Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Yanlış tren sizi doğru istasyona götürebilir mi?

Yanlış bir hayat katarı sizi doğru bir istasyona ancak ve ancak bedelini ödemeyi göze alırsanız ve “yeterince” öderseniz çıkarabilir. Doğru istasyon, o trenden ya en baştan vazgeçmeyi, ya o trene hiç binmemeyi ya da bindiyseniz de farkına vardığınız ilk anda inmeyi gerektirir.

Tolga Binbay

Yayın Tarihi: 14.06.2026 , 00:29

Sonda söyleneceği başta mı söylesek? Yanlış tren, doğru istasyon için…

O da şu: Yanlış trene hiç binmemek lazım! Esas olan o, ama… Ama hayat bu! Karmaşık… Bazen her tren yanlış. Bu nedenle biz isterseniz gelin başka bir yerden bakalım, doğru istasyon için tekrar ve tekrar bindiğimiz yanlış trenlere. 

Şöyle bir söz var değil mi? Yanlış hayat, doğru yaşanmaz. Theodor Adorno’ya ait bu söz. İnsanlığın, büyük insanlığın cüretinin kırıldığı bir zamana. İçinde bulunduğunuz dönem, ortam, atmosfer düşüncelerimize de rengini verir. Adorno da bunun dışında değildi. Ve muhtemelen Minima Moralia’da bunları yazarken de uzun sürmüş bir tükenmişliğin içindeydi. Yanlış hayat’ta tükenip kalmışlığın...

Duygular önemli. Düşünceyi belirliyor, şekillendiriyor. Çok genç yaşta hayata veda eden İngiliz Marksist Christopher Caudwell ne de güzel söylemiş: Duygular, düşünceye dönüşmemiş dürtülerdir. Biyolojiyi insan varoluşuna ne de kısa yoldan ve tam da canevinden bağlayıvermiş. Muhteşem! Hem de sadece 30 yaşında iken ve sonunda yaşamının da son bulacağı İspanya İç Savaşı dahil onca savaşın içindeyken. 

Düşünceler için, içinde yaşadığımız dönem, ortam, atmosfer önemli. Biyoloji belki sabit (ki değil) ama duygular da düşünceler de o atmosferin içinde şekilleniyor. Başka bir dönemde, başka bir Adorno ne derdi ki yanlış hayata dair? 

İnsanlıktan, sınıflar mücadelesinde büyük insanlığın hanesine yazan cüretlerden biraz tatmaya, oralarda nefes almaya herkesin ihtiyacı var. Hepimizin! Evet, Adorno’nun da hakkı vardı, belki. Olmadı. Öyle yazdı, öyle yaşadı. Kendi sözüyle bir yanılsama olarak.

Kısa aforizmalardan oluşan kitabının alt başlığı da çok sembolik: “Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar". Ama tam çevirisi şöyle olurdu aslında: “Enkaza dönüştürülmüş yaşamdan yansımalar”. Geç kapitalizmi tarif ediyordu biraz da. Bir vaadi ve enkazı!

Ve evet, yaşamlarımız enkaza dönüştürülür! Ama yetmez… Biz de yaşamlarımızı enkaza dönüştürürüz ya da en azından bir enkaza dönüşmesini izleriz ve orada da durmayız, yanlış trende kalırız, yeniden ve yeniden… İnsan olarak, sınıf olarak, bir toplum olarak! Adorno da öyleydi, taşıdığı parlaklığı en yakın arkadaşlarının bile açıklamakta zorlandıklarıyla (CIA için çalışmak dahil) sakatladı. Parlaklığını kemiren, kemirilmesini izleyen ve hatta bunu isteyen ne çok insan, ne çok toplum var! Yazık…

Ama… Güzel ve iyi olana hasret kaldığımız bir başka dönemdeyiz işte. Güzel ve iyi olan ise sınıflar mücadelesinden çıkıyor. Başka yerden değil. Orada ne kadar enerji varsa toplumsal zihnimiz de o kadar diri, yaratıcı ve vaatkâr oluyor. Başka bir şey değil. Olmayınca geriye sakatlanma kalıyor. Çürüme, yozlaşma, bir olmamışlık hali. Hepimize sirayet eden. Bir zehrin her bir zerreye yavaş yavaş, ağır ağır sirayet etmesi gibi. İçimize işliyor enkaz!

Sevgili Nevzat Evrim Önal’ın soL’da yazdığı en son yazı geliyor aklıma: Bir kuşaktan bahsediyordu Evrim. Çürütücü bir dönemin girdabında boğuşan bir kuşaktan: 1970'lerde bir boşluğa doğanlardan. Bir ek yapmak isterim Evrim’in bakışına: Biz, kuşak olamamış bir nesildik. İnsanlığın uzun tarihindeki bir kapanışa, haydi söyleyelim yenilgiye denk geldik. Kuşak olabilecek bir doğrultumuz olmadan iz bırakmaya çalıştık diyelim. Yön kalmamıştı. Bizden ancak nesil olabilirdi. Öyle de kaldık. Kötürüm bir dönemin içinde. 

