Breadcrumb
TKP'nin çağrısıyla İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana 1 Mayıs mitingi: 'Patrona, zorbaya diz çökmüyoruz'
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 01.05.2026 , 15:23 Güncelleme Tarihi: 02.05.2026 , 12:19
Türkiye Komünist Partisi’nin çağrısını yaptığı, birçok kurum ve topluluğun da sahiplendiği dört merkezdeki 1 Mayıs mitinglerinde işçi sınıfının kürsüsü kuruluyor.
Sahne bugün emekçilerin, emeklilerin, kadınların, cumhuriyetçilerin, devrimcilerin ve sanat emekçilerinin...
İstanbul
İstanbul’daki mitingin adresi Kartal Meydanı. Binlerce emekçi, yağmurlu ve soğuk havaya karşın “Eşitlik ve özgürlük işçilerle gelecek” pankartının altında buluştu.
Sanatçılar Senan Kara ve Arda Kavaklıoğlu’nun sunduğu program, Gülcan Altan’ın seslendirdiği 1 Mayıs marşıyla başladı.

Tarlabaşı Semt Evi'nde kurulan Irkçılığa Karşı Kardeşlik Korosu, “Hayal et” şarkısıyla sahneye çıktı.
1 Mayıs manifestosu: ‘Kazandığımız çağdaş kölelik zinciridir’
Şarkıların ardından iki işçi 1 Mayıs Manifestosu’nu okudu. Manifestoda, işçilerin her gün karşı karşıya kaldığı ağır sömürü koşulları ve giderek derinleşen yoksulluk şu sözlerle ifade edildi:
'Zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar' dendi bizim için. Çünkü emeğimizi çaldılar, çünkü geleceğimizi elimizden aldılar, çünkü yaşama sevincimizi tükettiler. Yoksul kaldık, aç kaldık, işsiz kaldık."
Türkiye’nin en zengin yüzde birinin, toplam zenginliğin yüzde 40’ına sahip olduğunu hatırlatan işçiler, şöyle konuştu:
Peki muazzam servetler biriktirenler bunu nasıl yapıyor? Bizden daha çalışkan ya da daha zeki oldukları için mi kasaları doluyor? Bu oluyor çünkü biz işçiler, emekçiler çalışıyoruz, onlar zenginleşiyor. Bu kadar basit. Bizim sırtımızdan kasaları doluyor ve buna ‘serbest piyasa ekonomisi’ diyorlar. Sömürü serbestliği, emek hırsızlığı serbestliği! Bu serbestliği reddediyoruz."
‘Eşitsizliğin ve adaletsizliğin nedenlerini ortadan kaldıracağız’
Sosyalizmin sadece bir ekonomik tercih değil, Türkiye’nin bağımsızlığı ve laikliği için bir zorunluluk olduğunun ifade edildiği manifesto iktidar çağrısıyla son buldu:
Eşitsizliğin ve adaletsizliğin nedenlerini ortadan kaldıracağız. Fabrikaların, bankaların, madenlerin büyük holdinglere değil emekçi halka ait olduğu bir toplumsal düzen kuracağız. Eğitimin, sağlığın ticaret konusu olmadığı, insanların ısınma, barınma, haberleşme, ulaşım ve temel besin maddelerine erişiminin güvence altına alındığı gelişkin bir düzen kuracağız. Bu düzenin adı sosyalizmdir."
İşçi Temsilcileri Meclisi Sözcüsü ve metal işçisi Aydaner Aktaş, işçi sınıfının büyüklüğüne rağmen istenen örgütlülüğe ulaşamadığını belirterek “Bizlerin kutlayacak bir 1 Mayıs’ı yok şu anda” dedi.

Düzenin işçilere sadece "kırıntılar" sunduğunu, ancak asıl hedefin siyasi iktidar olması gerektiğini vurgulayan Aktaş, cumhuriyetin sosyalizmle taçlanması gerektiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
Bizlerin 1 Mayıs’ı çocuklarımıza gün yüzü göstermeyen, kadınlarımızı gece arkasına bakarak yürüten bu karanlığı dağıttığımız gün olacaktır. Bizlerin 1 Mayıs’ı ay yıldızlı esir bayrağımızı sömürücülerden, emperyalizmin kıskacından kurtardığımız gün olacaktır. O yüzden dostlar, bizlerin daha fazla yan yana gelmesine ihtiyaç var.”
An Vokal ve Nejat Yavaşoğulları, marşlar ve şarkılarla emekçilere seslendi.
Birleşik Emekliler Sendikası Genel Başkanı Mahmut Şengül, emeklilerin artık toplumun yoksulları olarak anılan bir kitle haline dönüştürüldüğüne dikkat çekerek, “Emekliyi devletin sırtında kambur olarak gören bir iktidarla emeklinin sorunlarını çözmek mümkün değildir” dedi.
Şengül, emeklilerin acil çözüm bekleyen taleplerini şöyle sıraladı:
İnsan onuruna yaraşır bir yaşam ücreti istiyoruz. Sağlıkta muayene ve ilaç katkı paylarının kaldırılmasını sağlığa kolay erişim istiyoruz. Bayram yardımlarının isminin ikramiye olarak değiştirilmesini ve asgari ücret oranına yükseltilmesini talep ediyoruz. Emekli sendikalarının önündeki keyfi yasaklama ve engellemelerin kaldırılmasını talep ediyoruz. Emeklilerin sosyal ve ekonomik haklarını emekli sendikaları ile toplu sözleşme ile belirlenmesini talep ediyoruz.”
Sanatçı Orhan Aydın komünist şair Nâzım Hikmet’in “Türkiye İşçi Sınıfına Selam” şiirini okudu.
Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Kurucu üyesi ve gazeteci Barış Terkoğlu, işçi sınıfının dünyayı inşa eden güç olduğunu belirterek, “Biz istemesek hayat sürmez. Bugün Kartal'da belki binleriz ama unutmayın çokluk bizimledir. Antep’te Şireci Tekstil’de kolunu kaybetmiş Murat bizim. Murat'ı savunmak için hapse girmiş olanlar bizimledir. Akbelen'de Limak’a karşı toprağını savunmak için mücadele eden, Necla bizimledir. Eskişehir'den Ankara'ya yürürken çocuğuna oyuncak alacak parası olmayan Hüseyin bizimledir” dedi.

Tarihteki devrimci kopuşlara atıfta bulunan Terkoğlu, "Biz tek başımıza olduğumuzda belki karınca kadar görülmeziz. Belki tek başımıza olduğumuzda kelebek gibi kendi halimizdeyiz. Ancak biz sınıf olursak, sınıf olduğumuzda, işçi sınıfı olduğumuzda dev gibi güçlü, gökyüzü kadar erişilmez, koca dağlar gibi yenilmeziz" dedi.
Güncel siyasi saldırıların sadece meydanları değil, Cumhuriyetin temel yapısını hedef aldığını söyleyen Terkoğlu, sözlerini şöyle noktaladı:
Bizi her 1 Mayıs'ta yalnızca ayırmadılar. Cumhuriyetimizin güzel meydanını yalnızca betonla doldurmadılar. O meydanın simgelediği cumhuriyetimizin bütün kalın kolonlarını da parçaladılar. Şimdi bize ait olanı ele alma zamanı. Fabrikalarımızı geri alacağız. Okullarımızı, hastanelerimizi geri alacağız. Marşlarımızı, kitaplarımızı geri alacağız. Ve nihayet cumhuriyetimizi, cumhuriyetimizi ve ay yıldızlı esir bayrağımızı geri alacağız."
