibine çevirmişti. Bizzat yolsuzlukla semiren bir iktidar, muhalefetin bulaştığı kirliliği, profesyonel bir tasfiye operasyonuna dönüştürdü. Bu dava, hukuki bir arınma değil, kirlilikte eşitlenme operasyonuydu.
Gelinen noktada, milyonlarca seçmenin sandığa yansıyan iradesi, kayyım ve tutuklama kararlarıyla hükümsüz kılındı. Sürecin en çarpıcı ironisiyse şuydu: İktidar çemberinin dışında kalanlar aslında o kirli çarkın dişlilerine yabancı değildi. Ancak yıllardır yolsuzluk ve rüşvetle özdeşleşenler, kendi olağanlaştırdıkları bu suçları, şimdi sadece rakiplerini sahneden silmek için bir tasfiye aracına çeviriyordu.
Seçme ve seçilme hakkının ağır yara aldığı bu süreç, siyaset alanını daraltarak sadece muhalefeti değil, toplumun tamamını pasifize etmeyi amaçlayan tarihi bir kırılma noktasına dönüştü.
Son dönemde yapılan uyuşturucu, kara para, yasadışı bahis operasyonlarıyla unutturulmuş gibi görünse de yeni yılın ilk ayından itibaren İmamoğlu gündemi yeniden hararetlenecek. 15 Ocak'ta İmamoğlu'nun diplomasının iptaline karşı açılan davanın duruşması olacak. Bu davanın sonucu İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığı adaylığını doğrudan etkileyecek. 27 Ocak'ta Aziz İhsan Aktaş davasının ilk duruşması görülecek. 9 Mart'ta ise "TRT'den yayınlanması"na iktidarın küçük ortağının destek verdiği, İmamoğlu'nun "yolsuzluk ve rüşvet" davası başlayacak.
Operasyonların yılı: Bugün kim gözaltında?
2025 yılı, sabahın ilk ışıklarıyla gelen gözaltı haberlerinin olağanlaştığı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın fırtına gibi esen soruşturmalarıyla anıldığı bir yıl oldu. İktidar medyasının köşelerinden her gün "Dahası da var", "Kirli olan herkesin üzerine gidilecek" manşetleri atılırken; "temiz eller" ile piyasayı dizayn eden "görünmez eller"in birbirine karıştığı kaotik bir süreç yaşandı.
Bu operasyon furyasının arkasındaki motivasyonda devletin acil kaynak arayışını görmek mümkün. İçişleri Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı, koordineli bir "hasat" dönemini başlattı. Ali Yerlikaya’nın "devlet otoritesi", Mehmet Şimşek’in ise "vergide adalet" söylemleriyle yürüttüğü süreç, pratikte esnafı ve vatandaşı boğan bir "denetim ve ceza yılına" dönüştü. Devlet, özellikle vergi kaybının en yüksek olduğu yasadışı bahis sektörüne yönelerek kasayı doldurmaya odaklandı.
Kara para, bahis ve uyuşturucu ekonomisinin Türkiye kapitalizmiyle nasıl bütünleştiği, bu yıl çekilen fotoğrafla netleşti. Bu kirli bütünleşmenin en somut ayağı ise medya sektöründeydi. Ekonomik kriz ortamına rağmen mantar gibi türeyen yeni medya patronlarının maskesi çabuk düştü. Can Medya, Flash TV ve Ekotürk gibi kanallar el değiştirdikten kısa süre sonra, yeni sahiplerinin "kara paracı" olduğunun anlaşılmasıyla TMSF yönetimine geçti. GAİN Medya operasyonu ve yasadışı bahis soruşturması kapsamında futbolculardan kulüp yöneticilerine uzanan gözaltılar, kirliliğin nasıl kurumsallaştığını kanıtladı. İktidar kalemleri "medya temizleniyor" diye alkış tutsa da, aslında sadece buzdağının görünen yüzü el değiştiriyordu.

“Casusluk” kılıfıyla gözaltına aldıkları gazeteci Merdan Yanardağ henüz tutuklanmadan TELE1’in kapısına dayanan kayyım da bu el değiştirme ve el koyma operasyonlarının intikam alan kısmıydı. Muhalif yayıncılık ve gazeteciler bu yıl en çok baskı görenlerdi. Gazeteciler defalarca yaptıkları haberler nedeniyle hedefe konuldu, çok sayıda gazeteci cezaevinde.