İnsan işte böylesi bir kötürümlüğün içinde insani olan birkaç işarete de tutkuyla tutunuyor. Siyasette, sanatta ve hayatta. Öyle bağlandık. Tutunduk, tutunmaya çalıştık doğru olana.

Denk gelip hiç izlediniz mi bilemiyorum? Hindistanlı yönetmen Ritesh Batra’nın 2013 tarihli filmini: Sefer Tası. Yanlış bir trenin götürdüğü, götürebileceği doğru istasyonlar üzerine zarif bir film. Zamanın ve insan treninin götürdüğü… Ama geç götürebildiği. Zaten filmin kadın kahramanının yazdığı mektupta geçer yanlış tren ve doğru istasyon. Şöyle der İla: “Yanlış tren sizi doğru istasyona götürebilir.”

Bombay’da yaşayan İla, ilgisiz eşinin gönlünü kazanabilmek için her gün özenle hazırladığı öğle yemeklerini merkezi bir sefer tası taşıma sistemiyle ona göndermektedir. Fakat gönderdiği yemekler emekliliğini beklemekte olan Saajan’a gitmeye başlar, yanlışlıkla. Ve birbirlerini görmeyen bu iki insan küçük notlarla, mektuplarla haberleşmeye başlar. Zamanla da sefer taslarının içinde taşınan bu notlarla İla ve Saajan arasında bir bağ kurulur.

Film az çok böyle. İnsani… Hem de çok. Yönetmen Batra, iki insan arasındaki bu buruk denk gelişi dünyanın en ilginç icatlarının birinin içine yerleştirmiş: Bombay’daki öğle yemeği servis ağının içine.

Bu öyle böyle bir sistem değil; sonuçta dünyanın en kalabalık işçi sınıfının yaşadığı bir ülkeden ve şehirden bahsediyoruz. Dabbawala isimli bu sistem ile her iş günü Bombay’daki ofislere 130 bin sefer tası götürülüyor ve geri toplanıyormuş, adreslerine her gün yeniden teslim edilmek üzere. Tabii ki bu sefer taslarının hazırlanması, toplanması, taşınması da milyonlarca hikaye ortaya çıkarıyor. Sefer taslarını taşıyan daha düşük vasıflı işçilerin yerel şarkılarıyla birlikte. İşte yönetmen Batra da bu milyonlarca hikayeden bir hikaye seçmiş, şarkılarla birlikte. Ve sormuş: Yanlış tren doğru istasyona götürür mü?

Filmde İla’nın özverili sevgisi yanlışlıkla doğru insana gitmektedir. Ama… Hayat işte! Doğru insan kimdir? Ya doğru hayat? Var mıdır? 

Vardır! 

Kurulmayı, bulunmayı, inşa edilmeyi bekleyen… Üzerine kafa yorulmayı, emek verilmeyi gerektiren, mücadele isteyen. Vazgeçmeyi ve kabul etmeyi ama kabul de etmemeyi, yeniden denenmeyi hakeden. Enkaza dönüştürülmeyi değil… Yaşam ancak o zaman doğru olur, olacaksa, olabilecekse. 

Ama.

Yanlış trende kalmak da ne kolay! Zorluk çıkarmıyormuş, zorlanma istemiyormuş gibi giden ah o tren! İnsan için geçerli olan toplumlar için de geçerli: Türkiye, dünya belki uzunca bir süre daha o yanlış trende kalmakta ısrar edecek. Onca işarete ve sallantıya rağmen. Birey için olduğu kadar sınıflar, toplumlar için de yanlış tren cazip! Ve bazen, her tren yanlış. Doğruyu arayıp buluncaya kadar!

Evet, Adorno’ya burada ek yapmak lazım artık. Tam da film üzerinden: Yanlış bir hayat katarı sizi doğru bir istasyona ancak ve ancak bedelini ödemeyi göze alırsanız ve “yeterince” öderseniz çıkarabilir. Bu bedel her şeyden önce o trenden inmeyi gerektirir. Yanlış trenin sizi vardıracağı tek yer yanlış trende olduğunuzdur. Başka bir yer değil! Doğru istasyon, o trenden ya en baştan vazgeçmeyi, ya o trene hiç binmemeyi ya da bindiyseniz de farkına vardığınız ilk anda inmeyi gerektirir. Yapacak başka bir şey yoktur. Yanlış, yanlıştır! Tıpkı filmde İmran Khan’ın o güzel oyunculuğuyla hayat verdiği Saajan’ın yaptığı gibi: Hiç binmemek ya da bindiğinizi anladığınız anda inmek…

Ve bu da yetmez doğru istasyon için… İnmek yetmez! Yetmeyecektir de… İndikten sonra da uzun, yorucu, zahmetli, sancılı ama bir o kadar da dönüştürücü bir yolu, süreci, mücadeleyi gerektirir. Yaşamak için…

Sonunda doğru istasyona varır mısınız? Belki, bir ihtimal… 

Ama hayatla kurduğunuz bağ daha farklı bir yerden olacaktır artık: görmüş, geçirmiş, biraz daha anlamış ve… daha kararlı! Varsanız da varmasanız da…

Yani…

Yanlış tren sizi doğru istasyona götürmez. Evet, inmek gerekir. 

Ve evet! Yanlış hayat da doğru yaşanmaz.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.