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan kürsüde
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, konuşmasına Taksim Meydanı’na yürümek isteyenlerin gözaltına alınmasını protesto ederek başladı.
Okuyan, bu yılki 1 Mayıs kutlamalarının organizasyon aşamasında emekçilerin mücadele azmini artırmayı hedeflediklerini belirtti. Okuyan, "Artık 1 Mayıs'a artık gelen emekçiler, emekliler, işsizler, öğrenciler, aydınlar pişman olmasın. Geldiklerinden daha enerjik, daha umutlu, daha heyecanlı, daha mücadeleci olsunlar” dedi.
Konuşmasında sosyalist bir cumhuriyetin nasıl bir ülke olacağına değinen Okuyan, devletin birinci görevinin sömürüyü engellemek olması gerektiğini kaydederek, TKP’nin Toplumcu Anayasası’ndaki ilgili maddeyi şu sözlerle aktardı:
İnsanın insanı sömürmesine yol açacak hiçbir iş, işlem, eylem ve düzenleme yapılamaz; bunu güvence altına alacak önlemlerin tasarlanıp uygulanması, devletin birincil görevleri arasındadır.”
Okuyan, halkın yoksulluğunun bir doğa kanunu gibi sunulmasına tepki göstererek, "Size soruyorum. Dürüstçe cevap verin. Bugünkü yoksulluğunuzu aşacaksınız ama başkalarının sırtından asalak gibi yaşayarak zenginleşeceksiniz diye bir çözüm önerseler. İçinizde buna evet diyecek bir kişi var mı?" diye sordu.
Okuyan, değişimin önündeki en büyük engelin "ikna edilmişlik" olduğunu belirterek şunları söyledi:
Bizi birileri bu düzenin değişmeyeceğine, değiştirilemeyeceğine ikna etti. Bu düzen değişmeden hiçbir şey değişmez. Bu kadar basit.”
Özelleştirme politikalarını da sert bir dille eleştiren Okuyan, patronlar kulübü TÜSİAD’ın 1990’lı yıllardaki açıklamalarını hatırlatarak şöyle konuştu:
TÜSİAD patronları dediler ki, devlet sadece güvenlik ve savunmayla ilgilensin. Ekonomiden tamamen çıksın. Hadi ya! Kendileri kasalarını dolduracak. Devlet de o kasaların güvenliğini sağlayacak. İstedikleri devlet anlayışı bu. Şu anda şu anda Türkiye'de olan da ne yazık ki budur. Böyle bir devlet istemiyoruz. Bizim tasarımımızdaki devlet tüm halkın devleti olacak. Kimsenin kimseyi sömürmesine izin vermeyecek."
Emekçileri uyanık olmaya çağıran Okuyan, köklü bir sistem değişikliği olmadan hiçbir iyileştirmenin kalıcı olmayacağını vurguladı. Okuyan konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
Kim size gelip de ‘ben iktidara geleceğim’, ‘adalet dağıtacağım’, ‘emekçilere daha fazla kaynak aktaracağım’, ‘hukuk ve özgürlük getireceğim’ diyorsa ona derhal şunu sorun: Nasıl yapacaksınız? Bu ülkenin zenginliklerinin yüzde 40'ına toplumun nüfusun yüzde 1'i el koymuş durumda. Bunu değiştirmeden, hiçbir şey yapamazsınız.”
Düzenin sürdürülebilirliği için toplumda sistematik bir umutsuzluk yaratıldığını belirten Kemal Okuyan, 1 Mayıs’ın bu karamsarlığa karşı bir irade beyanı olduğunu söyledi.
Okuyan, konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
Ne yazık ki bu ülkede yaşayan birçok kişi hatta sizler, hatta kendim de bazen umutsuzluğa kapılıyor. Diyoruz ki bu işler değişmeyecek. Çünkü sabahtan akşama kadar bize bunu aşılamaya çalışıyorlar. Şimdi arkadaşlar 1 Mayıs'ta toplandık. El ele girdik, omuz omuza hep birlikte sloganlarımızı atıyoruz. Defedin şu umutsuzluğu arkadaşlar, bu düzen değişir. Değişmek zorundadır. Biz bu düzenin değişebileceğine dair inancımızı ve kararlılığımızı diri tutarsak bu düzen değişir.”
'Bu düzenin adı tek adam rejimi değil sermaye diktatörlüğüdür, sermaye diktatörlüğünü yıkacağız'
Devrimcilerin her konuyu düzen değişikliğine bağlamasının bir "fikri sabit" olduğunu kabul eden Okuyan, "Kusura bakmasınlar, bizim fikri sabitimiz bu. Bizim fikri sabitimiz Türkiye'yi bu alçak düzenden kurtarmak. Çünkü bu düzen işimizi aldı elimizden, çocuklarımızı alıyor elimizden, kadınlarımızı alıyor elimizden, işçilerimizi alıyor elimizden, ülkemizi alıyor elimizden, Cumhuriyeti alıyor elimizden" şeklinde konuştu.
Konuşmasının devamında Türkiye’deki yönetim biçimini "tek adam rejimi" olarak adlandırmanın eksik bir tanım olduğunu belirten Kemal Okuyan, asıl hedefin sermaye sınıfı olması gerektiğini vurguladı.
Düzen sahiplerinin tüm tepkiyi tek bir kişinin üzerine yıkarak kendi kârlarını koruduğunu ifade eden Okuyan, şöyle devam etti:
Herkesin tepki duyduğu bir adamın arkasına bu düzenin sahipleri sığınmışlar, gülüyor oynuyorlar, yaşıyorlar. Onların kasaları doluyor, kârlarına kâr katıyorlar. Onlar adına tepkileri tek bir kişi çekiyor. O tek kişiyle hesabımızı göreceğiz ama bu düzenle de hesabımızı göreceğiz. Yok öyle tek adam rejimi falan. Arkadaşlar biz devrimciyiz, sözümüzü esirgemeyiz. Bu düzenin adı tek adam rejimi değil sermaye diktatörlüğüdür. Sermaye diktatörlüğünü yıkacağız."
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, binlerce kilometre ötedeki Küba’da gerçekleştirilen kitlesel 1 Mayıs kutlamalarına değinerek, Küba halkının ABD emperyalizmine karşı sergilediği direnci selamladı.
Küba’nın ABD ablukası sonucu yaşadığı enerji krizine dikkat çeken Kemal Okuyan, Jose Marti Küba Dostluk Derneği’nin başlattığı “Küba için güneş topluyoruz” kampanyasına destek çağrısı yaptı.
Küba’nın insanlık adına büyük bir direniş yüklendiğini ifade eden Okuyan, "Küba'nın güneş enerjisiyle enerji sorununu çözmesi için yürüttüğü kampanyaya destek olmak için Türkiye'de başlatılan kampanyaya hepinizin destek vermesini buradan rica ediyorum” dedi.
