Sayfa yolu
Yeni Türkiye'nin yarı açık cezaevleri olarak okullar
Turgay Çimen
Yayın Tarihi: 17.04.2026 , 10:43 Güncelleme Tarihi: 17.04.2026 , 10:46
Okullardaki toplu katliam haberleri daha çok Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı olurdu. Bize oldukça yabancı bu haberler üzerinde birkaç gün çeşitli değerlendirmeler yapar, bir yenisi gerçekleşinceye dek unuturduk. Yeni Türkiye’de bu tür şiddet olayları günlük hayatın olağan bir parçası haline geldi. Kadın cinayetleri, mafya hesaplaşmaları, özellikle sağlık ve eğitim emekçilerine yönelik şiddet… Acı ki birkaç istisna dışında kitle iletişim araçlarının tamamı şiddeti reytinge dönüştürmenin çabası içinde.
Şiddeti okullara özgü bir durummuş gibi ele almak, okullardaki şiddeti birkaç psikopat öğrencinin yarattığı lokal bir durum olarak kodlamak, okul yöneticilerinin, öğretmenlerin, kolluk kuvvetlerinin ihmallerine indirgemek Türkiye’deki ağır sömürü koşullarının üstünü örtmek, bir biçimde bu insanlık dışı durumu meşrulaştırmak anlamına gelir. Şiddeti tartışırken “sömürü” gerçeğinin altını çizmeyen ve buna müdahale etme iradesini ortaya koymayan herhangi bir değerlendirmenin karşılığı yoktur.
Türkiye bu noktaya birkaç ayda, birkaç yılda gelmedi. Yaşamakta olduğumuz şiddet, Türkiye’nin son çeyrek yüzyılına damgasını vuran AKP’nin gerici-neoliberal uygulamalarının olumsuz çıktılarından sadece biridir. Derinleşen ve yaygınlaşan yoksulluk, dinci politikalar ve tarikatlaşma üzerinden cehaletin kurumsallaştırılması, toplumsal yaşamı düzenleyen kurumların ve değerlerin çökertilmesi, ülkenin vahşice yağmalanması son çeyrek yüzyılın özetidir. Yenidoğan Çetesi üzerinden özel hastanelerin sınırsız sömürüsüne terk edilmiş sağlık sistemindeki dehşete tanıklık ettik. Adalet sisteminde suç örgütleriyle birlikte hareket eden yargıç ve savcıların terfi ettirildiklerini öğrendik. Eğitim sisteminde on binlerce öğrencinin MESEM uygulaması üzerinden sermayeye köle verilmesini ve buralarda hayatını kaybeden onlarca çocuğumuzu yeterince tartışmadık bile…
Yeni Türkiye’de emekçi çocuklarının gitmek zorunda kaldığı okullar, okuldan çok yarı açık cezaevini çağrıştırıyor. Sabah saat 8.30’dan akşam 17.00’ye kadar çocuklar bu okullara deyim yerindeyse kapatılıyorlar. Ebeveynler ise bu süre içerisinde işyerlerinde ortalama 28 bin lira ücret karşılığında yoğun bir emek sömürüsüne tabi tutuluyorlar. Bu sömürü çarkının içine son yıllarda MESEM üzerinden lise çağındaki çocuklar da eklendi. Bu süreçte öğretmenlerin öncelikli görevi, eğitim öğretimden çok, çocukların başında durmaktır. Geldiğimiz noktada bir bütün olarak eğitim sistemi, sermayenin önceliklerine göre yeniden düzenlenmiş durumda. Bakanlık bürokrasisi, müfredatlar, eğitime ayrılan kaynakların harcanması gibi başlıklarda sermaye ve tarikatların çıkarları belirleyici oluyor. Adının önünde rektör, profesör unvanı taşıyan kimi kişiler Türkiye’de eğitim süresinin çok uzun olduğunu, bu kadar uzun süre okulda kalmak yerine çoban olmanın daha mantıklı olduğunu söyleme yüzsüzlüğünü gösterebiliyor.
Okullardaki hijyen eksikliği, sağlıklı beslenme olanaklarının olmayışı, ailelerin çocukların asgari ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanması gibi sorunlar bilinmekte. Asıl sorun “okul” gibi yaşamsal bir kurumun toplum ve insan hayatına yabancılaşmasından kaynaklanıyor. Okul çocuğu geleceğe hazırlayan, onun hayatına dokunan, ona meslek kazandıran bir kurum olma işlevini önemli ölçüde yitirmiş durumda. Maddi olanaklarınız iyiyse eğitim öğretim hizmetini satın alabiliyorsunuz. Yoksul bir emekçi çocuğu ise okuldan çok yarı açık cezaevini andıran niteliksiz (!) devlet okullarından birine gitmek zorunda. Buradan alacağı diplomanın hayatta pek bir karşılığı olmadığının çocuk da ebeveyn de farkında.
