Sayfa yolu
'Toplumcu iletişim bilimi modelini yeniden bir seçenek haline getirelim'
Yayın Tarihi: 02.07.2023 , 08:55 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:11
soL yazarı Çağdaş Gökbel'le yeni kitabı 'İnternet Diktatörlüğü'nü ve günümüzde iletişim alanında yaşanan sorunları konuştuk:
Önce kitabınızın kısa yazım öyküsünden başlayalım istersiniz…
İnternet çoklukla “özgürlük” kavramıyla tanımlanıyor, bu sadece Türkiye için de geçerli değil üstelik. Sizin kitabınız bu yönüyle ironik de bir başlığa sahip: ‘İnternet Diktatörlüğü’. Kitabın hikâyesinin de merkezinde olduğu için buradan devam edelim… İnternet ve diktatörlük size göre nasıl birbirini tamamlıyor?
Okurların affına sığınarak, bu soruya uzun bir yanıt vermem gerektiğini hissediyorum. Genel olarak bugün anladığımız iletişime dair umut verici şeyler söyleyemeyeceğimin farkındayım ama kültür endüstrisinin çürütücü etkisine rağmen, Türkiye’de de çok güzel işler yapıyor. Bu aralar Peyk grubunun ‘Don Kafa’ şarkısını büyük bir ilgiyle dinliyorum. Sözleri itibariyle de bugün konuşacaklarımızı özetliyor. Bu yüzden izninle haddimi aşarak, röportajı okuyacak olan insanlara eğer imkânları olursa bizim konuştuklarımızı okurken bir yandan da bu şarkıyı dinlemelerini öneriyorum. Pozitif başlamayı başarabildim sanırım.
İletişim bilimlerinde ne kadar inkar edilirse edilsin, temel perspektifimizi belirleyen bir paradigma var. ‘Ana akım/damar’ diye nitelendirilen bir Amerikan ekolü var. İletişim bilimlerinde bu ekol, bilimin tek sözcüsü ve objektif olabilmenin yegane ölçüsü olarak kabul ediliyor. Temelde bu bakış açısına ki esasında burada kapitalist-liberal ideolojiden bahsediyoruz; yani karşımızdaki şey salt bilimsel bilgi değil, kapitalist ideolojinin ta kendisi. Buna bilimsel bir kalkan geçirdiğinizde ki sosyal bilimlerin temeldeki işlevi bu kalkanı örmektir, bu sayede karşıt anlatıyı işçi sınıfının söylemini baskılıyor ve bertaraf ediyorsunuz. Ve maalesef iletişim ki bundan kitlesel mesaj alışverişini, yani kitle iletişimini kast ediyoruz; kapitalizmin, sermayenin şemsiyesi altında gelişmiştir. Tam bu noktada somut bir örnek vermem gerekirse. ‘Siyasal İletişim’ dersleri somut örneklerden biridir. Almanya’nın propaganda mucizesi Dr. Paul Joseph Goebbels, büyük iletişim mucizesi olarak anlatılır durulur. Bu da ürkek bir Nazizim hayranlığını içinde barındırır. İdeolojinin temel kuralıdır, söylediklerinizin hangi anlama geldiğinin bilincinde oluşunuzun ya da olmayışınızın bir anlamı yok. Goebbels’in Nazi oluşu ve insanlığa karşı yaptıkları bilimin objektivite mucizesi tarafından bertaraf edilir. Aslında bu da bilimin kendi kendine yaptığı bir halkla ilişkiler (PR) meselesidir. Aynı propaganda mucizesi, SSCB’ye geldiğinde işlevselliğini kaybeder. Orada sanki yetenekli propagandistler yetişmemiştir. Yakov Mihailoviç Sverdlov, çok yetenekli bir iletişimcidir ve eğitim denen sistem bu büyük adama gözlerini kapatmıştır. İspanyol gribi salgınında erken bir dönemde, acı bir biçimde kaybettiğimiz bu ismi kendisine ‘siyasal iletişimciyim’ bu ne demekse artık diyenler bir incelesin bakalım. Nazilere övgüyle yer açmadan önce iyice bir düşünsünler. Ne hoş değil mi, yine liberallerle faşistleri yan yana yakalayıverdik!
