Breadcrumb
Tatar Çölü*: Kalenin içinden psikopolitik notlar
Yayın Tarihi: 25.10.2025 , 00:23 Güncelleme Tarihi: 30.12.2025 , 22:56
1934 yılı… Afrika boynuzu…
İtalyan Somalisi ve Habeşistan sınırını çizen çölün üzerindeki ihtilaflı bölge; Walwal Vâhâsı...
Walwal'da nadir su kuyularının bulunduğu İtalyan karakol bölgesine Habeş devriyesi fazla yaklaşınca iki ülke arasında ilk kurşun ateşlenir. Tarihe Walwal Olayı olarak geçen bu hadise, kısa sürede Habeşistan’ın işgalini meşrulaştıran bir sürecin kıvılcımına dönüşecektir.
Kırk yıl öncesine gidelim…
Ulusal birliğini ancak sağlayabilmiş, sanayileşmesini tamamlayamamış ve Afrika’daki sömürge paylaşımına geç kalmış İtalya, Habeşistan’ı işgal etmişti. Afrika’nın Avrupalılar tarafından işgale uğraması vaka-ı adiyeden sayılırdı. Ancak savaşın sonucu sıradışıydı. Çünkü İtalya, Afrikalı bir ordu tarafından bozguna uğratılmış, Avrupa düzeninde küçük düşmüştü. 1895’teki Adwa mağlubiyeti, İtalyan ulusal belleğinde onur kırıcı bir travma olarak yer etmişti.
İşte kırk yıl sonra, Mussolini, gururu incinen İtalyan ulusuna, Roma geçmişinin ihtişamını vaad ederek, onlara modern çağda yitirdikleri “yeniden doğuş” mitolojisini sunar. Walwal olayı, Mussolini’ye ve onun nezdinde İtalyanlara 1895’te yaşadıkları aşağılanmayı telafi etme fırsatı olarak görünür. Habeşistan’a yürüyen İtalyan Ordusu, içerideki ekonomik tıkanmışlığın ve yoksullaşmanın, hamasetle yüceliğe bürünmüş sembolik bedenidir. Roma İmparatorluğu, yeniden Afrika’ya yürümektedir.
Dino Buzzati, Tatar Çölü'nü yazarken İtalya, bu kolektif histeriyle — millî aşağılanmanın, yeniden doğuş fantezisinin ve yaklaşan savaş beklentisinin iç içe geçtiği bir ruh haliyle — dolup taşıyordu. Buzzati, romanını Afrikalılar tarafından küçük düşürülmüş, seçkin bir ulus olmadığı cephede kanıtlanmış, emperyalist paylaşımda geri kalmış İtalya’nın, milli kimliğinin kırılganlığını vahşice onardığı bir sırada, hardal gazı kullanarak alınan Habeş topraklarında kurulan İtalyan Doğu Afrikası’nın başkenti Addis Ababa’da yazar. Mussolini’nin propagandasındaki düşman imgesi, Buzzati’nin romanındaki Tatarlar kadar soyuttur; ancak İtalyan ulusunu diri tutar. 1930’lar boyunca İtalya, bir şey olmasını bekler; düşmanın gelmesini, Roma’nın zaferini, imparatorluk olarak yeniden anlam kazanmayı…
Roman, genç teğmen Giovanni Drogo’nun Bastiani Kalesi’ne atanmasıyla başlar. Buzzati, romanın daha ilk sayfalarında, Teğmen Drogo'nun evden ayrılmasıyla, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, onun Bastiani kalesinden çıkamayacağını okura sezdirir. Drogo kaleye girdiği anda, tarihle kişisel yazgı arasındaki sınır kaybolur. Bastiani Kalesi, bir sınır karakolu olmanın ötesinde, modern insanın sistemle kurduğu ilişkinin sembolik mekanına dönüşür. Biz, Bastiani’de Drogo’nun Tatarları bekleyip beklemeyeceğini değil, neden bekleyeceğini anlamaya çalışırız. Dolayısıyla roman beklemeyi değil, kapitalist üretim ilişkilerinin eseri olan yabancılaşmış insanın, beklemek veya gitmekle ilgili bir seçim hakkı olmadığı halde, kendini yüce bir anlama ikna ederek, sözüm ona “özgür iradesiyle” nasıl beklemeye razı olduğunu anlatır.