Lise çağındaki çocukları sözde meslek kazandırma adı altında sermayeye peşkeş çeken bir eğitim sistemi çocukları gözden çıkarmış demektir. Verili koşullarda okulda aradığını bulamayan çocuk MESEM’e ya da açık liseye yöneliyor. Okula devam edenlerin büyük çoğunluğu ise eğitim hayatında mutsuz ve başarısız. Gün boyu okula kapatılan çocuk içi boşaltılmış, hayatında karşılığı olmayan bir müfredatla eğitim öğretime zorlanıyor. Derslerin önemli bir bölümü seçmeli, ama gerçekte zorunlu dini içerikli dersler. Öğrenciler hamasete dayalı, bilimsel gerçeklerle uyuşmayan, uygar değerlerle çatışan içeriklerle dolu devlet kitaplarını çoğu kez kapağını açmadan çöpe atıyorlar.
Yeni Türkiye’nin kaybedenlerinin en başında kanımca öğretmenler geliyor. Bizim tarihimizde öğretmenlik mesleğini kurumsallaştıran, ona saygınlık kazandıran Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’sidir. Ancak bugün öğretmen eğitim öğretim sürecinin öznesi olmaktan çıkmış, edilgenleşmiş, kendisine dikte edilen kimi rutin görevleri yapan bir memura dönüşmüştür. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adı altında uygulamaya konan yeni müfredat işleri iyice çıkmaza sokmuş durumda. Siyasal baskı nedeniyle birçok öğretmen en yaşamsal sorunları bile dile getirmekten çekinmekte, olayları akışına bırakmaktadır. Donanımsızlığının farkında olan Milli Eğitim Bakanlığı bürokrasisi ise sisteme ihtiraz eden öğretmenleri çeşitli cezalandırma biçimleriyle tehdit etmekte.
Sorunun kaynağının sınıfsal olduğunu, bölüşüm ilişkilerine müdahale etmeden eğitimdeki sorunları sadece eğitim kurumu üzerinden tartışmanın bizi bir sonuca götürmeyeceği gerçeğini kabul etmeden yol almanın olanağı yok. Şiddet, cehalet, uyuşturucu, kumar, oyun bağımlılığı, çeteleşme toplumsal hayatı altüst etmiş durumda. Nerden bakarsanız bakın tüm bu sorunların arkasındaki çapanoğlu ağır sömürü koşullarıdır. En iyi okulları bitirmiş gençlerin bile torpil bulamadıkları için işsiz kaldığı, bazılarının hayatlarına son vermek gibi dehşet verici yollara başvurduğu bir ülke gerçeğiyle yüz yüzeyiz. Nerdeyse orman kurallarının yürürlükte olduğu bir ülkede hangi öğretmen hangi çocuğa iyi insanlığı, dürüstlüğü, alın teriyle yaşamanın onurunu, dayanışmayı, yurt sevgisini öğretebilir?
Okulun işlevsizleşmesi, sosyal yaşamın çökmesi, yetersiz ve çağdışı eğitim müfredatları, öğretmenlik mesleğinin değersizleşmesi, şiddetin toplumu tepeden tırnağa tutsak alması mevcut hükümetin çeyrek yüzyıldır uygulamaya koyduğu neoliberal–gerici programın sonuçlarıdır. Bu sömürü düzenini, onu kutsayan gerici ideolojiyi, bu sömürüyü Vatan-Millet-Sakarya lafazanlığıyla meşrulaştıran ırkçılığı reddetmeden de bu cehennemden çıkışın olanağı yok. Eğitim emekçileri, öğrenciler, yoksul halk kitleleri birlikte örgütlenerek, dayanışarak bu karanlığı alt edebilirler. Ne yazık ki sistem öğretmeni öğrencisiyle, veliyi öğretmenle bir biçimde karşı karşıya getirerek süreci kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeyi başarıyor.
Çocuklarımızın eğitim hakkı temel bir insan hakkıdır, tartışılamaz. Birçok emekçi çocuğunun şiddete bulaşması, eğitim sürecine adapte olamaması, başarısız olması kalıtsal değil sınıfsal bir sorundur. Her eğitim emekçisinin insanca koşullarda öğrencilerini geleceğe hazırlaması en temel insan hakkıdır. Bugün birçok eğitim emekçisinin kendini mutsuz, başarısız, değersiz, çaresiz hissetmesi bireysel değil sınıfsal kökenleri olan bir sorundur. Sorunun kaynağı ne öğrencidir ne öğretmen ne de veliler. Sorunun kaynağı vahşi sömürü düzenidir, eşitsizliktir, bu sömürüyü sürdürmeye ve meşrulaştırmaya çalışan ideolojiler ve kurumlardır…
Sorunlarımızın ağırlığı, emekçi kesimlerin örgütsüz ve dağınık olduğu gerçeği ortada. Ancak uzayın bir yerlerinden olağanüstü güçleri olan iyi insanlar gelip bizi kurtarmayacaksa örgütlenmekten, dayanışmaktan, birlikte mücadeleyi büyütmekten başka bir yolumuz yok. Yeryüzündeki tüm güzellikleri yaratan emekçilerin kendi hayatlarını da güzelleştirebileceklerine inandıkları zaman dünya daha güzel bir yer olacaktır. Dizlerinin üstünden ayakları üstüne doğrulan ilk atalarımız daha güzel günleri hayal etmeselerdi büyük olasılık bir insan uygarlığı da olmayacaktı. Her gün adını saygı ve minnetle andığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk daha güzel, daha onurlu, daha özgür bir geleceğe inanmasaydı bugün hiçbirimiz bağımsız ve özgür bir ülkeden, o ülkenin aydınlık ve onurlu öyküsünden söz edemeyecektik…
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.