Sayfa yolu
Tarihin tozlu raflarına kaldırılan bir ismin hikâyesi: İzmir Belediye Başkanı Jurnalci Hacı Hasan Paşa
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Bekâm Örün
Yayın Tarihi: 11.10.2026 , 00:13 Güncelleme Tarihi: 11.10.2026 , 00:16
Osmanzade Hacı Hasan Paşa’yı bilir misiniz? Bilmiyorsanız hiç üzülmeyin, normal. İşi ya da hobisi tarih, özellikle de İzmir kent tarihi okumak olanlar dışında isminin bilinmesi tuhaf olurdu. Bu gibi isimler, kendi dönemlerinde pek gürültü koparıp toz kaldırsalar da tedavülden kaldırıldıkları an tarihin en dibine gömülürler, lahitleri mühürlenir. Duyulmaz, bilinmez olurlar. Anca eski Türkçe okumayı bileceksiniz de Atina sokaklarını arşınlarken bir duvar dibine dayanmış kavuklu ve lanetli bir mezar taşı dikkatinizi çekecek de…
Zaman zaman hainlerin hainliklerinin toplumca hatırlanması gerektiğinde böyle yazıların çıkıp da onları anmaları müstesna. Ama o da tarihin tekerrürünü hatırlatmak için değil. Tekerrür etmez çünkü tarih. Bir fasit daire çiziyor olurduk yoksa. Oysa zikzaklarla da olsa hep ileri giden, uzunluğunu ancak insanlık tarihinin belirleyeceği bir doğru çiziyoruz. Zaman zaman geçmişe uzanmamız, anımsamak ve ders çıkarmak içindir; hele yüz küsur yıldır aynı hatalara göz göre göre düşülüyorsa. Ders çıkarmak da zikzak eden çizgiyi olabildiğince düz çizebilmek için. Sonrası Osmanzade Hasan için yine tarihin çöplüğü…
Desteklemek, güç vermek için tüm okurlarımızı soL Haber'e abone olmaya davet ediyoruz.
Osmanzade ailesi ve tarihin farklı taraflarına düşen mensupları
Uzatıp da merakta bırakmayalım. Paşa’yı ailesinden başlayarak tanıtalım. Paşa dediysek, harbiyeli falan değil; sivil paşa. Abdülhamid’e sunduğu üstün jurnal hizmetlerinin, özellikle de zenginlerden çalıp yoksullara dağıtmasıyla nam salmış Çakırcalı Mehmet Efe’yi Ödemiş dağlarından yüze indirmeyi becermesinin karşılığında Abdülhamid tarafından bahşedilmiş bir unvan. Bizim aydınlanmacı, jakoben, devrimci paşalarımızla; silah kuşanıp dağlara çıkanlarla, Payitaht’ı telgraf yağmuruna tutanlarla, padişah devirenlerle, İstanbul’u gericiler tutmuşken Selanik’ten yürüyenlerle, hürriyet ilân eden, emperyalizmi def eden, Cumhuriyet’i kuran paşalarla karıştırılmaya…
Hacı Hasan’ın mensubu olduğu Osmanzadeler ailesinin kökeninin Lale Devri’nin şair-i âzamı Osmanzade Ahmed Tâib Efendi’ye mi yoksa sipahi emeklisi Kara Osman Ağa’ya mı dayandığı tartışmalı olsa da bugünden baktığımızda dört yüz seneyi aşan, köklü ve önemli bir İzmir ailesi oldukları kesindir. İzmir’de pek çok yer adında ailenin izini görürüz. Örneğin zamanında Osmanzade Mahallesi olarak anılan, Cumhuriyet’le birlikte Mustafa Kemal’in bizzat önerisiyle ailenin Aksoy soyadını almasının ardından Aksoy Mahallesi’ne dönüşen ve bugün hâlâ aynı adı taşıyan Karşıyaka mahallesi, ailenin izlerini günümüze taşır. Sonra duraklar, yokuşlar, çeşmeler…
Daha sonra Aksoy soyadını alacak olan İttihatçı Osmanzade Hamdi Bey de bu aileye mensuptur. Yazımızın konusu Hacı Hasan Paşa’nın erkek kardeşinin torunudur; yaşları yakındır. 1912’de açılıp bugün hâlâ yerinde duran İzmir Milli Kütüphanesi’nin kuruluşunda da Hamdi Bey’in adını görürüz; Kuva-yı Milliye’nin kuruluşunda da; Aydın, Nazilli ve Alaşehir cephelerinde de; Kurucu Meclis’in vekilleri arasında da… Kurucu Meclis’te 1920’de verdiği tek teklif, milletvekillerinin müteahhitlik yapmaması teklifidir. Ne ilginç ve ne çarpıcı.
