Sayfa yolu
Unutmak mı? Unutturmamak mı?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Nazım Tezcan - Bahar Algan
Yayın Tarihi: 03.07.2022 , 14:36 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
2 Temmuz 1993 yılında, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin çağrısıyla Pir Sultan Abdal etkinlikleri için Sivas’a giden aydınlar, Madımak Oteli önünde toplanan gericilerin vahşice saldırısında katledildi. Katliamın üzerinden 29 yıl geçerken, Sivas Katliamını ve genel olarak toplumu ilgilendiren konuları, bireysel ve toplumsal hafızada edindiği yer açısından 2017 yılında Ceylan Özgün Özçelik’in çekmiş olduğu ‘’Kaygı’’ filmi ile incelemek istedik. Filmin özellikle imgesel anlatımına dair çeşitli platformlarda oldukça fazla sayıda analiz/inceleme yapılmış. Biz bu yazıda, ana karakter Hasret üzerinden hepimizin hafızasından söz etmeyi amaçlıyoruz.
Yönetmen Ceylan Özgün Özçelik iyi bir fikirle, küçük görünümlü ama oldukça büyük meseleleri işleyen filmler yapıyor. Beş dakika süren belgeseli ‘’Ankebut’’, başlangıçta sokak görüntüleri üzerine bindirilen sesten ibaretmiş gibi görünüyor. Yakından bakıldığında ise iyi fikirle iyi göz birleştiğinde gelişigüzel çekilmiş gibi görünen İstanbul sokakları, oldukça vurucu bir anlatım dili oluşturuyor. Kaygı’da da aynı şekilde geçmiş ve günümüz hem görsel hem de hikâye akışı açısından başarılı biçimde birleşiyor.
Hikâye; günümüzde (2017) ama yarı-distopik bir Türkiye’de, hepimizin mutlaka duyduğu bir siyaset sohbetiyle başlıyor;
Mehmet: Sokağa çıkıp sürekli dayak yiyip evine dönen yirmi kişiden mi bahsediyorsunuz?
Hasret: Hiç değilse, o insanlar bir araya geliyor, bir şeyler yapıyor.
Çok da politik olmayan, vicdanen verilmiş bu cevap tek başına bir şey ifade etmiyor. Sonrasında Hasret’in ‘’Medyanın önüne sosyal gelince halk yönetiyor zannediyorsunuz. Anca kıçınızın üstünde entera basıyorsunuz.’’ diyerek filmin günümüzdeki toplumsal meselelerine vurguyla başlıyor. Film, Hasret’in bireysel çalışma ortamı olan yandaş haber kanalı üzerinden medyanın toplumsal etkisinden söz ediyor.
Memlekette kadın ana karakterli her filmin feminist olarak tariflenmesi ısrarına karşılık biz Hasret’i kadın kimliğinden ziyade diğerlerinden bir farkı olan insan olarak görüyoruz. Bu fark; herkesin unuttuklarını Hasret’in hatırlamaya çalışması. Neyi hatırlamaya çalıştığını da bilmemekle birlikte annesiyle babasının ölümünün politik bir sebebi olduğundan emin ve aradığı her neyse geçmişte olmuş ‘’büyük bir şey’’. Hasret’in iktidara sinirlenişi, arkadaşlarıyla konuşmalarındaki solculuğu ailesine dayanarak vicdani bir noktada kalıyor. Filmin geçmiş ve günümüzle kurduğu iyi bağ da bu noktada başlıyor. Değişen bir şey olmadığını haberlerden izliyoruz.
Hasret, çoğumuzun iş yerlerinde yaşadığı dertler ile boğuşurken yapmak istemediği yandaş haberleri kurgulamak zorunda bırakılıyor, sürekli mobinge maruz kalıyor. Kanalın koridorlarında uzun uzun yürürken kendisine anlamsızca bakan iş arkadaşlarını, sürekli küfür eden ve insanları azarlayan yöneticisini görüyoruz. Kanalın kendisi de yaratılan distopyanın bir yansıması. Hasret de daha fazla dayanamayarak buradan kaçıp kendini yıkılmak üzere olan evine kapatıyor.
Filmin başından itibaren gördüğü rüyalar, duyduğu sesler geçmişi düşünmesine sebep oluyor. Eve kapanmayla birlikte bu durum bir yarı delilik haline dönüşüyor. Hasret’in duyduğu sesleri duyan seyirci ise mahallede yaşanan kentsel dönüşümün iş makinesi sesleriyle bu sesleri birbirine karıştırmaya başlıyor.
