Sayfa yolu
Uğur Uluocak'ı anarken: Yarım kalan tırmanış ve bitmeyen bir yoldaşlık öyküsü
Handan Türkeli
Yayın Tarihi: 01.07.2021 , 16:59 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Türkiye'nin yetiştirdiği en başarılı sporculardan olan Uğur Uluocak'ı kaybedeli 18 yıl oldu. Uluocak sadece sporcu olarak başardıklarıyla değil, hayattaki duruşu, seçtiği taraf, verdiği mücadeleyle de hiç unutulmadı.
Onun hayatını verdiği mücadele, şimdi en yakınları tarafından onun adına sürdürülüyor. Uğur'un hayat arkadaşı Handan Türkeli bu mücadeleyi anlattı:
***
Bundan on sekiz yıl önce 2 Temmuz’03 günü Kırgızistan’ın Ala Archa bölgesindeki Teke Tor Dağı yüksek irtifa dağcılığının uluslararası bir ismi olan Uğur Uluocak’ın ölümüne tanık oldu. Kaya kopması sonucu meydana gelen talihsiz bir kaza ölümüydü. Uğur, son dokuz aydır iş güvencesi elinden alınmış bir Atlas Dergisi çalışanı olarak, dergi için orada bulunuyordu. Bu yüzden de, bu ‘kaza sonucu ölüm’ yıllarca sürecek bir hukuk savaşını başlatmış oldu.
Vefatın ardından annesi, babası, kız ve erkek kardeşi ile hayat yoldaşı tarafından işverene açılan tazminat davası on üçüncü yılında nihai karara, on yedinci yılında temyiz kararına ve on sekizinci yılında yani bu yılın mayıs ayında da ek davalarıyla birlikte sonuca bağlandı.
Uğur’un sigortasız çalışmaya zorlandığı 2002 yılında kendi girişimiyle başlayan hak arama mücadelesi vasiyet telakki edildi ve ölümünden sonra açılan davaya yol gösterdi. On sekiz yıl süren davanın üçüncü yılında, SSK müfettişlerinin ölüm şekliyle ilgili olarak verdiği ‘iş kazası olmadığı’ raporu üst mahkemece reddedildi ve sonraki on beş yıl da bu ağır kaybın tazmini mücadelesini getirdi.
Uğur Uluocak, her biri sonuna dek hakkedilmiş, emekle kazanılmış pek çok kimliği bir arada taşıdı. Saint Joseph Lisesi ve ardından İTÜ Makine Mühendisliği bölümünde aldığı lisans eğitimini takiben İÜ. İktisat Fak. Uluslararası İlişkiler bölümünde spor sosyolojisi üzerine yüksek lisans yapmış ve daha sonra da Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde dokuz yıl boyunca araştırma görevlisi olarak çalışmıştır. İyi derecede Fransızca, İngilizce ve İtalyanca, başlangıç düzeyinde İspanyolca ve Rusça dillerini biliyordu. Lise yıllarında başlayan sporculuk yaşamında iki yıl sualtına dalmış, dört yıl kürek çekerek Türkiye şampiyonlukları ve bölge birincilikleri elde etmiş, sekiz yıl atletizmde müsabık düzeyde uzun mesafe koşmuş, bisiklet sporunda dereceler yapmış ve 1984 yılından vefat ettiği güne kadar da serbest tırmanma/teknik kaya tırmanışı/buz tırmanışı ve yüksek irtifa dağcılığını sürdürmüştür. İTÜ Dağcılık Kulübü’nde kurucu hocalık yapmıştır ve deneyimli bir arama-kurtarma eğitimcisidir.