Türkiye’nin tarihsel birikimi ile sosyalizm mücadelesi arasındaki kopmaz bağa işaret eden Okuyan, Anadolu topraklarında yükselecek bir işçi iktidarının yaratacağı etkiyi anlattı. 100 yıl önceki anti-emperyalist mücadeleyi hatırlatan Okuyan, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
Biz 100 yıl önce emperyalistlere ve padişaha gününü gösteren bir ülkenin evlatları olarak, biz emperyalizme karşı, işgale karşı direnen bir ülkenin evlatları olarak Türkiye'de sosyalizm ve cumhuriyet sözcüklerini yan yana getirdiğimizde bakın o zaman insanlık ve dünya nasıl güzelleşiyor, nasıl cesaretleniyor, nasıl ayağa kalkıyor.”
Konuşmasının sonunda Türkiye’nin kurtuluşunun sosyalist bir cumhuriyetle mümkün olacağını ifade eden Okuyan, "Biz buradan Küba'ya selam yollarken aynı zamanda bir iradeyi ve kararlılığı da dile getiriyoruz. O nedir? Yaşasın sosyalist cumhuriyet" sözleriyle konuşmasını tamamladı.
Kartal'daki mitingin sona ermesinin ardından "Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar, her şey emeğin olacak" sloganıyla yürüyüşe geçildi.
Ankara
Türkiye Komünist Partisi’nin Ankara’daki 1 Mayıs mitingi saat 15.00’te Anıtpark’ta binlerce kişiyle başladı.
Sunuculuğunu Gizem Gül’ün yaptığı miting, Grup Günyüzü’nün söylediği şarkıyla devam etti.
Şarkı dinletisinin ardından İşçi Manifestosu okundu.
Sık sık “Yaşasın 1 Mayıs” ve “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” sloganının atıldığı mitingde, sahneye inşaat işçisi Murat Tanksavar çıktı.
Tanksavar şöyle konuştu:
İş cinayetlerinde kaybettiğimiz işçiler için, onların katilleri olan patronlardan hesap soracak, yarattıkları karanlığı yırtana kadar durmayacağız. Bu karanlık düzeni yıkacağız. Fabrikalardan, tarlalardan gelip, onların bu düzenlerini başlarına çalacağız.
Ardından sahneye emekli Özden Karataş çıktı.
Karataş, sözlerine “Bizler bu ülkenin yollarını, fabrikalarını yapanlarız. Bizler bu ülkenin okullarını, hastanelerini kuranlarız. Bizler bu ülkenin gençlerini yetiştirenleriz. Bizler üretenleriz” ifadeleriyle başladı.
“Bu düzende bizi kullanamıyorlarsa aldığımız nefesi bile bize hak görmüyor. Biz emekliler yaşamaktan utanmak istemiyoruz. Çocuklarımızı, torunlarımızı büyütüp aydınlık saflarımıza katmak istiyoruz” diyen Karataş sözlerine şöyle devam etti:

Ücra otellerde yaşamaya zorlanıyoruz, toplu taşımalarda yadırganıyoruz. Barınma hakkı yok, ulaşım hakkı yok, yaşam hakkı yok. Bu düzenin bize biçtiği rolü kabul etmiyoruz.
Öfkeliyiz. Buradaki kabalığa bakınca, öfkemiz umuda dönüşüyor. Dertlerimizi paylaşmak için çıkmadım bu sahneye, bizden korkmalarını hatırlatmak için çıktım. Tıpkı maden işçilerinden, boyun eğmeyen işçilerden korktukları gibi…
Bizler emekli halde çalışmaya devam ediyoruz. İşçi kardeşlerim, öğrenci evlatlarım! Bizlerin kaybedecek zincirlerimiz de kalmadı. Yaşasın 1 Mayıs, yaşasın emekçilerin birliği.”
Karataş’ın ardından sahneye yeniden çıkan Grup Günyüzü’nün söylediği Çav Bella şarkısına binlerce kişi eşlik etti.
Kürsüye Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Sözcüsü Oğuz Oyan çıktı.
Oyan şöyle konuştu:
Varlıklı kesimler vergi ödemiyor, toplumun en az gelirine sahip ücretli kesimi vergi birikiminde birinci sırada yer alıyor. Öte yandan her yıl Türkiye’de daha fazla dolar milyarderi oluşuyor. Bir tarafta yoksulluk büyürken, diğer tarafta milyarderler büyüyor.
Emekçiler ancak mücadele ettikçe haklarına ulaşabilirler. Bunu Doruk Maden işçilerinden gördük. 100 maden işçisi, sermayeye geri adım attırdı. Çünkü çok korktular yayılmasından. Ancak madenciler kazanım elde ederken, iktidar da şirkete şimdiden teşvikler verme kararı aldı. Bu yüzden bütün bir sermaye sınıfını geriletmek gerekiyor. Bu yüzden bütün emekçilerin mücadeleye katılması gerekiyor.
THTM cumhuriyet kazanımlarına sahip çıkarak ve bu kazımları ileriye çekmek amacıyla yola koyuldu. 2,5 yılda yol kat ettik. Emekçilerin cumhuriyeti hedefi için yürüyoruz ve hep birlikte de yürümeye devam edeceğiz. Hep beraber bu organize hukuksuzluklar, tarikatlar düzenine son vereceğiz.”
Türkiye Komünist Gençliği adına Arda Yavuz kürsüye çıktı.
Konuşmasına “Bu düzen bize neyi reva görüyor?” sorusunu sorarak başlayan Yavuz, şöyle konuştu:
"Etrafımızı tarikatlarla doldurdular, çetelerle kuşattılar, arkadaşlarımızı staj adı altında patronların hizmetine sundular. Okullarımıza, öğretmenlerimize el uzattılar. Seçme seçilme hakkımıza el uzattılar
Biz gençler, bu meydan okumanın en ön saflarında yer aldık, sizlerle birlikte buradayız. Yaşadığımız sorunun kaynağında bu düzenin, üretenlerin ise işçi sınıfı olduğunu biliyoruz. Bu yüzden buradayız.”

Yeni bir gençlik kimliği işaret edilmesi gerektiğini vurgulayan Yavuz, sözlerine şöyle devam etti:
Bencilliğin karşısına dayanışmayı, yalanın karşısına dürüstlüğü, korkunun karşısına boyun eğmemeyi koyacağız. Bu kimliği yaratmalıyız.
Bu inançla bir kez daha tekrarlıyoruz: Memleketimiz güzel günlere bizim sırtımızda taşınacak. Yaşasın devrim ve sosyalizm.”
Yavuz’un konuşması “Gençlik gelecek, gelecek sosyalizm” sloganıyla sona erdi.
Grup Günyüzü'nün “Güzel günler göreceğiz” şarkısını seslendirmesinin ardından sahneye TKP Merkez Komite Üyesi Ali Ufuk Arikan çıktı.

Arikan şöyle konuştu:
Bu kürsüyü kurmamızın bir anlamı var. Bugün bu kürsüde milletvekilliği hesapları yapanların, düzene cici gözükmeye çalışanların değil; emekçilerin, gençlerin, kadınların sözleri yankılanacak.
