Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Yıllarca sigortasız çalıştırılan anneme...

Bugün sabah kahvemizi içerken okuduğumuz haberlerde belki makineli tüfekli saldırılar görmüyoruz. Ancak her 1 Mayıs sabahı alanlara çıktığımızda, aslında Lucy ve Albert'ın omuz omuza verip kurdukları o büyük hayalin gölgesinde yürüyoruz.

Kaan Erden

Yayın Tarihi: 26.04.2026 , 14:08

Sabah kahvenizi içerken haberlerde; bir firmanın, zam talep eden çalışanlarının üzerine makineli tüfeklerle ateş açtığını okuduğunuzu hayal edin. Kulağa ucuz bir distopik film gibi geliyor, değil mi?

Martin Duberman, "Haymarket - 1 Mayıs'ın Romanı" kitabında; modern işçi sınıfı tarihinin en önemli dönemeçlerinden biri olan Haymarket olayını, resmi tarih yazıcılığının steril sayfalarından sıyırıp 19. yüzyıl sonu Amerika'sının tozlu sokaklarına, ter kokan fabrikalarına ve idealleri uğruna mücadele edenlere bir kapı açıyor. Kitap, Amerika'nın Chicago kentinde sekiz saatlik iş günü için mücadele veren devrimcilerin direnişini ve işlemedikleri bir suçtan dolayı idam edilmelerini konu alıyor. Teknik olarak kitabın anlatımında iki farklı biçim yer alıyor: İlki Duberman'ın şiirsel anlatımı, ikincisi ise Lucy ve Albert Parsons'ın karşılıklı mektupları.

Roman, 1871 yılının Teksas'ında, genç ve kararlı Lucy Eldine Gonzales'in portresiyle açılır. Yazar; Lucy'nin karmaşık kimliğini (Meksikalı, Creek yerlisi ve muhtemelen siyahi köklerini) anlatısının merkezine yerleştirerek dönemin ırksal ve toplumsal gerilimini daha en başından hissettirir. Lucy'nin idealist bir gazete editörü olan Albert ile tanışması, Amerikan solunun köşe taşlarından birinin harcının dökülmesidir.

Albert Parsons'ın Konfederasyon askerliğinden, ezilenlerin sesi olan bir devrimciye evrilmesi, Duberman'ın karakter gelişimindeki ustalığını gösterir. Teksas'ın ırkçı ve muhafazakâr atmosferinden kaçıp Chicago'nun "Şimşek Kent" karmaşasına sığınan çift, burada kendilerini tarihsel bir kasırganın ortasında bulurlar.

Duberman, 1870'lerin Chicago'sunu bir dekor değil, adeta bir ana karakter gibi işler. Şehir, doymak bilmeyen bir buhar motoru gibi çalışıyor ve yakıt olarak kömür değil, doğrudan insan hayatı kullanıyor. Bir tarafta 14 saat çalışanlar, diğer tarafta ise yüksek binalarda hayatın sefasını sürenler... Her an patlamaya hazır bir toplumsal öfke...

Duberman dönemin ruhunu yansıtırken okuru sadece grev sözcülerinin arasına değil, aynı zamanda sendikal hareketin içindeki stratejik tartışmalara ve bölünmelere de dâhil eder. Emeğin Şövalyeleri'nden anarşist militanlara kadar uzanan geniş yelpazede, "sekiz saatlik iş günü" talebinin nasıl küresel bir simgeye dönüştüğünü adım adım izleriz.

Kitap, işçilerin 1 Mayıs 1886'da gerçekleştirdiği büyük grevle tırmanır. 4 Mayıs akşamı Haymarket Meydanı'nda patlayan bomba ve ardından başlayan cadı avı, kitabın en sarsıcı bölümünü oluşturur. Yazar bu noktadan sonra anlatıyı bir mahkeme dramasına dönüştürür.

Hukukun nasıl bir siyasi tasfiye aracına dönüştüğünü, kanıtların yetersizliğine rağmen beş anarşist liderin nasıl kurban seçildiğini okurken; adaletin mülkiyetle olan kirli ilişkisine tanık oluruz. 

1887 yılının o soğuk Kasım sabahında, Albert Parsons ve yoldaşlarının boynuna ilmek geçirilirken aslında susturulmak istenen şey tek bir talep değil, insan onurunun ta kendisidir. Ancak yazarın da hissettirdiği üzere, bu bir son değil, küresel bir uyanışın ilk kıvılcımıdır.

Mülkiyet sahiplerinin "düzen" dediği o kanlı çarkın dişlileri arasında ezilen Lucy, eşinin ardından yas tutmak yerine, onun bıraktığı yerden Chicago sokaklarını bir kez daha adımlamaya başlar. Duberman'ın tasvir ettiği o "insan yakıtlı buhar motoru" gibi çalışan şehir, artık sadece duman ve kömür değil, aynı zamanda korkuyla karışık bir saygı üretmektedir. Çünkü o gün Haymarket Meydanı'nda patlayan bomba, sadece beş kurban seçmemiş; aynı zamanda dünyanın dört bir yanındaki fabrikalarda "sekiz saatlik iş günü" şarkısının
mırıldanmasına neden olmuştur.

Bugün sabah kahvemizi içerken okuduğumuz haberlerde belki makineli tüfekli saldırılar görmüyoruz. Ancak her 1 Mayıs sabahı alanlara çıktığımızda, aslında Lucy ve Albert'ın omuz omuza verip kurdukları o büyük hayalin gölgesinde yürüyoruz. Zenginlerin kurduğu sahte cennetlerin, yoksulların alın teri ve hayatıyla beslenen bir cehennem üzerine inşa edildiğini bilerek; her kazanılmış hakkın altında yatan o devasa bedeli bir kez daha hatırlıyoruz.

Hangi hak bedeli ödenmeden kazanılmıştır ki? Kitap kapanırken zihnimizde asılı kalan bu soru, bizi o tozlu sokaklardan alıp bugünün plazalarına, fabrikalarına ve kurye yollarına fırlatır: Mücadele bitmiş değil, sadece biçim değiştirmiştir. 

1 Mayıs sabahı alanlara çıkarken, aslında bu kitabın karakterleriyle yürüyoruz.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.