Temeldeki neredeyse tüm kitle iletişim araçlarının sıçrama noktalarına baktığımızda savaş dönemlerinin etkisiyle karşılaşıyoruz. Örneğin: Radyo, İngiliz deniz kuvvetlerinin deniz savaşlarında kullandığı bir teknolojiydi. Bu teknoloji zamanla başkalaştı; kitleleri etkileyen, Hitler’in sesini milyonlara ulaştıran bir ‘büyücüye’ evrildi ama kitle iletişim, temelteki misyonunu kaybetmedi ve bir savaş aracı olmaya devam etti. Burjuvazi bu kitle savaş silahını, işçi sınıfına karşı etkin bir biçimde kullandı. Burjuvazi, kitlelerin motivasyonlarını manipüle etme imkânlarını 1789’dan beri araştırıyor ve sosyal bilimlerin tüm kollarını bu görev için çalıştırıyor. Bir yönüyle bu bilim midir, elbette bilimdir. Bir yönüyle geliştirir, diğer yönüyle geriletir. Bu diyalektik ilişkiyi gözden kaçırmamak gerekir. Peki, temelde bu ana akım Amerikancı yaklaşımın karşısına biz ne koyabiliyoruz? ‘Toplumcu iletişim bilimi’ ekolünü koyabiliriz. Maalesef bu ekol tüm dünyada dağınık durumda ve kapitalizme teslimiyet sürecinde cephesini tamamen yitirmiş bir alan. Tüm silahlarımızı tamamen teslim ettiğimiz bir süreçte, bu ekolü yeniden hatırlatabilmek için yazıldı ‘İnternet Diktatörlüğü’. İrlanda’da ve Türkiye’de üniversite çevrelerinde sık karşılaştığım bir soru: ‘İletişim’ gerçekten bir bilim mi? İletişim, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilimin konusu artık. Hatta birilerini kızdırabiliriz ama sosyolojinin bile önüne geçmiş bir bilim kolu artık. Neden böyle söylüyorum? Çünkü, iletişim sosyolojiyi artık belirliyor. Kitlelerin duygularının saatler içerisinde zıt kutuplar arasında gidip geldiğine tanıklık ettim ve evet bu yönlendirme internetin tüm veçheleriyle çalışmasıyla gerçekleşti. Bu dehşetli ana tanıklık edenler, iletişimi hafife alamaz. Bir soğuk savaş savunma silahı olarak ‘internet’, liberal ideolojinin vaat ettiği çoğu şeyin boş bir propaganda olduğunu açığa çıkardı. Bir gözetleme (panoptikon), takip, manipülasyon ve İngiltere’deki bakış açısıyla söyleyecek olursak atom silahları kadar tehlikeli bir kitle imha silahına dönüştü. Tüm bunları korkuyu büyütelim, bu araçları terk edip garip bir muhafazakârlıkla geriye gidelim diye söylemiyorum. Çözüm bu değil. Çözüm, işçi sınıfı muhalefetinin güçlendirilmesinde ve bu güçlenirken toplumcu iletişim bilimi ekolünü yeniden diriltmek. Nedir, toplumcu iletişim bilimi? Kabaca tanımlayayım: Amerikancı ekol, iletişimi makineler arası matematiksel bir işleme indirger ve iletişimden anladığı tek şet kitle iletişimidir. Yani bu ekol, dehümanizasyon yapar ve iletişimi insanal bir edim olmanın dışına çıkarır. Tipik kapitalist ideoloji, sömürünün devamı için insanı silikleştirmeniz gerekir. Toplumcu iletişim ekolü ise, iletişimi insanal bir edim olarak görür ve insanı ortadan kaldırdığınızda uygarlığı dağıtacağınızı hatırlatır. İşte ‘İnternet Diktatörlüğü’ insana iletişim bilimleri vasıtasıyla, insan olduğunu hatırlatması çabasıdır. Çoğunlukla karanlık yönleri olan bir dev aynası yönelttim okurlara, onlara geçirilen deli gömleğini göstermeye gayret ettim. Umarım o okurların içinde yatak odalarını kitlelere açan ve bunu bir para kazanma biçimine dönüştüren insanlar vardır. Bunu neden söylüyorum? Henüz bir şeyler tamamen yitirilmemişken bu iletişim biçimini sorgulamalarına neden olabilecek mesajlarımız, temelde bu iletişimin en bedbah biçiminin içinde debelenen insanlara ulaşması benim açımdan daha önemli. İnternetin yankı odalarının ötesine sesimizi ulaştırabiliyorsak, o zaman gerçek bir iletişimden söz edebiliriz.
Medya için sıklıkla çıkış yolu olarak internet gösteriliyor. Bu hem mali hem hız ve kimi zaman “bağımsızlık” övgülerinin eşliğinde gündeme geliyor. Olanakları kadar bu olanakların başında bulunanlar da kritik sanıyoruz. Kitaptaki başlıklardan birini biraz daha açmak için sormak istiyoruz: İnternete bağlı dijital medya her derde dava mı? Doğru habere, doğru bilgiye ulaşmanın adresi gerçekten internet mi?