Bu arsız düzen bizi sömürüyor, öldürüyor. İşsizlik yüzde 30 aştı, kadınlardaysa bu oran yüzde 40’ı aşmış durumda. Asgari ücret 28 bin, emekli maaşı 20 bin lira. Açlık sınırı 34 bin, yoksulluk 112 bin lira. Emekçiler böyle yaşamaya çalışırken, onlar nasıl yaşıyor?
Örneğin Koç grubu. Her gün kârlarına kâr katıyorlar. Gelirlerinin sadece yüzde 1’ini vergi veriyorlar. Hayatlarımız üzerinden sefa sürüyorlar.
‘AKP’yi geriletmemiz lazım’ deniyor sürekli. Evet doğru AKP’den kurtulmamız lazım. Ancak AKP ve düzenden birlikte kurtulmalıyız.
Yumuşama diyorlar, normalleşme diyorlar, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek istiyorlar. AKP’yle normalleşerek de Amerikancılıkla da TÜSİAD’la da MÜSİAD’la kurtuluşa ulaşılamayacak. AKP’yi yaratan bu alçak düzenden kurtulacağız. Kavgamız bunun kavgası.
Temmuz ayında Ankara’da bize meydan okuyacaklar. Katil Trump gelecek, NATO’nun yöneticileri gelecek. Onları ağırlamak için milyarlarca lira para harcayacaklar, şeker fabrikasının lojmanını yıkacaklar.
Hazırlanıyorlar, biz de hazırlanıyoruz. Gelecekleri varsa görecekleri de var. Bu memleketin yurtseverleri var, bu memleketin geleceğine sahip çıkan emekçileri var.
Onların kıblesi ABD askerleri, bizim böyle bir utancımız yok. Biz 6. Filo’yu denize döken Deniz Gezmişlerin yoldaşlarıyız. Onlar bize kafa tutuyorsa, biz de onlara kafa nasıl tutulurmuş göstereceğiz.”
Arikan’ın konuşması “NATO’yu kovacak yurtseverler burada” ve “Kahrolsun ABD emperyalizmi” sloganlarıyla sona erdi.
Arikan’ın ardından sahneye Grub Abdal çıktı.
Mitingin sona ermesinin ardından kitle, Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi'nden yürüyüşe geçti.
"Yaşasın 1 Mayıs", "Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar her şey emeğin olacak" ve "Yağma yok, sosyalizm var" sloganları atan binler, Başkent Üniversitesi Hastanesi'nin önünde yürüyüşü sonlandırdı.
TKP Ankara İl Başkanı Banu Ünver'in konuşmasının ardından eylem sona erdi.
İzmir
İzmir'de TKP'nin çağrısıyla işçi ve emekçiler Bostanlı Demokrasi Meydanı'nda bir araya geldi.
İşçilerin 1 Mayıs Manifestosu'nun okunmasının ardından Metal İşçileri Dayanışma Ağı adına konuşan Ozan Çayhan, "Birleşik Metal-İş çatısı altında omuz omuza verdiğimiz bir işyerinde işyeri temsilcisi bir kardeşinizim. Bunun yanı sıra Türkiye Komünist Partisi’nin bir üyesi olmanın onuruyla, sizlere buradan seslenmenin mutluluğunu yaşıyorum. Bugün biliyoruz ki bir bayram değil. O bayramı kutlayacağımız günler için mücadeleyi büyütme günüdür" dedi.

Patronların "hepimiz aynı gemideyiz" yalanlarına boyun eğmediklerini belirten Çayhan, "Dalgaları karşılayamayacak gemi yoktur. Biz metal işçileri olarak birlik olmanın verdiği gücü patronların saldırdığı her an gösterdik" diye konuştu. Çayhan şöyle devam etti:
İzmir'in CHP'li belediye başkanının grev kırıcılığının bir benzerini, Aydın belediye başkanı Özlem Çerçioğlu'nun eşinin fabrikası Jantsa'da yaşadık. Onlar yönettikleri rantı ve sermayeyi bir yandan nasıl yükselteceklerini düşünerek siyasi kıvırmalar yaparken, diğer yandan Aydınlı ve İzmirli vatandaşlara işçiyi hedef göstermeyi ihmal etmediler. Ne mutlu ki bugün bu kürsüde bize söz hakkı verilirken onlara yer yok. Buradan açıkça söylemeliyiz: Biz sadece karnımızı doyuracak kırıntıları değil, yarattığımız bu koca zenginliğin tamamını istiyoruz! Biz ülkeyi istiyoruz!"
Emekli Dayanışma Ağı’ndan Gülay Erken, onlarca yıl çalışıp aldığı emekli maaşıyla geçinemeyen, hayatın dışına atılmaya çalışılan emeklilerin sorunlarını anlattı.

Patronların emeklileri yük olarak gördüğünü söyleyen Erken, "Emeklilik giderek nüfusun büyük kısmı için hayal oluyor. Emekli olabilenler ise çalışmadan yaşayamıyor" dedi. Erken, emeklilerin çalışmadan geçinemediğini hatırlattı ve ekledi: "Biz umudu üretiyoruz. Bize layık gördükleri karanlığa razı gelmiyoruz."
Digel Tekstil işçisi: Boyun eğmeyeceğiz, asla vazgeçmeyeceğiz
471 gündür Ege Serbest Bölge önünde Teksif sendikası öncülüğünde direnişe devam eden Digel işçisi Oktay Yıldız, Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı adına söz aldı.
Baskılara, mobbinge, kadın emekçilere tacizlere karşı örgütlendiklerini belirten Yıldız, "Aynı gün sendikalı olduk, çoğunluğu sağladık ve yetki başvurumuzu yaptık. Peki Digel Tekstil patronu ne yaptı? 15 arkadaşımızı hukuksuz ve tazminatsız şekilde işten attı! Süreci uzatmak için her yolu denedi! 'Birkaç gün direnirler, dağılırlar' diye düşündüler ama yanıldılar!" diye konuştu.
En büyük güçlerinin örgütlü olmak olduğunu söyleyen Yıldız, "Boyun eğmeyeceğiz! Biz asla vazgeçmeyeceğiz!" diye ekledi.
'Burada belediye başkanları, sermayedarlar konuşmayacak'
Belediye İşçileri Dayanışma Ağı adına konuşan Ozan Evcimen de "İzmir'de belediye başkanları, sermayedar milletvekilleri konuşmayacak. Buradaki kürsü işçi sınıfının gerçek kürsüsüdür. Bu kürsüden işçiler konuşacak" dedi.
Belediye işçilerinin geçtiğimiz yıl verdiği mücadeleyi hatırlatan Evcimen, belediye işçilerinin iki ateş arasında olduğunu söyledi. Mevcut iktidarın siyasi operasyonları belediyeleri işlemez hale getirirken, bu operasyonları zırh olarak kullanan belediye patronlarının, işçi düşmanı politikaları merkeze koyarak belediyeleri yönetmeye devam ettiğini anlattı.
Evcimen, "Belediyenin öz gücüyle rahatlıkla yürütebilecek olan işleri, taşeron patronlarına ihale ederek, hem kamu kaynaklarını, halkın kaynaklarını özel sektöre peşkeş çekmeye devam ediyorlar hem de güvensiz ve taşeron olarak çalıştırdığı işçileri açlık sınırındaki ücretlere mahkum ediyorlar. Özellikle İzmir’de belediye işçileri, yönetimdeki arızaların sorumlusu ilan edildiler, belediye yöneticileri kendi beceriksizliklerinin sorumluluğunu işçilerin üzerine yıkmaya çalıştılar. Biz belediye işçileri bunları not ettik. Asla unutmayacağız" diye konuştu.
