Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Yazında yorum ayrıcalığı, okur imalatı ve özne okur

Okur, en başta okur olan yazar dahil, kendini bir özne olarak inşa etmelidir. Hayat bulacağı ortamları; şiir-öykü-roman tartışmalarını, kitap-kafeleri, okuma günlerini; sadece sanal ortamlarda değil, hayatın içinde, ders arasında, iş molasında, öğle yemeğinde, hafta sonu pikniğinde yaratabilmelidir

Erdem Yalçın

Yayın Tarihi: 12.10.2025 , 00:37

Okurun kurmaca metinlerle etkileşimi pek çok olasılığı barındırıyor. Kültürel kodlar, entelektüel birikim, duygular, sezgiler, yaşanılan zaman ve mekan, bu etkileşimden çıkabilecek anlamlar kümesini epey genişletiyor. Yine de sonsuz bir anlam denizinden söz edilemez. Duyguların, sezgilerin bireysel niteliğinden farklı olarak, anlamın toplumsal niteliği çok daha baskın. Bir kurmaca metinde, "Kedi miyavladı." cümlesi pek çok anlama gelebilir ancak bir ayının kükrediğini anlatmaz. O halde kedinin miyavlamasında bu kadar karmaşık olan ne var?

Bir yanda gerçek dünyanın zenginliği, uzamın ve zamanın sonsuzluğu, diğer yanda kurmaca dünyanın sınırlı metinleri... Yazın açısından bakınca galibiyeti mümkün olmayan bir karşılaşma gibi görünüyor. Oysa her şeye rağmen anlatılara ihtiyaç duyuyoruz. Bunun pek çok nedeni var. Söz gelimi, yaşamın acımasız görünen gerçekliğinden kaçıp kurmacaların dünyasına sığınmak (Bu şekilde nasıl yaşanabileceği ayrı bir tartışma konusu); oyunların, çocukları hayata hazırlamasına benzer işlevi kurmacaların yetişkiler için gerçekleştirmesi; kendimizi, başka insanları, dünyayı keşfetme, belki değiştirme arzusu... İhtiyacın kaynağı ne olursa olsun, iyi romanların, öykülerin okurda yarattığı etkinin yadsınamaz, hatta kimi zaman gerçekliğin kendisini aşan bir gücü var.

Yazın'ın gücü, yaratma becerisi kadar yaratma ayrıcalığından da geliyor. Yazar, okur ile arasındaki anlaşmaya; anlattıklarının hayal ürünü olduğunun bilinmesine dayanarak, neyi anlatacağını seçtiği kadar, neyi anlatmayacağını, neyi okura bırakacağını da seçiyor. Seçip sınırlarını çizdiği alanı yeniden yaratırken boyutlandırabiliyor, derinlere dalmamıza, gündelik hayatın hızında akıp gidiveren duyguları, detayları yakalamamıza, durup dinlememize imkan tanıyor. Anlamı bu etkileşimle üretiyor; yalnızca söylediğiyle değil, söyleyemediği, söylemeyi tercih etmediğiyle de. Anlam zenginliği, çeşitliliği, denebilir ki belirsizliği, karmaşası da burada ortaya çıkıyor.

Anlamın toplumsal niteliği

Okur, kendisinde kalan etkiyle, duyguyla yetinemez mi? İsteyen istediğini anlasın, kime ne?

Mağara resimlerinden, mitlerden, dinsel kitaplardan, oyundan, şarkıdan, şiirden, romandan, öyküden süzülüp gelen anlatılarla dünyaya bakıyor, hiç okumasak bile onların etkilediği kültür evreninde yaşıyoruz. Dolayısıyla anlatılardan anladıklarımız, yalnızca dünyaya bakışımızın sonucunda ortaya çıkmıyor, o bakışı belirliyor da. Buradan çıkarılabilecek sonuçlardan biri, dünyayı, yaşamı algılayışımızla kurmacaları algılayışımızın birbirine çok benzediği. Hayatı dizilerdeki gibi yaşamaya çalışmak, başına gelenlere öyle bakmak değil söz konusu olan. Zihnimizdeki anlamlar kümesi, kendimizden başka insanlarla, onların yaşantılarıyla ilişkilendikçe genişliyor. Anlatıların bize sağladığı şeylerden biri tam olarak bu. Birlikte yaşadığımız dünyanın aklımızdaki karşılığını, imgelemini genişletiyor. Sadece başımızdan geçenlerin anlamını derinleştirmiyor, başımızdan geçmeyenleri de fark etmemizi, anlamlandırabilmemizi sağlıyor.