Atlas Dergisi ilk yayınlanmaya başladığı yıllarda Uğur’un yüksek irtifa tırmanışlarının hikayelerini kendi kaleminden ve objektifinden aktarmak şansını değerlendirmiş ve özgün bir okur kitlesi kazanmıştır. Daha sonra dergi yönetimi kendisini bünyesine dahil etmek istemiştir. Bu teklif üzerine üniversitedeki görevinden ayrılıp 1999 yılında ‘Ekspedisyon Koordinatörü’ olarak Atlas’a geçmiş, yanı sıra dağlara gitmeye devam etmiştir. Ta ki, ölümünden bir yıl kadar evvel dergi yönetiminin kendisine getirdiği teklife kadar. Sigortalı kadrosundan feragat etmesi istenmişti Uğur’dan. Ücreti değişmeyecekti ancak telif ödemesi olarak alacaktı ve dergideki görevlerini sürdürecekti. Hukuk diliyle ‘muvazaalı istihdam’ demekti bu ve esasen teklif edilmesi suçtu. En yakın çalışma arkadaşlarınca dile getirilmiş olması bu gerçeği ortadan kaldırmıyor, aksine üzüntüsünü katmerliyordu. Bir iş hukuku avukatıyla görüştü ve bu emrivaki karşısında ne yapması gerektiğini öğrendi. Israrcı talep devam etti ve sonunda Uğur kadrosundan yani iş güvencesinden vazgeçmek zorunda bırakıldı.
İşveren Doğan Burda Rizzoli’nin, çatısı altındaki bu tasarruftan haberi var mıydı, talep ve teklif ve dolayısıyla sorumluluk o düzeyde paylaşılmış mıydı yoksa sadece dergi yönetiminin bulduğu palyatif bir çözüm olarak mı devreye konmuştu, bilmiyoruz. Uğur da bilmiyordu. Teklif kendisine dergi yönetimince yapılmış ve kısa sürede de karar vermesinin beklendiği bir baskı (mobbing) sürecine dönüşmüştü. İstemeyerek rıza gösterdi. ‘Yüksek ölüm riskiyle iş üreten’ bir çalışanın işvereniyle girdiği bu acımasız pazarlık kaza sonucu ölümle sonuçlanırken hem dergi, hem spor camiası ve hem de geride bıraktığı ‘hayatına bir şekilde dokunduğu herkes’ onun eşsiz yoldaşlığından mahrum kaldı.
İstihdam modelinin hiçbir koşulda işveren sorumluluklarını ortadan kaldırmadığını uzun süren yargılama sürecinde yasalardan da öğrenecektik; davalı tarafın ‘muvazaalı istihdam’ yoluyla emek ve performansından yararlanmaya devam ettiği halde mahkemeye ‘iş kazası değildir’ iddiasıyla çıkarak ‘kaçınılmazlık’ unsurunu savunma konusu yapmasına ve SSK müfettişlerince de desteklenmesine karşın; davanın üçüncü yılında hem iş mahkemesi hakimliği ve hem de temyiz makamı ölümün ‘iş kazası’ sonucu gerçekleştiğine hükmetti.
Ömrü boyunca eşitlikçiliği savunmuş inançlı bir komünist idi, Uğur Uluocak. Bunu, onu yakından tanımış olan herkes bilirdi. Üyesi olduğu parti çevreleri dışında kimseyle konuşmaz, kimseye anlatmaya çalışmaz ama en ince ayrıntısına kadar hayatı bu dünya görüşüyle kavrar, bu kimliğiyle yaşardı. Onu güvencesiz istihdama razı etmeye çalışanların en büyük yanılgısı da onun bu kimliğini görmezden gelmek oldu.
Usulsüz ve çalışma yasalarına aykırı biçimde güvencesizleştirilen Uğur Uluocak, uluslararası düzeydeki sporculuk kariyerine, onlarca öğrencisine, sevdiklerine ve derin entelektüel birikimiyle taçlandırdığı çok boyutlu gencecik yaşamına veda ederken biz geride bıraktığı ailesine de bir görev yüklemişti. Uğradığı hak gaspını dava etmek üzere sağlığında toplamaya başladığı evrakları bir avukata teslim edemeden vefat gerçekleşmişti madem, o halde ailesi ve yakınları gereken hukuk mücadelesini başlatacaktı. Öyle de oldu.