Çok ilginç bir mesele bu. Benim de kişisel deneyimlerimde gözlemlediğim ve araştırma sırasında bu gözlemlerin doğrulandığı bir nitel veri havuzu ortaya çıktı. Öncelikle izninle bir hatayı düzeltmek istiyorum, okurlardan bu konuda çok sık yanlış geri bildirimler aldım. Bu editörlüğünü yaptığım bir kitap değil, bu kitabı bu şekilde hiç düşünmedim. Kitabın yazarı olarak gazeteciliğimle, yazarlık pratiğini birleştirmeye çalıştım. Yani kitabın içindeki isimlerle bir gazeteci titizliğinde iletişim kurdum.
Gelelim esas meseleye, İrlandalı meslektaşım Ger Scully, dijitalleşmenin tam tersine gazeteciliği silikleştirdiğini söyledi. Kitapta yer alan ve yer almayan biçimiyle söylüyorum bunu. Elbette Ger ile asla söyleyemeyeceği ciddi konuları da arka planda konuştuk. Bunu biraz daha açayım. Gazetecilik diye bir meslek yok. Uzun süredir bu böyle, gazetecilik bir halkla ilişkiler faaliyetine ve gazeteler de bir halka ilişkiler bültenine dönüştürüldü. Yine saçma sapan efsaneler üretildi ve yayıldı. İnsanların okuma alışkanlıkları örselendi, zaman değişti ve bu yüzden basılı gazete üretilmiyor dendi. Halbuki mesele bu değil. Yani dijitalleşme denen şey tek başına basılı yayıncılığı öldürmedi. Esasında gazetecilik, yani gerçeği ki çoğunlukla o gerçek aslında sınıfsaldır ve işçi sınıfının yanında bir gerçektir. Sinn Fein, Kuzey İrlanda’da genel ve yerel seçimden zaferle çıkıyor ama İrlanda’nın en büyük gazetelerinden Irish Independent bu konuyu manşetinde görmüyor. İnsanlar bu paçavrayı neden satın alsınlar? Gerçeğin bu ham hali sermayenin işine gelmez ve sermaye bir yatırım aracı olarak gördüğü gazeteye politik, ekonomik ve çeşitli nedenlerle yatırım yapar. Okurlar belki şaşıracak ama konuştuğumuz şu şey, 19. yüzyıldan beri yaşanan bir gerçeklik. Yani Ali düşünebiliyor musun, bugün dijital medyada dert yandığımız ne varsa İrlandalı büyük şair Oscar Wilde, kendi yaşadığı çağda aynı gazetecilik biçiminden yakınıyor. O zamanda insanlar magazine ve o zamanda tetikçi gazetecilik yapan insanların korkunç politik argümanlarına tutsak ediliyordu. Yani bugün de Türkiye’de insanlar basılı gazete almıyorsa, bu alışkanlıkları değiştirildiği için değil kendi gerçeklerini göremedikleri için. Tüm bunların yanında toplumsal olarak da şöyle kötü bir değişim oldu, yaratılan bu kolezyum kültürü, kitleleri yalana bağımlı hale getirdi. Gerçeğin yüzünü gördüklerinde insanlar, morfin bağımlısı gibi bu yüzü gösteren gazeteci ya da yazara korkunç bir biçimde reaksiyon gösteriyor. Bunu Türkiye’yi bir kenara bırakarak, İrlanda’daki yerel gazetecilik deneyimim için de söylüyorum. İnternet nasıl bir imkân sundu? İşte o imkânın içinde gerçeğin bir yüzünü gösterdiğim zaman kitlesel olarak bir sosyal medya zorbalığına maruz kalıyoruz. Toplumun artık gerçeği bünyesine alırken bir zehir gibi reaksiyon gösterdiği bir iklimde dijitalleşme, tersine bu zehrin yayılmasına neden oluyor. Görüyoruz işte internette gerçek bilgiden daha çok dünyanın çeşitli yerlerindeki ve çeşitli dillerindeki ırkçıların yalan yanlış videoları kasıp kavuruyor ortalığı. Neticede biricik amacın para kazanmak uğruna çok tıklanmak ve çok etkileşim almak olduğu bir ortamda fikirler ve insana dair değerler değil, vasatlık ya da barbarlığın dili yayılıyor. Bu yüzden internet her derde deva falan değil. İnsanlar çocuklarını ve kendilerini korumak mı istiyor? Bunu gerçekten istiyorlar mı? Öyleyse örgütlü bir yapıda, kolektif akla güvenmek zorundalar. Kitle iletişim araçlarının geldiği teknolojik boyutları düşünürsek eğer, buradan meslektaşlarımı da uyarayım, kimse kendine çok güvenmesin. Sadece kendi aklımıza güvenerek bu enformasyon denen asit yağmurundan sağ çıkamayız. Dünyanın en profesyonel medya okur yazarı olun, eğer örgütlü-kolektif bir akla sahip değilseniz bugün değilse yarın kendinizi yalan ya da gerçek olmayan bir bilgi paylaşırken yakalayabilirsiniz.