'Emekçilerin ve Cumhuriyetçilerin ayağa kalma zamanı'
Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi'nden Doğan Öcal ise "Bugün 1 Mayıs’ı, her gün daha da yoksullaştığımızı hissettiğimiz bir sömürü ortamında ve gerici cephenin bir kez daha güç kazandığı bir konjonktürde karşılıyoruz" dedi.
Çıkışsızlığa çare üretmek için zamanın daraldığını söyleyen Öcal, gerici iktidarın, Cumhuriyetin değerlerine ve kurumlarına saldırısının sürdüğünü, siyasal ve toplumsal alanın, laiklik hedef alınarak, dinin siyasete alet edildiğini belirtti.
"En temel yurttaşlık haklarını tahrip ederek, ülkemizin en başta gelen sorunlarından biri olan yurttaşlar arasındaki eşitsizliği derinleştiriyor" diye konuştu ve ekledi: "Türkiye’nin cumhuriyetçi çoğunluğunun öfkesi ve taleplerini ifade edecek bir Kurtuluş Programı ile Cumhuriyetçi Cephe kurmak en acil görevimizdir. Emekçilerin ve cumhuriyetçilerin, bağımsızlık, eşitlik, özgürlük ve adalet için ayağa kalkma zamanıdır."
'Emekçiler, 'Patron partileri orada, işçi sınıfı burada' demeli artık'
TKP Merkez Komite Üyesi Berkay Kemal Önoğlu, "Dünyayı sırtında taşıyanlara, fabrikalarda çarkları döndürenlere, hastaneleri ayakta tutanlara, meydanlarda hasretimizi haykıranlara selam olsun" diyerek geldiği kürsüde bugün kürsüleri "işçiye devretme" günü olmadığının altını çizdi.
Önoğlu şöyle konuştu:
Bugün manşetlerin günü olmak zorunda, bu anlama kavuşturulmak zorunda. Bugün açtığımız yol bunun içindir. TKP, açtığı bu yolda, arkasında milyonlarca işçinin iradesi olduğunu biliyor."
"Emekçiler, 'Patron partileri orada, işçi sınıfı burada' demeli artık" diyen Önoğlu, işçi sınıfı direnişlerini hatırlattı, sınıf mücadelesinin "renklerden bir renk" olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı. Tarikatların, bakanlıkların, holding yönettiğini kaydeden Önoğlu, "Yurttaşlık yok artık. Kul, köle istiyorlar onlar. Böyle bir ülkede hak mücadelesi aranmasın istiyorlar. Ama işçi sınıfı kalkar ayağa mücadele eder, hak alınır. Bu düzenin karşısına dikilmeliyiz" dedi.

İktidarın kolay yoldan para kazanmayı özendirdiğini, umut pazarladığını söyleyen Önoğlu, toplumu toplum yapan özelliklere yapılan saldırılara da dikkat çekti. Kolektif mücadele, eşitsizliklere karşı çıkma gibi özelliklerimizi hatırlatan Önoğlu, "Türkiye çocuklarını koruyamaz hale geldi. Çocuklarına insanca bir gelecek yaratamayacak hale getirildi. Her 5 çocuktan biri okula aç gidiyor, bunu nasıl aşacağız. Toplum olma özelliklerimize saldırıyorlar. İşte kapitalizm bu. O zaman sermayeyi karşımıza almak zorundayız" dedi.
Önoğlu sözlerini şöyle sonlandırdı:
İşçi sınıfının Cumhuriyetini kuracağımız günlerin habercisi olsun bu meydanlar. Patron sınıfı, emperyalistler, tarikatlar cumhuriyeti yıktı ama biz yenisini, yıkılmayacak olanı, emekçilere emanet ederek onların sırtında kurabiliriz. Emeğin hakkı ancak işçi sınıfı ayağa kalkarsa kurulabilir!"
Müzisyenler Ece&Sinan'ın ve ardından Ercan Gökhan Çağıran'ın şarkılarıyla sona eren mitingin ardından "Sosyalizm ve Cumhuriyet için 1 Mayıs" pankartı arkasında yürüyüşe geçildi.




Adana
Türkiye Komünist Partisi’nin çağrısını yaptığı ve birçok kurum ve topluluğun da sahiplendiği dört merkezdeki 1 Mayıs mitinglerinin ilki Adana'da İller Bankası kavşağında gerçekleştirildi.
Mitingte öncelikle, "Kardeşler, işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma gününde; emekçi sınıfın sözünü büyütmek için, emeğin cumhuriyetini kurmak, bu sermaye düzenini mutlaka ama mutlaka devirmek için omuz omuza verenler, hoş geldiniz!" sözleriyle katılımcılar selamlandı.

Bugün 1 Mayıs! Emeğiyle geçinenlerin, alın terinden başka sermayesi olmayanların, işçilerin, emekçilerin günü! 1 Mayıs kutlu olsun!"
Adana ve çevre illerden yüzlerce yurttaşın katıldığı miting eşitlik, özgürlük ve emek mücadelesinde yaşamını yitirenlerin anısına düzenlenen saygı duruşuyla başladı.
"Patronların Ensesindeyiz" sloganları eşliğinde işçi sınıfının manifestosu okundu:
Zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar dendi bizim için. Çünkü emeğimizi çaldılar, çünkü geleceğimizi elimizden aldılar, çünkü yaşama sevincimizi tükettiler. Yoksul kaldık, aç kaldık, işsiz kaldık.
“Çalışan kazanır” diye diye kandırdılar bizleri. Çalıştık günde 10 saat, 12 saat, 14 saat. Kazandığımız yoksulluktur, yorgunluktur, tükenmişlikitr. Kazandığımız, dendiği gibi çağdaş kölelik zinciridir.
Bizler çalışkan insanlarız. Zaten çalışmak zorundayız ölmemek için. Peki muazzam servetler biriktirenler bunu nasıl yapıyor? Bizden daha çalışkan ya da daha zeki oldukları için mi kasaları doluyor? Örneğin Türkiye’nin en zengin yüzde birlik kesimi nasıl oluyor da toplam zenginliğin yüzde 40’ına sahip oluyor?
Bu oluyor çünkü biz işçiler, emekçiler çalışıyoruz, onlar zenginleşiyor. Bu kadar basit. Bizim sırtımızdan kasaları doluyor ve buna “serbest piyasa ekonomisi” diyorlar. Sömürü serbestliği, emek hırsızlığı serbestliği! Bu serbestliği reddediyoruz. Patronların bizden çalışkan ya da zeki oldukları iddiasını reddediyoruz.
Bize verdikleri kırıntılarla yaşamayı da reddediyoruz. Bu eşitsizlik ve adaletsizliğe boyun eğmeyeceğiz. Eşitsizliğin ve adaletsizliğin nedenlerini ortadan kaldıracağız. Fabrikaların, bankaların, madenlerin büyük holdinglere değil emekçi halka ait olduğu bir toplumsal düzen kuracağız."