Sürekli evde terlemesine –ki terinin bile sesini duyduğunu söylüyor- yanık kokusu almaya başlaması ekleniyor. Esasında Hasret’in anılarında babasının çaldığı bağlamadan, filmin başından itibaren elindeki yanıktan, ‘’Duvarlar çok sıcak’’ demesinden onun hatırlayamadığını seyirci hatırlıyor. Mesele de tam olarak bu; film seyirciye hafızadan silinmemesi gerekenleri hatırlatmaya çalışıyor.
Psikolojik, duygusal bir bağ kurduğu evi, onun bireysel hikâyesinden yola çıkarak toplumsal bir mesele olan kentsel dönüşüme işaret ediyor. Bireysel iş deneyimindeki mutsuzluğundan yola çıkarak ise medyanın geldiği nokta ve yandaş haber kanalı üzerinden Muzaffer Kardeşler tarafından yönetilen memleketin hali gösteriliyor. Yani filmde anlatılan hikâye hepimizin dertlerini kapsıyor. Günümüzdeki meselelerde olduğu gibi geçmişe ilişkin bireysel hikâye de Türkiye tarihinin en karanlık günlerinden birini ortaya çıkartıyor; Sivas Katliamı. Aslında filmin sinemasal gücü de burada ortaya çıkıyor, “bağırmadan çağırmadan” varmak istediği konuyu ince ince işliyor.
Muzaffer Kardeşler’in konuşmaları; sinirleniyormuş gibi yapan, bir anda yükselen tonda ‘’Burası dingonun ahırı değil!’’ gibi AKP’li yılların siyaset tarzı haline gelmiş, Erdoğan’ın konuşma şekline benziyor. Gerici, sağcı olduğunu bildiğimiz bu yöneticiler hayali karakterler olsa da seyirci neye, kime işaret ettiklerini biliyor. Katliam döneminde Sivas Belediye Başkanı, şu anda ise Saadet Partisi Genel Başkanı olan Temel Karamollaoğlu’nun ismi filmde parçalı halde seyirciye duyuruluyor. Bu durum da yalnızca geçmişe değil, günümüze ilişkin bir vurguyu barındırıyor. Hele seçimin çokça konuşulduğu bugünlerde film 2022 Türkiye’siyle Sivas Katliamını bir araya getiriyor.
Yakın zamanda sıklıkla konuşulan ‘’iyi gözlem’’ dizi, film furyasına Ceylan Özgün Özçelik beş sene önce iyi bir örnek vermiş. Hem bildiği kurgu odası, yandaş medya kurumlarına hem de memleketin genel yapısına ilişkin iyi gözlemlerle süzülmüş bir film ortaya çıkıyor. Ancak Kaygı, burada bırakmayarak ‘’İşte bunları unutmamanız lazım!’’ diyor.
Pekiyi, neden unutmamamız lazım? Özellikle akademide sevilen ve çok yazılan bir konu olan toplumsal hafıza neden bu kadar önemli?
Bu sorunun aslında tek bir cevabı var; Hesap sormak için!
Hesabını sormayacaksak neden hatırlıyoruz bunca karanlığı, kötülüğü?
Hesabını sormayacaksak, “Helalleşeceksek” neden unutmayacağız ya da unutturmayacağız? Sadece #UnutMadımaklımda demenin ya da enterlamanın ne faydası var, yan yana gelmedikten sonra?
Vicdanımız kurumasın diye mi, birbirimize acımak için mi, her acı çekenin bireysel hikâyelerine, Hasretlere ağlamak için mi?
Birlikte oturup ağlamak değil, Hasret’in tam olarak anlamadan söylediği gibi ‘’bir araya gelerek’’ hesabını sormak zorundayız. Başka türlü duvarlar soğumayacak, yanık kokusu dinmeyecek, çığlık sesleri kesilmeyecek. Toplumsal hafızadan söz edecek kent de kalmayacak, acıları ortaya dökecek güç de.
İçimize oturan karanlığın filminin çekilmemesi, karanlık günlerin filmlerinin incelenmemesi, gericiliğin ve yobazlığın toplumsal hafızasının olmaması için bu çağdışı düzenden hesap sormak zorundayız.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