İnternet çağı ya da medyada yükselen internet çağı, size göre bu çağın en büyük açmazlarının yanı sıra, yine en büyük olanakları neler/di? Aynı zamanda bir iletişim mucizesinin düşüşünü de tanımlıyorsunuz kitabınızda. Bu çağ nasıl sona erer, ya da nasıl başkalaşır?
Bu sorulara nasıl kısa yanıt verilebilir hiç bilmiyorum ama deneyeceğim. Özelde interneti ele alacaksak eğer, soğuk savaş dönemini başlangıç noktası olarak ele almalıyız. İnternet aslında kapitalizmin kendi kültürünü, dünyayı tüm ağlarla sararak gerçekleştirdiği dev bir hegemonya silahı olarak kabul edilebilir. Alegori yapmak zorundayım, çünkü bu konuda az bilgiye sahip insanların zihinlerinde bir şeyler çağrıştırabilmeliyiz. Herkesin benzer alışkanlıklar geliştirdiği, örneğin tüm dünyanın hamburger yediği ve kola içtiği bir dünyayı kitlelere mesajınızı taşıyacak olan araçları inşa etmeden yapamazsınız. Amerika’daki tüketici yurttaş ya da yeni demokrasi mucizesini yaratan adama bakalım, yani Edward Bernays’a. Sosyalistler bu ismi iyice ezberlemeli ve kavramalı. Bugün, sokağa çıktığımızda gündelik hayata karıştığımızda, zihnimize gönderilen tüm sinyallerin mucididir Bernays. Maalesef bu konularda yetersiziz ve yetersizliğimizin temeli toplumcu iletişim ekolünün işçi sınıfı siyasetiyle bağlarının kopmasıdır. Kişisel kavgam bu bağların yeniden kurulabilmesidir. Elveda Lenin (Good Bye Lenin!) filmini hatırlayalım. Bir çağ kapandı ve bir çağ açıldı. Aslında bir düşüşü anlatıyoruz, yükseliş değil. Sosyalizm yenildiğinde ve kabaca kola denen zıkkım yükseldiğinde, insanın aşağıya doğru çekildiği ve tüm insancıl iletişim biçimlerinin geriye gittiği bir dönem. Bu yüzden Amerikalı neo liberal bilim mucizesi adamlar, ‘tarihin sonu’ diye nitelendirdiler bu dönemi. İnternet, bu tarih içerisinde, yani sonu gelmeyen tarihimizin içerisinde önemli bir uğrak ve dediğim gibi bir diyalektik mesele. Bir yüzüyle çok verimli, çünkü bu sayede sana ve okuyuculara sözümü ulaştırabiliyorum. Sınıfsal yüzüyle ise, bir kitle imha silahı konumuyla oldukça tehlikeli ve üzerine kafa yormamız gereken bir mesele. Bu çağ sona ermedi ve maalesef gelişerek devam ediyor. Evet, başkalaşıyor. Tekil bir örnek olarak şunu gösterebiliriz, YouTube gerçekten eşit koşullarda herkese rekabet imkânı sağlıyor mu? Şimdi, zamanında doğan medyada çalışmış ve milyon takipçisi olan toplumcu iletişimcilerin jargonuyla ifade edeyim, bir merkez medya şarlatanının açacağı YouTube kanalı ile benimki bir olabilir mi? Burada aradığımız şey nitelik değil. Kimin daha fazla kolezyumdaki tribünlere hakim olabildiği ya da seslenebildiği. Yine işçi sınıfı için yayınlar yapan bir kanalın, dev sermaye yapıları tarafından örneğin, France 24 tarafından desteklenen bir YouTube kanalıyla eşit koşullarda rekabet edebilmesi mümkün mü? Bunların tamamı kocaman bir illüzyon; bu vaatlerin hepsi at yarışı denen oyunun, oynayanlara sunduğu vaatle aynı. Sermaye, politik ve ekonomik olarak kazanç sağlamayacağı bir iletişim denklemine asla izin vermez. Rusya-Ukrayna savaşında sosyal medyada olanlara iyi bakın. Sadece yakın zamanda yaşadığımız bu örnek bile internet denen iletişim mucizesinin her gün biteviye gözlerimizin önünde nasıl düştüğünün bir göstergesi.