Manifestonun ardından sahneye çıkan özel okul öğretmeni Eylül Çapar konuşmasına, "Mehmetçiğin kanı üzerinden 'bir miktar kayıp verdik ama çok şey kazandık' diyebilen siyasi ahlaksızlığa karşı, ülkemizin NATO’ya alınmasını utanç sayan ve derhal NATO’dan çıkılmasını savunan yurtseverler; merhaba!" diyerek başladı.
Eylül Çapar, sözlerinin devamında şunları söyledi:
Dostlar ben de bir işçiyim. Özel sektörde çalışan bir eğitim emekçisiyim. Türkiye’deki birçok genç gibi ailemin bin bir türlü fedakârlığına rağmen öğrenciyken çalışmaya başladım. Sınava hazırlandığım dönemki heyecanımı hatırlıyorum. Ağız dolusu ‘'Öğretmen olmak istiyorum' diyordum.
Evet öğretmenliği kazandım ama üniversite sıralarından başlayarak hayal ettiğimin çok dışında seyretti süreç. Bir kere pandemi, deprem derken nitelikli eğitim alma hakkını ıskaladım. 4 yıllık üniversite hayatımın en fazla 2 yılını kampüste geçirebildim. Kampüste geçirdim ama ne yazık ki geçim derdinden de sıyrılamadığım için bir yandan derslere giriyor, okul saatleri dışında da işe gidiyordum. Olsun birkaç yıl böyle zorlu geçsin, sonrası aydınlık.
Güzel bir geleceğim olacak, bu kaygılardan arınacağım diyordum. Üniversite bittikten sonra hemen atanıp hayal ettiğim insanca yaşamı kurabileceğim diye düşünüyordum. Ancak maalesef yine çok farklı ilerledi süreç. Mezun oldum, ardından KPSS sınavına hazırlanmaya başladım. 3-5 ay sonra gireceğimi düşündüğüm sınava hazırlanırken, sorumlu olduğumuz konulara çalışırken sınav sisteminde değişiklik olacağı yönünde söylentiler dolaşmaya başladı.
'Süreç yine belirsizliğe evrilmişti. Neye hazırlanıyordum? Ne olacaktı? Hangi konulardan sorumluyuz? Şu atama sayılarına bak, binlerce insanın arasından ben atanır mıyım ki? Yüksek not alsam mülakatta elenir miyim?’ diye düşünürken umutsuzluğa kapıldım ve vazgeçtim. İşe alım dönemleri de geçtiği için uzun bir süre part time çalışarak geçimimi sağlamaya çalıştım ve bir sonraki yıl özel bir kurumda işe başladım. Atanamayan binlerce, yüz binlerce öğretmenden biri oldum. Sonra başladı sonu gelmeyen mesailer, güvencesiz çalışma, bir sonraki yıl ne olacak kaygısı...
Bugün geldiğimiz noktada ise Milli Eğitim Akademisi konuşuluyor. Yani 4 yıllık üniversite eğitimi sonrasında KPSS sınavına giriyorsun. Yeterli puanı alırsan Milli Eğitim Akademisi’ne alınmaya hak kazanıyorsun. 1,5-2 yıllık bir eğitim sürecinin ardından belki atanıyorsun. Nerden çıktı bu akademi dostlar? Çok geçmeden, akademide görev alacak doktoralı öğretmenlere sorulan mülakat soruları, bu akademinin gerçek niyetini deşifre etti. ‘'En sevdiğin 3 Milli Eğitim Bakanı’nı sayar mısın? Yeni öğretmenlere okullardaki son ramazan etkinliklerini nasıl uygulamalarını öğretirsin?' falan.
Zamanında ‘Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz' demişlerdi. Ve bugün bu hedefi adım adım hayata geçiriyorlar.
Ama buradan açıkça söylüyoruz: Teslim olmayacağız dostlar! Bu karanlığa boyun eğmeyeceğiz. Okullarımızı piyasacılığa da gericiliğe de teslim etmeyeceğiz!"
Eylül Çapar'ın konuşması "İşçilerin birliği sermayeyi yenecek" sloganlarıyla sona ererken sahneye elektrik işçisi Özgür Tuna çıktı.

Özgür Tuna konuşmasına, "12 yaşında başladı işçiliğim. Çocuktum oysa, benim gibi akranlarım da işçiydi. Çok küçük yaşlarda başladık; ezilmeye, sömürülmeye… Sokakta oynamamız gereken yaşta kimimiz elektrikçi, kimimiz tamirhanede çıraktık. Keyfiyet değildi bizimki. Evlere temizliğe giden annemizin, her gün işten yorgun gelen babamızın yoldaşıydık, çocuk işçilerdik" diyerek başladı.
Özgür Tuna konuşmasının devamında şunları söyledi:
Genç olduk, anne baba olduk, hep çalıştık. Anladık ki bu düzen bizi sömürmeye doymuyordu. Oysa patron; 'Biz bir aileyiz, biz kardeşiz' diyordu. O lüks arabasında evine giderken biz başımız otobüs camında, yorgun argın eve dönüyorduk. Anladım ki biz aynı gemide değildik. Hiç utanmadım nasırlı ellerimden, yağ pas içindeki pantolonumdan. Çünkü biz ellerimizle yarattık geleceği. Hiç utanmadım işçi olmaktan…
Dostlar; Sizlere bir maden işçisinin yaşadıklarını anlatarak başlamak istiyorum. Maden işçisi Satı Kaynak; aylardır ödenmeyen maaşları, verilmeyen özlük hakları, alamadıkları tazminatları için Eskişehir’den Ankara’ya tam 180 km, soğuk ve yağmurlu havaya rağmen yürüyerek geldiler. Maden işçisi Satı, ev kirası 80 bin TL’yi aylardır, mahallenin marketine 70 bin TL’yi aylardır ödeyemediği için direnişe katılıyor, örgütlü mücadeleyi seçiyor. Madenci Satı, yer altında en zor koşullarda haftada 5 gün çalışıp, hafta sonları ya tarlada çalışıyor ya da restoranda garsonluk yapıyor. Sermaye sınıfı, patron düzeni; daha çok sömürü için her gün bizleri yer altına çalışmaya yolluyor. Patron düzeni madencinin en asgari haklarını bile vermiyor, bize verdikleri 3 kuruşu bile çok görüyorlar. Oysa ki madenciler tazminatlarını, özlük haklarını, madende kamulaştırma gibi haklarını istiyor. Bu isteklere polis müdahalesi ve gözaltılar oluyor. Madenciler direnişe Ankara’da Kurtuluş Parkı’nda devam ediyor ve örgütlü mücadele ile 28.04.2026 Salı günü madenciler maaş alacaklarını, tazminatlarını, özlük haklarını kazanıyor…
Dostlar; Bir diğer konumuz tekstil işçileri. En zorlu şartlarda çalışan, merdiven altı atölyelerde sömürü çarkları acımasızca işliyor. Büyük çoğunluğu asgari ücretle çalışan, haftada bir gün izni bile verilmeyen, öğle yemeğini evinden götüren, çalışma saatlerinde tuvaletleri kilitlenen, örgütsüz, sendikasız tekstil işçileri; İzmir’de Elsa işçileri gibi Patronların Ensesindeyiz Dayanışma Ağı ile birlikte örgütlü hareket ederek kazanım elde ediyor. Elsa patronu yeniliyor. Birlikte hareket ederek ne kadar büyük bir güç olduklarını, dayanışma ile zincirlerini kırıyor. Elsa tekstil işçileri kazanıyor… Ayağa kalkan, yan yana gelen, örgütlü mücadele eden işçilerin kazanacağını yeniden gösteriyor.