Ölümüne yol açan Kırgızistan seyahati de Uğur’un Atlas Dergisi’ndeki ‘Ekspedisyon Koordinatörü’ görevinin bir gereğiydi. Telif sistemiyle aldığı aylık ücretini hak edebilmesi için her ay dergide ‘mutlaka’ en az bir işinin yayımlanmış olması gerekiyordu. (Kırgızistan için yolculuk hazırlığını yaparken ona “ne zaman dönersin?” diye sorduğumda verdiği yanıtı unutmam mümkün değildir: “Fotoğraf ve içerik olarak işi çıkardığımı fark ettiğim anda dönüşe geçerim. Kendim için, tırmanmak için bir gün bile fazladan kalmayacağım.”)
Uğur Uluocak rutin yaşaması mümkün olmayan bir doğa sporcusuydu. Atlas Dergisi, kendisini Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’ndeki asistanlık görevinden koparıp kendi bünyesine katarken bu durumu kabul etmiş ve getirilerinden yararlanmayı planlamıştı. Sporu sadece kişisel uğraş olarak yaptığı akademisyenlik yıllarındaki tırmanışları gerek hikayeleştirmesi ve gerek fotoğraflaması dergi yönetimince ‘yayına uygun kalite ve değerde’ bulunarak yayınlamaya başlamıştı. Bir müddet sonra da, okurun bu tür konulara büyük ilgi gösterdiği fark edilerek Uğur’a “aramızda ol” teklifi yapılmış, üniversitedeki görevinden ayrılarak ‘Ekspedisyon Koordinatörü’ kadrosuyla işe başlaması sağlanmıştı.
Görev tanımı sadece kendi tırmanışlarına devam etmeyi değil, yanı sıra ekstrem sporlarla uğraşan insanların faaliyetlerini izlemeyi, dergi için değerlendirmeyi, organizasyonuna destek olmayı ve kişisel başarı hikayelerinin bilinip duyulmasına katkıda bulunmayı da kapsıyordu. Son gününe kadar da görevini başarıyla yerine getirdi. Dergideki pozisyonunun sunduğu olanakları pek çok sporcuyla paylaştı. Onun Atlas’taki konumu pek çok sporcu için motivasyon nedeni oldu. Bu paylaşımcılık zaten Uğur’un yaşam felsefesine uygun olan yegâne varoluş biçimiydi.
Kendi hedeflerini ve hayallerini de ihmal etmedi. Son zamanlarında çok önemli iki yüksek irtifa tırmanışına hazırlanıyordu. Yoğun şekilde antrenman yapıyordu. Kırgızistan konusu ondan tanıtım amacıyla rica edilmiş bir işti, kıramazdı. Bölgenin dağcılık sporu açısından bilinirliğinin sağlanmasına kendince katkı koymak istedi.
Ne var ki, defalarca gittiği sekiz binlik dağlardan güle oynaya dönmüş olan Uğur, bu işten sağ salim dönemedi. Yaşadığı talihsiz kaza Atlas Dergisi’nde fazlasıyla geniş biçimde yer buldu. Kapak konusu oldu. Kazanın oluşumu, düştüğü yer, kırılan fotoğraf makinesi, cenazenin nasıl alındığı gibi ayrıntılar biz yakınları için ne denli ‘acının en büyüğü’ demek ise, Atlas için de evet, çok üzücü ancak aynı zamanda haber değeri taşıyan bir ‘hikaye’ demekti. Kullanıldı. Elbette şükran ve vefa duygusuyla harmanlanarak.