Buzzati’nin romanındaki bu yapısal sıkışma, modern kapitalizmin de bireye biçtiği varoluş biçiminin bir ifadesidir.

Giovanni Drogo genç bir subaydır; önünde uzun bir hayat, güzel bir kariyer ve sessiz bir gururla karşılamayı arzuladığı kahramanlık hayali vardır. O, düşmanı ıssız bir yerde, hazır ve nazır şekilde beklemeyi görev sayan, bir anlam dünyasını içselleştirmiştir. Bu anlam dünyası; eylemsizliği görev, edilgenliği yüceleştirilmiş bir sabır ve çaresizliği sadakatle eşitleyen bir anlayış üzerine kuruludur. Buzzati kaledeki efsunlu atmosferin etkisine giren askerlerin anlam dünyasını şöyle ifade eder:
“...Onlar, herkesin ortak yaşamına, sıradan insanların mutluluğuna, vasat bir yazgıya alışmamışlardı.”
Bastiani Kalesi, anlam sancısı yaşayan bireye kimlik vaat eden bir sistemin temsilidir. Drogo, bu temsili mekânda “bir gün gelecek olan” savaşa hazırlanırken, bekleyişin kendisi, varoluş biçimine dönüşür. Düzen, onu sonsuz bir hazırlığın içinde tutar. Savaş hiçbir zaman gelmez; bir yerden sonra bunun önemi yoktur, çünkü gerçekte başka seçenek de yoktur. Zamanla beklemek yaşamın yegane anlamı olur.
Bu nedenle Tatar Çölü bekleyişin değil, rızanın romanıdır; anlamını yitiren bir dünyada, kalenin vaat ettiği yanılsamalı bütünlüğe sığınma arzusunun romanıdır. Kale düzeninin sertliği, askerlerin hiçlik karşısında duydukları içsel karmaşayı yatıştırır, yönetmelikler düşünmenin işlevini ikame eder. Tıpkı İtalya’nın, militarizme yaslanarak istikrara kavuşması gibi, Bastiani’nin askerleri de, disipline edilmiş bir “hareketsiz hareketle” içsel boşluğunu doldurur.

Ezcümle Tatar Çölü; Teğmen Drogo'nun değil, sistemin kendisine inanmaktan başka çaresi olmayan insanların hikayesine dönüşür.
Drogo’nun Tatarları bekleyişi, bir yazgıdan öte iktidar yapısının kendini yeniden üretme biçiminin ifşasıdır. Zira kale, gerçekte kimseye bir kahramanlık hikayesi vadetmez. Kalenin askerlerden, beklemeye devam etmeleri dışında bir beklentisi yoktur. Yani anlam, kahramanlıktan değil, sürmekte olandan türer. Çünkü muktedir, bekleyene ve erteleyene muhtaçtır. Hareket tehlikeli, beklemek güvenlidir.
Bastiani’nin tertibi dışarıya doğru bir hareket yanılsamasından beslenir. Çölün kuzeyinde bulunan zirveyi başka ülkeler kapmıştır. Subaylar orada bayraklarını dalgalandırabilmek için irrasyonel bir inatla fırsat kollarlar. Bunu, sratejik önemi kuşkulu olan zirveyi ele geçirmek için, donarak ölmeyi göze alarak “kahramanlık” mertebesine erişen Angustina'nın saplantılı inadında görürüz. Bu sahne, Afrika'nın paylaşımına geç kalan İtalya’nın Habeşistan’a yürüyüşünün sembolik bir betimlemesidir.
Bu tarihsel model, yalnızca İtalya’ya özgü değildir. İçinde yaşadığımız siyasal tahayyülde de benzer bir anlatı sürmektedir; sermaye sınıfı içsel tıkanmayı “bölgesel güç” olmaya ilişkin söylemiyle aşmaya ve çöküşü ertelemeye çalışırken gösterişli bir hikaye kurar; Osmanlı Millet Sistemi, Türk- Arap- Kürt ittifakı, Mavi Vatan, Turan… Hepsi aynı anlatının farklı biçimleridir.