Böylece yazın'ın "yalan"ı, gerçeğin kendisinden daha gerçek, zengin ve derin bir etki bırakıyor. Tam da bu nedenle edebi metinlerle kurduğumuz bireysel ilişkinin ötesine ihtiyacımız var. Anlamı toplumsal alanda tartışmalıyız. Aksi halde, nitelikli ve etkili eserlerin üretim mekanı olan yalnız ve küçük odalar, o eserlerin doğduğu ama toplumsal hayata hakkınca karışamayıp yalnızlıktan öldüğü mezarlara dönüşmekte. Nitelikli eserlerin yokluğunda düşünce dünyamız da, toplumsal yaşantımız da kuraklaşmakta.  

Yorumun sınırları ve yorum ayrıcalığı

Anlamı ortaya çıkaran yorum, çözümleme, inceleme ya da eleştiri, sadece yazara, yazar adayına değil, okura da yol gösteren edimler. Tekrar etmenin zamanı. Anlam, yazın söz konusu olduğunda, anlamlar kümesidir. Kedi miyavlaması; açlık ya da sevilme isteğini ifade edebileceği gibi, köpeklerin konuşamadığı yerde konuşma cesareti gösterebilmeyi ya da ciğercinin kedisinin rahat olduğu yerde sokak kedisinin rahatsızlığını; hatta hepsini aynı anda ifade edebilir. Tüm bu olası anlamları kümeleyen, onu ayı kükremesinden ayıran sınırlar nasıl çizilebilir?

Bu soruya farklı özneler farklı biçimlerde cevap verebilir. Yazar, "Ben onu kastetmedim!" diyebilir örneğin. Bunun karşısına, yanına, yöresine metin çıkarılabilir; "Yazar kastetmese de metnin bağlamı bu okumaya imkan veriyor." denebilir. Zaten yazar, farkında olmadan bilinçdışının etkisini yansıtmıştır belki. Başka bir eleştiri yaklaşımıyla, metnin ötesindeki tarihsel bağlam çözümlenebilir ya da dilin kullanımından hareketle inceleme yapılabilir. Hepsi yapılmaktadır.

Piyasanın görünmez eli de olayların içindedir. Yayınevleri, eserin niteliği ile piyasa değeri arasındaki çelişkiyi yönetmek için çeşitli politikalar geliştirebilir. Belirli bir yazarın kitabı çevrilmese gündeme gelmeyecek konular tartışılabilir. Bu yıl mutlaka okunması gerekenler, birileri önerdiği için okunması gerekenler, ölmeden önce okunması gerekenler ve ödül aldığı için okunması gerekenler; çeşitli anlamlarla süslenerek üstümüze boca edilebilir. Hepsi yapılmaktadır.

Akademinin giyilmesi git gide daha fazla biat isteyen cübbesi pek ortalarda görünmez, hayata karışmaya tenezzül etmez, okur aramaz. Ama inceler. Sonuçta hiç okunmasa bile atıf yapılacak makale gerekir.

Anlam üretme ayrıcalığına sahip olanlar birbiriyle de tartışabilir. "Yazar onu dememiş işte, kendi söylüyor!" diyenle "Ben yazarı tanımam, metne bakarım!" diyen birbirine girebilir. "Öyle okumayın, böyle okuyun!" diyen ve okurun cehaletinden yakınanla da, "Bizde zaten roman geleneği yok!" diye şikayetlenenle de karşılaşabilirsiniz. Tabi söz konusu yazın olduğu için tüm bunlar kibarca yapılmaktadır.

Yorum ayrıcalığına sahip olanlar her türlü metinden her türlü anlamı üretebilir. Okur hariç... Okurun yorum yapmaya, anlam üretmeye hakkı yok. O uzmanların işi. Okur, diğerleri ne derse onu dinleyen, yazın dünyasının en kıymetsiz varlıklarından birine dönüşmüş durumda.

Okur imalatı

Okur, yalnızca yorum hakkını değil, okurluk hakkını da kaybetti. Kitap fiyatlarını, emekçi sınıfların uzayan mesai saatlerini, artan geçim derdini düşününce, okuyabilmek, her zamankinden daha ayrıcalıklı bir edim. İlk bakışta bundan bağımsız görünen, yazınla kurduğumuz ilişkiyi belirleyen başka bir olgu söz konusu. Seçim. Görece ayrıcalıklı okurları dahi içine alan bir sorun bu. Klasikler, modern klasikler, çağdaş eserler, yeni çeviriler, yazarının adını ilk defa duyduğumuz romanlar, öyküler derken, bir okur, ne okuyacağına nasıl karar veriyor? Gerçekten ihtiyaç duyduğu, yokluğunda aklının, duygularının, sezgilerinin, insan ilişkilerinin kuraklaştığı, dünyasının daraldığı edebi metinleri nasıl bulup keşfediyor?