Sürecin en çelişkili başlığı ise uyuşturucuyla mücadeleydi. Baronların bir kısmı yurtdışına kaçarken iktidarın hamleleri vitrindeki isimlere dokundu. Operasyonlar ve gözaltılar iktidar açısından AKP karşıtlığıyla tanınan ünlülere yönelik bir sopa işlevi de gördü.
İktidara yakın ekran yüzleri de operasyonların hedefi olurken, AKP içi kavgada tarafların birbirlerine çektikleri kılıç kirli ilişkilerin bir kısmının ortaya saçılmasını kaçınılmaz kılıyor. Eski Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un tutuklanmasıyla başlayan dalga, yılın son günlerinde bir diğer eski Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Veyis Ateş’in tutuklanmasıyla devam ediyor.
Casusluktan şikeye, bahisten uyuşturucuya uzanan bu operasyonlar silsilesi, suçla mücadele dışında her şeye, en çok da iktidar içi bir kavgaya benziyor.
En büyük tehdit NATO, bu yıl Ankara'da toplanacak
Dünya yeni bir emperyalist paylaşım savaşına doğru hızla yol alırken ülkemizin varlığının sorgulanacağı bir yol ayrımına doğru ilerliyoruz.
Karadeniz’de yılın son aylarında Türkiye açıklarında Rusya’ya ait ticari gemilere düzenlenen saldırıların arkasında NATO’nun olduğunu bizzat NATO Şefi Rutte “Rus gölge filosunu hedef alıyoruz” sözleriyle itiraf etti.
Dört yıl önce Kanal İstanbul’la birlikte tartışmaya açılan Montrö Sözleşmesi’ni “gözden geçirme” niyetleri, bu yıl bir kez daha ısıtılıp önümüze konulacak gibi görünüyor.
Karadeniz’i bir savaş cephesi olarak kullandığını ilan etmekten çekinmeyen NATO’nun 2026’nın Haziran ayında Ankara’da toplayacağı zirvede konu başlıklarından birinin de bu olması muhtemel.
Sovyetler Birliği’ne karşı kurulan ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de işçi sınıfına karşı kanlı planların yürütücüsü olan NATO’nun 22 yıl sonra yine ülkemizde ve bu kez başkentte toplanmasıysa başlıbaşına emekçi halkımız için bir tehdit.
Türk hava sahasında cirit atan İHA’lar
Türkiye’nin güvenliğinin NATO’dan çıkmasına bağlı olduğunu bir kez daha gözler önüne seren bir gelişme de Karadeniz’den Türk hava sahasına giren insansız hava araçları oldu.
Yılın bitmesine iki hafta kala bir İHA Karadeniz üzerinden Türk hava sahasına girdi, Ankara’ya kadar geldi, kentin üstünde uçtuktan bir süre sonra Elmadağ ile Çankırı arasında F-16’larca vuruldu. İHA hangi ülkeye aitti, hedefi neydi (neresiydi), neden Ankara üzerinde uçtuktan sonra o bölgede vuruldu, “amacı bir mesaj vermek miydi”, bunlar kamuoyuna açıklanmış değil. Bu gelişmenin ardından Balıkesir’de ve Kocaeli’de iki İHA daha düşmüş halde bulundu, İHA’lardan birinin Rusya’ya ait bir keşif aracı olduğu görüldü.
Azerbaycan’da düşen askeri uçak ve 20 askerin ölümü
Bu yıl Türkiye’nin hava güvenliğinin sorgulanmasına neden olan gelişmeler bununla sınırlı kalmadı.
Kasım ayında Türk Hava Kuvvetleri’ne ait askeri kargo uçağının Azerbaycan’dan dönüş yolunda düşmesi sonucu 20 askerin ölümü de aydınlatılmış değil. İlk açıklamalarda “teknik arıza” olabileceği öne çıkarıldı ancak soru işaretleri ortada duruyor, soruşturmaysa halen devam ediyor.
Doğu Akdeniz’de 'Türkiye'nin planlarına karşı' üçlü askeri ittifak
AKP’nin iki yıldır Batı ittifakıyla sorunlarını çözme yolunda attığı adımlarla daha yüksek perdeden Amerikancılığa yöneldiği bu dönemde Doğu Akdeniz’e ilişkin gelişmeler de önem taşıyor.
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında imzalanan askeri anlaşmanın Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki planlarına karşı ortak bir hızlı mukabele gücü oluşturmayı da içerdiği yılın son günlerinde ortaya çıkan gelişmelerden biriydi.