Ancak burada altı çizilmek durumunda olan bir diğer husus çok önemlidir. Uğur Uluocak, Atlas Dergisi için ‘çok özel’ nitelikte iş üreten bir personeldi ve bu yönü kolayca ikamesini mümkün kılmıyordu. Dergi yönetimi ve spor camiası tarafından gayet iyi biliniyordu ki, onun ürettiği işi yapabilecek yetkinlikte ikinci bir kişi sadece Atlas’ta değil, dünyadaki benzeri yayınlarda da yoktu. Hem yaşamını doğa sporcusu olarak geçirmeye azmetmiş, hem fotoğraflayıp hem de okunurluğu olacak şekilde yazabilen bir sporcuydu. Bu bir macera dergisi için hazine değerindedir. Nitekim, Atlas Dergisi’nin arşivine göz atılacak olursa, Uğur’un vefatından sonra bu tür konularla vedalaşılmak zorunda kalındığı da rahatça görülebilir.
Son olarak;
Uğur Uluocak ve Atlas Dergisi’nin yayımcısı olan Doğan Burda Rizzoli A.Ş (DBR) büyük bir riski bölüştüler. ‘Birinci sınıf işi mümkün olabilecek en ucuz bedelle satın almak’ hesabındaki dergi yönetimi, Uğur’u son derece üzen pazarlıkla sigortalı kadrosunu talep edip güvencesiz çalışmaya zorlarken olasılık hesabını doğru yapamadı.
Burada, iki olasılığı da farklı sonuçları açısından yeniden değerlendirmek gerekirse;
- Eğer kaza gerçekleşmeseydi; işveren bir süre daha çok nitelikli emeği düşük maliyetle kullanarak kârını maksimize etmeye devam edecekti. Ve bu durum Uğur’un açacağı dava sonuçlanıncaya dek sürecek, daha hakkaniyetli bir risk paylaşımı ancak o takdirde mümkün olabilecekti. Yani işyeri onu ya sigortalı olarak istihdam etmeye devam edebilecek veya işten çıkaracaktı. (Ki, o durumda da Uğur sigortalı olarak çalışacağı yeni bir işe geçip dağcılığa sosyal güvencesiyle devam etme imkânına sahip olabilecekti.)
- Kaza gerçekleştiği takdirde ise; işveren ucuz işgücünü kaybedecek ancak Uğur Uluocak daha büyük bir bedel ödeyip hayatından olacaktı.
Ne acıdır ki, işverenin hiç hesaba katmadığı ama Uğur’un ve onu sevenlerin en çok korktuğu şey oldu. Paylaşılan ortak risk Uğur’un aleyhine sonuçlandı. Uğur, işverene sunduğu ‘masrafsız’ emeğin bedelini hayatıyla ödedi.
Bunu elbette ki işveren de istemezdi, diye düşünebiliriz. O halde neden sorumluluğunu görüp önlemini almamıştı? Neden riskli meslek grubunda faaliyet göstermekte olan bir çalışanını sigortasız çalıştırmayı kâr saymıştı? Cenaze Kırgızistan’dan getirildiğinde işveren DBR, ‘görev şehididir’ diye tabutun üzerine bayrak örtmek konusunda gösterdiği hassasiyeti, çalışanının sosyal güvencesini sağlamak konusunda gösteremez miydi? Elbette gösterebilirdi. O zaman, işini bu denli hakkıyla yapan ve Türkiye koşullarında yetişmesi hiç de kolay olmayan üstün nitelikli bir insanın emeği, yıllarca süren bir davalaşmaya da konu olmazdı.
Uğur’un hayattayken maruz bırakıldığı adaletsizlik, ne yazık ki vefatından sonra da devam etti. On sekiz yıl sürebileceğini asla düşünemediğimiz davayı açarken dava sonuçlanmadığı müddetçe hayatımızdaki ağırlığının asla azalmayacağını öngöremezdik. Yıprandık. Kahrolduk. Geciken adaletin hiçbir işlevi olamayacağını, hiçbir tazminat bedelinin böyle bir kaybı karşılayamayacağını yaşayarak bir kez daha gördük.
Bu hukuk mücadelesi ne denli ‘kazanılmış’ olsa da, Uğur’u tanımış herkesin içini daima yakacaktır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.