Okunabilecek onca alternatif arasında, onu değil de bunu seçmemizi sağlayan; arkadaş önerilerini, kitap eklerindeki tanıtımları, sosyal medya görünürlüğünü belirleyen; "Edebiyatımızın kazanacağı yeni isimlere" karar verenler kim? Çevrimiçi yayınlar, dergiler, yayınevleri, ödül jürileri... Bu öznelerin, edebi metnin niteliğine bakarak karar vermesi bekleniyor. Öyle umuyoruz. Bir an için birbirini kollayan isimlerin, birileriyle ters düşmeme kaygısının, reklamcılığın, sponsorluğun, satış beklentisinin, pazarlama başarısının belirleyici olmadığını varsayalım. En azından bazı yayınevleri için öyle ummaya devam edelim. Bu durumda nitelikli eserin neye göre seçildiğinin açıklanabiliyor olması gerek. Yorum burada da devreye giriyor. Yorum ayrıcalığına sahip uzmanların etkinliği, yalnızca metnin anlamlarını ortaya çıkarma sürecinde değil, neyi seçeceğimizi, ne okuyacağımızı belirleme sürecinde de okuru seyirci koltuğuna itiyor. Çokluğun sansüründe seçme hakkını yitiren okur, öne çıkarılanlar arasından bazılarını "deneyimliyor." Sonuçta ortaya çıkan etkileşim zamanın ruhu zannedilen şeye uygun; bireysel, hızlı ve uçucu. Geride kalan, sıradakine yetişme kaygısı. Dilerseniz buraya sosyal medyada paylaşılmaya uygun fotoğraf karelerini de ekleyebilirsiniz.

Piyasanın görünmez eli, daha fazla ve daha hızlı tüketim için elinden geleni yapıyor ancak bazı alanlarda daha incelikli çalışması gerekli. Anlam, duygu, düşünce üretimi; gerçekten daha gerçek "yalan"; nakit akışından daha önemli. Yazın'ın bu açıdan özgün bir durumu var. Burayı açmak gerek.

Düzyazı ve şiir, duygu ve düşünce aktarımı, bildirişim açısından özgül yanlar barındırıyor. Yapım sürecinde, yazarın yoğun emeği dışında sermayeye ihtiyaç duymuyor. Formu itibarıyla her koşulda alımlanmaya uygun. Basımı, dağıtımı, kitlelere ulaşması sinemaya, tiyatroya kıyasla daha maliyetsiz. Bu durum, "parayla terbiye edilebilirlik" açısından yazın'a görece bağımsız bir olanak sağlıyor. Güçlü duygular, etkili düşünceler yazıyla yayılabiliyor. Görüntü, ses ve söz uçarken, yazı kalıyor. Yazın dünyasını kontrol edebilmek, sermaye açısından bu nedenle yaşamsal. "Zaten kaç kişi okuyor ki..." diyerek yabana atılamaması da bu yüzden. Tarihimiz, toplumsal hayata karışan, ete kemiğe bürünen duygu ve düşüncelerin dünyayı değiştirdiği örneklerle dolu. Öyleyse okur kontrol edilmeli ki tehlikeli işlere kalkışmasın! Yorum ayrıcalığına sahip olanlar arasında sessiz, edilgen, boynu bükük otursun. Tüketsin, tartışmasın, sonra sıradakini tüketsin. Tanrılaşmış, kimsenin eserlerini eleştiremediği, reklam ajanslarında törpülenerek piyasaya sürülen süperstar yazarların önünde el pençe divan dursun. Böylece imal edilebilen bir nesneye dönüşsün.

Tüm bunların gerçeklendiği uzamı ve zamanı görmek isteyenler, 12 Eylül'den bu yana ülkemizin yazın dünyasında yaşanan dönüşüme bakabilir. Yurtdışından ithal edilip parlatılan Orwell, Kundera; yerli örnekleri imal edilen, günah çıkarma ayinine dönüşmüş pişman solcu anlatıları; birden birey olmayı keşfeden, ruhunun “özgür dünyaya” karışmasına, sonra teslimiyetine, sonra ruhsuzluğa izin veren, yalnızlaşan, yalnızlaştıran karakterler... Ahmet Altan'ın, Elif Şafak'ın, Orhan Pamuk'un markalaşması. İdeolojilerin sonu, tarihin sonu, küreselleşme etiketleriyle ambalajlanan pakete uygun, sınıfsız ama kimlikli, tekbiçimli anlatılar... Onların izinden yürüyenlerin, enkaz altındaki çocuğunun elini tutan babadan "edebiyat" çıkarabilmesi... Tesadüf değildir; okur imalatı aynı zamanda yazar imalatıdır.