Bu anlatı, kapitalist üretim ilişkilerinin yoksullaştırdığı kitlelere, özdeşlik kurabileceği güçlü bir aidiyet sunar. Drogo’nun çöl ufkunu seyrederken büyülendiği gibi, kitleler, kitlesel bir ‘büyüme/yayılma rüyası’ görür. Yoksul sınıflar için gerçekte yaşanan, sadece bir hareket yanılsamasıdır. İçerideki sessiz rıza, dışarıya taşan enerjiyle birbirini tamamlar. Biri kalenin içini, öteki dışını tutar.
İçeride rızanın, dışarıda hareket yanılsamasının sürdüğü bu yapıda düzen muhalefeti, yanılsamanın başka bir yüzüdür. İktidarın anlatısına ikna olmayan huzursuz yığınların toplumsal hareketlerinde; protestolarda, görevlerde ve gösterilerde, düzen muhalefeti bir adım öne çıkar, “seçim sandığını beklemeyi” öğütler. Bu teskin edişin özünde, hegemonik alan içindeki “güvenli limana” davet vardır. Bu restorasyon kanadı, iktidarın zayıfladığı anlarda, eylemsizliği bir toplumsal sorumluluk gibi yaşamamızı tembihler; sabırlı, serinkanlı ve itidal sahibi olmak en iyisidir. Böylece politik edilgenlik ahlaki üstünlüğe dönüşür. Bu şekilde birey, çaresizlik ve umudu aynı bedende taşır. İktidar bugün değişmemiştir, ama değişme ihtimali de yok olmamıştır: – İşte sandık, oradadır.
“Bir gün” inancı kalenin büyüsüne kapılan kitlelerde kurumsal bir melankoliye dönüşmüştür. Cumhuriyet’in kuruluşundaki eylemci ethos, düzen muhalefetinde yerini kale nöbetine benzer bir bekleyişe bırakır. Siyasal krizler restore edilir, istikrarsızlık istikrar için bahane olur. Bataklık baki kalır. Buzzati gerçeği bilseler bile bekleme alışkanlığını sürdürdükleri bu eşiği şöyle ifade eder:
“...Artık kimse kuzeydeki ışıklardan söz etmiyordu. Yine de dürbünler ellerden düşmüyordu. Herkes, bir gün o şeyin görüneceğine inanıyordu, ama bu inanç, artık hiçbir şeyi değiştirmiyordu.”

Hegemonya siyasetine göre önemli olan, bekleyişi uygun estetik jestle deneyimlemektir. Bu, romanda Angustina’nın ölüm anını hatırlatır. Kalede Prens Sebastian'ın ölümünü tasvir eden bir tablo vardır. Ressam, onu Prens Sebastian’ın soyluluğunu ve olağanüstü şıklığını koruyarak betimlemiştir. Teğmen Angustina kar fırtınasında donarken o tabloyu taklit edercesine pelerinini düzeltir. Türkiye'nin kale düzeni Angustina gibi estetik bir jestle, aynı boşluğu yüceleştirir. Bu boşluk her iki durumda da insanın mağlubiyetidir.
Drogo’nun Kuzey’den gelecek tatar akınlarıyla birlikte anlam bulacağı günü beklediği gibi, kitle de her şeyin çok güzel olacağı o zaferi bekler. “Bu son şans”, “Bu kez olacak” derken, muhakeme sınırlarında kimliğini yeniden onarır. Seçimin anlamı sonucunda değil, varlığında yatar. Bu nedenle seçimler, huzursuz kitlelerin muhakeme sınırına neşreden toksik umudu yeniden ürettikleri, benliklerini geçici olarak sağalttıkları simgesel bir ayin gibidir. Muhalif kurumlar ise — tıpkı Bastiani Kalesi gibi — bu sanrısal pozitifliği onaran mabetlerdir. Tatar Çölü’nde bu şöyle ifade edilir:
“Drogo kaleden ayrılabilirdi, bunun için izni vardı. Ama gitmedi. Bir şey onu geri tuttu. İçinde, kalenin taş duvarlarının arasında kalması gerektiğini söyleyen bir ses vardı. Belki o beklenen gün yakındı, belki bir şey olacaktı — bu kez gerçekten olacaktı.”