Buradan açıkça söylüyoruz: Biz susmayacağız! Boyun eğmeyeceğiz! Çünkü biz biliyoruz: Bu eşitsizlik kader değil! Bu yoksulluk kader değil! Bu düzen değiştirilebilir!
"Bütün dünyada ülkeleri yöneten ‘delilerin’ arkasına saklanan patronlar! Onlar; Suriye’de, İran’da, Lübnan’da emekçileri hayatı zindan edenler! Onlar; Küba’da yıllardır uyguladıkları insanlık dışı ablukayla yıkamadıkları sosyalizmi, ticaret yasağıyla Küba halkına, devrime diz çöktüreceklerini sanan emperyalistler! Ne Küba ne başka coğrafyalardaki emekçiler diz çökmeyecek, boyun eğmeyecek!" sözleriyle sahneye TKP Merkez Komite üyesi Savaş Sarı davet edildi.
Savaş Sarı, "Emeğiyle geçinen, emekçilerin ellerinde yükselecek yarınlara inanan, bu memleket bizim diyen, insanca bir yaşam kavgası veren işçiler, kadın, erkek, genç, emekli yurtseverler, cumhuriyetçiler, komünistler merhaba!" diyerek katılımcıları selamladı.
Savaş Sarı konuşmasının devamında şunları söyledi:
Eylül ve Özgür kardeşlerimiz anlattılar, her biri öfkemizi biraz daha artıran, yumruklarımızı daha fazla sıkmamıza neden olan bir hayat dayatılıyor bize. Sabrınıza sığınarak yaşadığımız, soluduğumuz bu rezilliğe kısa da olsa ben de kimi örnekler ve rakamlarla değinmek istiyorum.
Dünyada 3500’ü bile bulmayan zengin, çokuluslu tekel patronları ve ailelerinin servetleri 20 trilyon doları geçmiş durumda. Bu rakam bizim tahayyül edemeyeceğimiz bir rakam. Daha anlaşılabilir olması için mukayese etmem gerekirse, bu 3500 kan emicinin serveti, yaklaşık 8,5 milyar insanın bir yılda ürettiği tüm mal ve hizmetlerin yedide birine eşit. Çok acımasız, çok aşağılık bir düzen içinde yaşıyor insanlık.
Bu eşitsizlik, bu adaletsizlik nasıl mı mümkün oluyor?
Hemen yanıbaşımızda İran halkına karşı başlatılan savaşın saldırı emrini veren ABD başkanı Trump açık açık söylüyor bu akıl almaz zenginliğin nasıl mümkün olduğunu, tüm dünya buna tanıklık ediyor, diyor ki 'ABD’nin İran petrolüne ihtiyacı var.'
ABD dediği de Amerikalı emekçi milyonlar değil. ABD’nin çok uluslu tekelleri, sadece ABD’li tekeller de değil dünyadaki 3500 zengin aile İran petrolüne, İran kaynaklarına el koyma hakkını kendinde görüyor. Bu ve benzer saldırganlıkları mümkün kılmak için Nato adında bir terör örgütü kuruyor, savaşlar açıyor, ülkelerin sınırlarını, egemenliklerini,
milyonların hayatını hiçe sayıyorlar. Bunun adı savaş ve talan düzeni. 3500 zengin aile, onların çok uluslu tekelleri, holdingleri zenginliğine zenginlik katsın diye tüm dünyada savaş tamtamları çalınıyor. İnsanlık her yeni günde bunların yeni barbarlıklarına tanıklık ediyor.Küba 10 milyon nüfuslu bir ülke. Eşitlikçi bir düzen kurmak için o büyük adımı attığı günden beri, 1959’da gerçekleşen Küba devriminden bu güne işte bu barbarlık Küba’ya yapmadığını bırakmıyor. Artık bir soykırım halini almış olan abluka Küba halkını ağır bir yoksulluğa ve ölüme mahkum etmekten başka ne anlama geliyor. O ahmak Trump’ın gün aşırı Küba’yı işgal tehditleri, bu barbarlık değil de ne?
Emperyalizm işte bu. Saldırıyorlar, yağmalıyorlar, savaşlar çıkarıyorlar, yok ediyorlar. İnsanlığın üzerinde tepiniyorlar. Filistin’de, İran’da, Suriye’de, Küba’da, dünyanın dört bir yanında yaşanan vicdansızlık. İşte çok uluslu tekellerin düzeni bu, emperyalizm bu. Yaşadığımız eşitsizliğin temelinde bu var.
Bu zenginler içerisinde Türkiye’den de isimler var. Koçlar, Ülkerler, Şahenkler, Bayraktarlar, Sabancılar var da varlar. Adlarını anamayacağım başka zengin aileler. Bu ailelerin her biri bir holding sahibi.
Türkiye’nin zenginliklerinin, işçi sınıfının alın terinin üzerine çökmüş semiriyor da semiriyorlar.
Özelleştirme denilen bir yağmaya maruz yıllardır Türkiye. 12 Eylül faşizmiyle, Turgut Özallarla birlikte hayatımıza geri dönüşsüz olarak girdi. AKP’li yıllarda çığrından çıktı. Cumhuriyetin çocuğu diyebileceğimiz, emekçi halkımızın alın terinin ürünü büyük devlet işletmelerini satmayla başladılar.
POAŞ, SEKA, TELEKOM, PETKİM, SÜMERBANK, TARİŞ, TEKEL, ET ve BALIK KURUMU, SEK, İSKENDERUN DEMİR ÇELİK, TİGEM, burada sıralamakla bitmeyecek kadar çok işletme bir bir bu holdinglerin eline geçti. Yetmedi, madenleri, yetmedi taşı, toprağı, suyu her şeyi talan ettiler.
Özelleştirme dediler, yağmaladılar talan ettiler. Etmeye de devam ediyorlar.
Serbest piyasa düzeni, bu yağmanın adı. Yağma ve sömürünün serbest olduğu bir düzen. Türkiye’nin tüm kaynakları bu düzen sayesinde çok uluslu tekellerin, holdinglerin ihtiyaçları için seferber edilmiş durumda. Şimdi bas bas bağırılıyor ya Türkiye’de yasa da, adalet de, hukuk da kalmadı diye. 90’larda, 2000’lerde en büyük hukuksuzluk ve adaletsizlikler bu özelleştirme talanları ile yaşandı memleketimizde. Devlet işletmelerini yağmaladılar, doğayı talan ettiler, yurttaşların en temel haklarını gasp ettiler. Adına da özelleştirme dediler. Talan etmeye de devam ediyorlar.
Piyasa düzeni işte bu. Ülke zenginliklerinin üstüne çöküyorlar, yağmalıyorlar, talan ediyorlar, gasp ediyorlar. Türkiye’nin, Cumhuriyet’in, biz emekçilerin üstünde tepiniyorlar.