Libya askeri heyetini taşıyan uçağın Ankara'da düşmesi
Yılın son haftasına girerken Libya Genelkurmay Başkanı Haddad ve beraberindeki askeri heyeti taşıyan uçağın Ankara’dan havalandıktan kısa süre sonra düşmesine ilişkin soru işaretleri de yeni yıla devreden başlıklar arasında.
Olay kaza mı, yoksa uçak düşürüldü mü sorularının yanıtının soruşturma sonucu belli olması umuluyor. Soruşturmayı tarafsız bir üçüncü ülkenin yapacağının açıklanmasıysa dikkat çekti. Karakutu önce Almanya’ya gönderilmek istendi ancak Almanya’nın reddetmesi üzerine İngiltere’de karar kılındı. Fransa da soruşturmaya katılacağını duyurdu.
Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşliğine tehdit
Türkiye’nin varlığının sorgulanacağı, sınırların belirsizleştirileceği bir yol ayrımına doğru gittiğini söylüyoruz. Bu yol ayrımına Türkiye sermayesinin yayılma hevesi ve AKP iktidarının Yeni Osmanlıcı gericiliğiyle ilerleniyor.
Suriye’de HTŞ-SDG arasındaki 10 Mart mutabakatı ve sonrası yaşananlar, Türkiye'de çözüm süreci ve Bahçeli’nin “Lübnan modeli” önerisi, İsrail-ABD’nin Gazze’de Filistin direnişini bitirme planına Ankara’nın attığı imza bu yol ayrımına giden yolda bu yılki kilometre taşlarından bazılarıydı.
2025’e Suriye’de Baas iktidarının cihatçı çeteler eliyle devrilmesinin ilk günlerinde girdik. Ondan kısa süre önce Bahçeli yeni bir çözüm sürecinin ilk işaretini vermişti.
Emperyalizmin Suriye’deki planlarının sahadaki yürütücüsü olmaya karar veren AKP-MHP hükümetinin yeni dönemde İsrail’in bölgede galebe çalacağı paniğiyle “Kürtleri kazanma” iddiasıyla giriştiği yeni sürecin, Cumhuriyet'i ifade eden bir eşitlik etrafında değil, “Sünni İslam kardeşliği” teması üzerinden yürümesi çok şey anlatıyor.
Gericilikten ve emperyalist “barış” planlarından kardeşlik çıkmasını beklemenin hayal olduğu açık. Aksine bu süreçteki bir “yol kazası” Türk ve Kürt emekçileri arasında bugüne dek koparılamayan kardeşlik bağını zedeleyecek girişimlerin önünü sonuna kadar açabilir. Halkımızın karşısında 2026’ya devreden tehditlerin başında bu geliyor.
İkincisi “Terörsüz Türkiye” ve “Terörsüz Bölge” vurgusuyla süreci tarifleyen iktidar ortaklarının Türk-Kürt-Arap kardeşliğinden kastının İran’a yeni bir emperyalist saldırı planına ülkemiz emekçilerini de katma projesi. Bu hem Türkiye halkı hem de bölge halkları için bir cehennemin kapılarının açılması demek.
Trump-Netanyahu zirvesinde Suriye ve Türkiye
Suriye’de İngiltere, ABD ve İsrail’in başını çektiği, AKP iktidarının bizzat sahada katıldığı rejim değişikliğinin İsrail’in bölge planlarıyla nasıl da örtüştüğünüyse yine yılın son günlerinde ABD Başkanı Trump’ın ağzından duyduk.

Erdoğan’ın Suriye’deki “kötü adamları” def ettiğini Netanyahu ile Florida’daki basın toplantısında söyleyen Trump, bu görüşe İsrail Başbakanı'nın da katıldığını, kendisininse katılmaktan öte bunu bildiğini belirtiyor, Erdoğan ile Netanyahu arasında sorun çıkmayacağı, Netanyahu’nun Şara ile de gayet iyi geçineceği sözünü veriyordu.
Türkiye’de yürütülen sürecin akıbetini belirleyecek adımlardan biri olan Suriye’de HTŞ ile SDG arasındaki düğümü çözmek için Beyaz Saray’daki o görüşmede ne konuşulduğu ise henüz bir muamma. Ancak o görüşmede konuşulanların Türk, Kürt, Arap ve İran emekçilerine karşı yeni tehditler olduğundan emin olmamak için hiçbir sebep yok.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.