Buzzati romanı Addis Ababa’da, yani Bastiani kalesinin içinden yazar. Bu nedenle Tatar çölü, özne bunalımı yaşayan bireye kalenin içinden zarif bir müdahaledir. Buzzati bazen anlatıcı rolünden çıkarak Drogo’ya Bastiani’den kaçması, kurtulması için seslenir. Ama yine de Drogo’yu kalemiyle öldürür, çünkü İtalyan ulusunun Bastiani Kalesi’nde varlığını sürdürebilmesi, yaşamın ve siyasetin tabiatıyla bağdaşmaz.
Roman boyunca, yazarın işaret ettiği ideolojik koordinatlar muğlak olsa da, yaşam özlemi baskındır. Bunu, mevsim bahara dönerken kalenin masif ahşaplarından gelen tahta çatırtılarına dair şu sarsıcı betimlemede görürüz:
“...Bu, eski tahtaların içinde inatçı bir yaşam özleminin uyandığı dönemdi. Çok uzun zaman önce, onlar da sıcaklık ve gücün getirdiği çocuksu bir duyguya sahiptiler, o zamanlar dallardan tomurcuklar fışkırıyordu. Sonradan ağaç kesilivermişti. Şimdiyse, bahar geldiğinde, o ağacın parçalarında hâlâ çok çok hafif bir yaşam ürpertisi uyanmaktaydı. Eskiden yapraklar ve çiçekleri varken şimdi yalnızca “çatır,” diyecek kadar belli belirsiz bir anıya sahiptiler...”
Kalenin masif tahtalarından yükselen o ince ses, düzenin sessizliğini bozan bir yaşam itkisine dönüşür. Bastırılmış olan, en ağır rejimlerde bile bütünüyle ölmez; yalnızca biçim değiştirir. Rıza tam değildir, faşizmin ideolojik bütünlüğü mutlak olamaz. Tıpkı Bastiani’nin duvarlarında yankılanan o çatırtılar gibi, içeride onu kemiren bir itki, hayalet gibi dolaşır.
Kalenin duvarlarındaki yankı yalnızca geçmişe değil, bugüne de uzanır. Grevlerde, dayanışma ağlarında, küçük direnişlerde ve memnuniyetsiz kalabalıklarda duyulan çatırdamalar, kalenin donmuş zamanını kıran yaşam arzusunun güncel biçimleridir.
Tatar Çölü yayımlandıktan birkaç yıl sonra, İtalya kendi Bastiani Kalesi’nin içinde çöktü. Afrika rüyası sona erdi. Mussolini, Como Gölü kıyısında yakalandı; ertesi sabah, Milano’da bir benzin istasyonunun kirişine baş aşağı asıldı. Faşizmin görkemli rüyası, halkın öfkesiyle son buldu. Roma’nın yeniden doğuşu vaadi, bombalanmış şehirlerin enkazına gömüldü. Savaşın sonunda Roma, Napoli ve Milano'nun, yıkılmış sanayi bölgeleri, yanmış evleri imparatorluk masalının üzerine çökmüştü. Burjuvazi, faşizmin yenilgisiyle birlikte baltalarını gömerek yeni bir “barış düzeni”ne geçti. Kalenin taşları yerinde kaldı, ama içerideki rüya bitti.
Buzzati, savaşı onurla, itaati sadakatle, ulusu kaderle özdeşleştiren rüyayı — yani çağının yalanlarını biliyordu. Ancak ne olması gerektiğini bilmiyordu. Onun romanı, faşizmi reddetmekle yetinen bir bilincin sınırında dolaşır. Bu nedenle Tatar Çölü, yalnızca faşizmi değil, faşizmi mümkün kılan bütün itaat biçimlerini deşifre eder; fakat yerine ne konacağını söylemez.
Bastiani Kalesi, bu sessizliğin alegorisidir. Çünkü bazı sessizlikler yalnızca korkudan değil, yönünü kaybetmiş bir vicdandan da doğar. Buzzati’nin kalenin içinden duyduğu o çatırtı, tam da bu tereddüdün sesidir: yıkılmakta olan bir dünyada hâlâ neyin ayakta kalabileceğini bilmeyen bir bilincin.
*Tatar Çölü, Dino Buzzati (Il Deserto dei Tartari) İletişim yayınları, 13. baskı, 2014 Çev. Hülya Tufan
* 1976 yapımı Il Deserto dei Tartari (Valerio Zurlini) filminin görseller kullanılmıştır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.