Haklarımızı gasp ediyorlar dedim. Bugün geçerli olan Anayasa’da bile hala yer alan bir tanım var. Sosyal devlet tanımı. Anayasa’da durmaya devam ediyor ama yurttaşların, bizlerin yaşamında artık neredeyse sosyal devletin kırıntısı yok. Sağlık ve eğitim başta, ısınma, barınma, ulaşım, haberleşme ve temel besin maddelerine erişiminin devletin güvencesi altında olması ve hak sayılması, bunlar yok artık. Ne hakkı tüm bu sıraladıklarımız o bir avuç zengin için, holdingler için çok kârlı yatırım alanları oldu.
Yurttaşın hakkı olan ne varsa şimdi holdinglerin zenginliğine zenginlik kattığı birer kalem haline gelmiş. Emekçi milyonlar için ne sağlığı, ne eğitimi, ne barınması, ne hakkı..!
Paran yoksa yaşama hakkın da yok.
Onca alın teri dökeceksin, üç kuruş cebine para girecek onları da aslında hakkın olan ve senden çalınanlara harcamak zorunda kalacaksın. Ona bile yetmeyecek aldığın üç kuruş maaş.
Bu nasıl mümkün oluyor diye sorarak başladım konuşmaya ama daha fazla örnek vererek uzatmayayım.
Eşitsizlikler, savaşlar, barbarlık, yağma, talan, gasplar, tüm bunlar içinde yaşadığımız sömürü düzeni yüzünden. Yani insanın insanı sömürmesine bir kez izin verildi mi, sıraladığım olanca pislik insanlığın üstüne boca ediliyor. İnsan insanı sömürdüğü için o bir avuç zengin ailenin akıl almaz serveti, milyonların katlanılamaz hale gelen yoksulluk ve sefaleti, bu eşitsizlik ve adaletsizlik yaşanıyor.İşçi sınıfı holdinglerin sömürüye dayalı düzeninde ezilip duruyor.
Bugün 1 Mayıs işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü.
İşçiler, bizler birlik olmalıyız, mücadele etmeliyiz. Tamam da neyin etrafında toplanacak işçiler, neye karşı mücadele edecekler. İşçilerin neyi talep edeceklerini, ne için ve neye karşı mücadele edeceklerini tarif etmeden birlik de mücadele de mümkün olmuyor.
Oysa her şey ne kadar sade değil mi?
Her insan gibi işçiler de insanca bir yaşamın özlemini duyuyorlar. Ama insanın insanı sömürdüğü, bu sömürünün meşru görüldüğü, ekonomik, sosyal, siyasi ve düşünsel hayatın insanın insanı sömürmesi üzerine kurulu olduğu bu düzende insanca bir yaşam yok. Hatta yaşama hakkımız bile yok neredeyse.
Böyleyse biz işçiler bu sömürü düzeni ve onun sonuçlarına karşı biriken öfkemiz, bu düzeni yıkma arzumuz etrafında bir araya gelmeliyiz. İnsanın insanı sömürmediği bir yaşam ve düzen özlemi etrafında işçilerin birliğini sağlamalıyız.
Peki bu öfke ve özlem etrafında işçilerin birleşmesi yeter mi?
Yetmez elbet!
İşçilerin, bizlerin bu düzeni değiştirecek güce sahip olduklarına inanmamız, memleketi yönetme iddiasını göstermemiz gerekiyor.
İşçilerin birliğini ve mücadelesini gerçek ve etkili kılacak olan bu inanç ve iddia olacak.Türkiye'yi, Cumhuriyeti yeniden halkın kılabilmenin tek yolu da işçilerin birliği ve iktidarı istemesi ile ancak mümkün.
Varlığını sömürüye, yağma ve talana dayandıran bu düzenin emperyalizme, ABD’ye, NATO’ya, onların savaş ve yağma planlarına dur demesi mümkün değil. Bu düzenin daha eşitlikçi ve daha adil olması, emekçiler için hayatı daha yaşanabilir kılma olasılığı da yok.Sömürü ve yağmanın daha insani ya da daha katlanılabilir olanına dair yapılan her tür savunu ise en nihayetinde halkı yanıltmaya hizmet etmekte.
Dinsel gericiliğin salık verdiği sadaka düzeni de, tarikatlar üzerinden kurulan karanlık ağlar da halkın boyun eğmesine ve eşitsizliğin kabullenilmesine hizmet etmekte, bu eşitsizlikten nemalanmakta.
İşçilerin sadece şu ya da bu düzen siyasetçisinden değil o düzen siyasetçilerinin hepsinin temsil ettiği bu karanlık düzenden kurtulmaya ihtiyacı var. Bu işçiler için yakıcı ve hayati bir ihtiyaç.
Bunun mümkün olmasının yolu da işçilerin bu düzeni değiştirme ve Türkiye’yi yönetme iddia ve iradesi etrafında örgütlenmesidir. İşçiler sosyalizm ve cumhuriyet için birleşmeli ve mücadele etmeli.
Kardeşler sözlerimi sonlandırırken işçi sınıfının bu irade ve iddiasının etten, sinirden, kemik ve kandan bir yumruk gibi sımsıkı sıkılı olduğu bir adaya, Küba’ya ilişkin bir iki cümle daha söylemek istiyorum.
ABD saldırganlığı karşısında Küba’yı ayakta tutan Kübalıların bağımsızlıklarına ve sosyalizme sahip çıkan iradeleridir. Ve bilmeliyiz ki ABD emperyalizmi bu iradeyi alt edemez. Ama birşeyi daha bilmemiz ve bunun için seferber olmamız gerekiyor. Kübanın temsil ettiği irade bugünün dünyasında işçi sınıfının neleri başarabileceğine, insanlığın ne büyük ve erdemli bir canlı olduğuna dair en ileri en somut örnektir.
İşçi sınıfının, Türkiye’de işçi ve emekçilerin Küba’ya borcu vardır. İnsanlığımızı, umudumuzu ayakta tuttukları için borcumuz var. Ülkesi ve sosyalizm için halkın nasıl birleşebildiğini gösterdikleri için Kübaya borcumuz var. Örgütlü bir halkın neler yapabileceğini gösterdikleri için borcumuz var.
Şimdi dayanışmayı örme zamanıdır. Küba Dostluk Derneği’nin Küba ile Dayanışma için başlattığı “Küba’ya Güneş Topluyoruz” dayanışma kampanyasına sahip çıkalım ve örgütleyelim. Küba si Yanki no!
Türkiye’nin dört ayrı noktasında işçi sınıfının sözünün, işçi sınıfının en yakıcı özleminin, düzen değişikliği talebinin yankılandığı 1 Mayıslar gerçekleştiriyoruz bugün. Bu özlem ve iradeyi örgütlemek ve büyütmek bizlerin görevidir."
Savaş Sarı sözlerini, "Yaşasın 1 Mayıs Yaşasın Sosyalizm, Yaşasın Cumhuriyet!" diyerek sonlandırdı.
Sahneye sanatçılar davet edildi.
Miting Viranşehir KDK Ritim Topluluğu'nun şarkılarıyla sona ererken miting sonrası Özal Bulvarı’ndan Aksa Gaz’a kadar bir yürüyüş düzenlendi.
Adana 1 Mayıs kutlaması yürüyüş sonrası sona erdi.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.