Kitapta aynı zamanda internet medyasında çalışan basın emekçilerinin de görüşleri var, siz de bunun bir parçasısınız aslında Bu pencereyi açarken gördüğünüz tablo, kitaba yansıyanlar dışında size neler düşündürdü?
Evet, pek çok meslektaşım beni kırmadı ve görüş belirtti. Buna sen de dahil. Hatta değerli dostum Sertaç Canbolat, kitabın önsözünü yazdı. Zaten onunla olan fikir teatilerimiz sonucunda böyle bir çalışmaya başlama kararı aldım. Ayrıca bu vesileyle sana da teşekkür ederim. Kitaba yansıyanlar dışında şunu söylemek isterim. Korkunç bir tabloyla karşı karşıyayız. Bunu vahşi kapitalizm ya da bir kast sistemi olarak tanımlayabilirim. İnternetin getirdiği imkânlar ne bana ne de diğer meslektaşlarıma hayatımızı sürdürebilecek parayı kazanabilmemizi sağlamadı. Çünkü, medyanın iktisadi yapısı ve tekelleşme sonrasında geldiği biçim, basın emekçilerinin tüm nefes alma kanallarını kapattı. Aslında ekran arkasında kölelik koşullarında çalıştırılan tüm basın emekçileri, ekran önündeki megaloman ya da narsist diye nitelendirebileceğimiz ağır hastalıklı canavarların semirmesi için çalıştırılıyor. Onlar semirdikçe, basın emekçileri sefilleşiyor. Tam kapitalizmin ruhuna uygun bir medya ve iletişim düzeni. Maalesef bu hikâyenin sonunda basın emekçisi arkadaşlarımızın da zamanla çeşitli meslek hastalıklarına tutulduğunu görüyoruz. Tıpkı çevirmenler ve yazarlar gibi, gazetecilik iş kolunda da ‘ego’ başa çıkılması gereken bir meslek hastalığı. Bunu bir türlü aşamadığımız için fikir emekçileri olarak yan yana gelip ortak bir mücadele ortaya koyamıyoruz. Bu bile ne kadar işçi sınıfının bir parçası olduğumuzu gösteriyor. İşçi sınıfı, bir sınıf olarak dağınık olduğu sürece ne iyi ücretlere, ne iyi yaşam koşullarına ne de gerçekten nitelikli gazetecilere sahip olabileceğiz. Çok stresli bir iş yapıyoruz. Kendimden örnek vermem gerekirse, zaten para bile alamadığım işlerimin zamanla internette kaybolduğunu gördüm. Bu da mesela bir sorun. Eğer iyi bir arşivci değilseniz hapı yuttunuz. İronik bir biçimde sosyalizme karşı yazılmış ‘1984’ romanının içindeymişiz gibi geliyor hepimize. Bu çok normal, çünkü kapitalizm karşı cepheyi (sosyalizmi) suçlarken ve bu iletişimi inşa ederken farkında olmadan kendi gerçekliğinin bir yerlerden sızmasına engel olamıyor. Haberlerin silindiği, tarihin her gün ve her saat yeniden sömürücü sınıfların bakış açısına göre inşa edildiği bir çağdan geçiyoruz. Kitapta açtığımız her parçada aslında bir trajediyle karşılaştık. Sınıflı toplumun içinde yaşayan bir işçi olarak ‘gazeteci’nin durumu, trajediden başka bir kelimeyle açıklanamaz. Bu karanlık tabloyu işçi sınıfının tüm renkleriyle zenginleştirebilmemizin bir yolu var. Yeni bir iletişim dili, yeni bir kültür ortaya çıkaracaksak yan yana gelmekten başka çaremiz yok. Senin aracılığınla öyleyse bir çağrı yapayım. İletişim emekçisi dostlarım belki bu çağrıya celp ederler. Gelin, toplumcu iletişim bilimi modelini yeniden bir seçenek haline getirelim. Gelin, ekran önündeki ruh hastalarını beslemeyi bir kenara bırakalım. Enerjimizin sadece yarısını kendi gücümüzü, kendi ekolümüzü ve iletişimimizi inşa etmek için harcarsak çok şey değişir. Büyük bir enerjiyle her gün birden fazla insanın işini yaptığını bildiğim meslektaşlarımın yan yana geldikleri zaman gerçekten o yeni dili yaratabileceklerini ve kitle iletişimin tüm o saçma figürlerinin ayaklarını bastıkları zemini titretebileceklerini çok iyi biliyorum. Hep birlikte bu iletişimi inşa edelim...
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