Özne okur

İki düzlem; gerçek ile kurmaca arasındaki ilişkinin diyalektiği; çeşitli yazın anlayışlarının sonucunda farklı biçimlerde kurulabilir. Buraya bir düzlem daha eklenebilir; yazarın imgelemindeki dünya. Nesnel gerçeklik, yazarın imgelemi ve kurmaca gerçeklik arasındaki ilişkinin dinamikleri pek çok yönden, farklı kuramlarla açımlanabilir. Konunun sınırlarını gözeterek, özetlemekle yetinelim; gelişkin, derin, yaratıcı bir kurmaca dünya, ancak eş düzeyde bir imgelem ile mümkün.

Yazar için tarif edilen düzlemleri, okur için tarif etmenin önünde bir engel yok, hatta pek çok açıdan işlevli. Okur, bir yandan nesnel gerçeklikle ilişkilenirken, imgeleminde de bir dünya oluşuyor, gelişiyor. İşitsel, görsel, yazılı iletişim araçlarıyla, yaşayarak ilişkilenebileceğinden daha geniş bir imgelem kuruyor. Nesnel gerçekliği de bu düzlemde algılıyor. Kurmaca metinlerle ilişkilendiğinde yazarın imgelemiyle tanışıyor. Okurun imgelemi ile yazarın imgelemi, kurmaca gerçeklikte birlikte yaşıyor. Birlikte yaşama, yaşayabilme durumu önemli.

Birlikte yaşadığınız kişi, her an, her şeyi betimlemesi gerektiğini düşünüyor, anlayışınıza güvenmiyor, hayal gücünüze boşluk bırakmıyor, üstelik tekdüze ses tonuyla, birbirinin kopyası sözcükler ve tümcelerle konuşuyorsa... Ne kadar çekilmez olurdu. Yazar, çekilmez ev arkadaşı durumuna düşmemek için, kurmaca gerçekliği okurla birlikte düşünür. Kurmacayı, gerçeğin kendisinden daha gerçek kılan en önemli noktalardan biridir bu. Yazın'ın başlayıp bittiği sınırları yalnızca dil ile tarif etsek bile, okur, dilin toplumsal niteliğinde soyutlanmaktadır.

Peki okur, yazarın kafası dışında yaşayabilen bir varlık mı? Kurmaca metinler birileri tarafından okunuyor, okunmaya devam ediyorsa… Öyle olmalı. Yazarın kafasında olmanın ötesinde kendini hissettirebiliyor mu? Tartışan; birbirinin ve yazarın imgelemini genişleten okurlar; buna göre kurgulanmış okur ortamları; dergiler, söyleşiler, atölyeler görüyor muyuz? Yoksa bu ortamlar, bir gün kendi yalnızlığını anlatmak isteyenlerin, bazıları çok lezzetli, tek hücreli peteklerine mi dönüşüyor?

Yeri gelmişken… Yazar sayısındaki artışta, yazar olma isteğinde bir sorun yok. Okur sayısı kadar yazar olabilir; hatta yazar-okurlar, birbiriyle tanışırken, özgeçmiş paylaşır gibi yayımlanmış eserlerini paylaşabilirler. Kuraklığımızın nedeni bu değil.

Kuraklığımızın nedeni okur, yazar ve sonunda metin “imalatı”.  

Okur, en başta okur olan yazar dahil, kendini bir özne olarak inşa etmelidir. Hayat bulacağı ortamları; şiir-öykü-roman tartışmalarını, kitap-kafeleri, okuma günlerini; sadece sanal ortamlarda değil, hayatın içinde, ders arasında, iş molasında, öğle yemeğinde, hafta sonu pikniğinde yaratabilmelidir. Duygu ve düşünce dünyasını canlandırmanın; umudun, neşenin, arkadaşlığın, aşkın, aklın ince hünerinin yolu buradan geçmektedir.

Sonra bir gün kunduz topluluğu, kurak topraklarda incecik bir su akıntısı bulmuş. Kocaman, kırmızı ön dişlerini inatla, sürekli güler gibi çalıştırmaya başlamış. Isırıp kestiği dal parçalarını, çalı çırpıyı akıntı yatağına taşımış, çamurla sıvamış. Su, hemen akıp gitmek yerine beklemiş, derinleşmiş, etrafını besleyip yeşillendirmiş. Böcekler de, kuşlar da, bir yere gideceği zaman mutlaka oradan geçer olmuş. Kunduz topluluğu, yuvasını gölcüğün ortasına inşa etmiş; avcıların erişemeyeceği noktaya. Kunduzların izini süren vaşak için artık çok geçmiş. Miyavlamakla yetinmiş.

Ben anlatanın yalancısıyım.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.