İlginç olduğu kadar trajik bir başka husus da kuvvacı Galip Hoca’yla (Celal Bayar) cephe yoldaşlığının, siyasi ve fiziki hayatının son dönemlerinde Hamdi Bey’i de Demokrat Parti’nin önemsiz bir taraflarına savurması (kız kardeşi Mükafat Hanım da DP Karşıyaka İlçe Teşkilatı kurucusudur) ve hayatının 27 Mayıs’ın birinci yıl dönümünde sonlanmış olmasıdır.
Gelelim ailenin en ünlü, dizilere konu olmuş mensubuna, Gavur Mümin’e, yani Albay Mümin Aksoy’a. Halit Ergenç’in çok iyi oyunculuğu, Vatanım Sensin dizisinin içler acısı senaryosunu maalesef kurtarmaya yetmemiş; oyuncunun canlandırdığı Albay Cevdet çok kötü bir Gavur Mümin karikatürü olarak popüler kültür tarihindeki yerini almıştı geçtiğimiz yıllarda.
Osmanzade Hacı Hasan Paşa, Gavur Mümin’in dayısıdır. Mümin Bey ise Mustafa Kemal’in Yunan ordusu içindeki bir numaralı casusu… Yunan işbirlikçisi İzmir belediye başkanı Hasan Paşa’nın varlığı, Mümin Bey’in Yunan çevrelerine sızmasına imkân tanır. Kentte işbirlikçi bir asker olarak ünlenir; kent halkı bu yüzden “gavur” lakabını kendisine yakıştırır. Bilinmez ki Yunan ordusu içerisinde Ankara hükümeti lehine çok etkili bir istihbarat ağını yönetmektedir. Derken 1921 senesinde “hacı” Halil Fuat namlı bir işbirlikçi tarafından fark edilip ihbar edilir. Yunan Askeri Mahkemesi tarafından hızlıca yargılanıp idama mahkûm edilir, Atina’ya gönderilir, Palamidis Zindanı’na tıkılır.
Esir değiş tokuşunda rütbeler esastır ve eşdeğerlik gözetilir. Fakat Albay rütbeli Mümin Bey o kadar kıymetli bir tutsaktır ki Yunan ordusunun tesliminden sonra Yunanistan Küçük Asya Orduları Başkumandanı Tümgeneral Trikopis ile değiş tokuş edilerek Kurtuluş’tan sonra İzmir’e döner. Uzatmayalım ve yazımız açısından bu kadarı yeterlidir: Sevgili Yaşar Aksoy ağabey Gavur Mümin’in gizli kalmış öyküsünü gün yüzüne bir arkeolog titizliğiyle dört başı mamur şekilde çıkardı ve yazdı; Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkma “Gavur Mümin: Gazi Paşa’nın Casusu” adlı harika eserini ilgilisine şiddetle tavsiye ederim.
Ve Samim Kocagöz. Birinci Türkiye İşçi Partisi’nin neferlerinden, eserlerini çevire çevire okumamız gereken çok kıymetli devrimci edebiyatçımız Samim Kocagöz de Osmanzade ailesine mensuptur. Anneannesi Ayşe Hanım, Hacı Hasan Paşa’nın kız kardeşidir.
İnsan ailesini seçemiyor. Tersinden, işbirlikçiler her aileden çıkabiliyor. Misal, Yunan işgali esnasında İzmir belediye reisliğini yürüten Hacı Hasan Paşa gibi, aynı dönemde Aydın belediye reisi olan ve yakalarında Yunan bayrağı renkli kurdelelerle işgal kuvvetlerine Aydın’ı teslim eden heyette bulunan Peştemalcızade Reşat Bey de bu satırların yazarının büyük dedesidir. İkisini Hürriyet ve İtilaf Partisi birleştiriyor. Sürpriz yok. Tarihin maddi mantığı işliyor.
İzmir’de işgal öncesi siyaset: Hacı Hasan Paşa’nın yükselişi
İzmir’de belediye seçimleri, işgalden üç ay önce, 1919’un Şubat’ında yapılıyor. Mütareke dönemidir ve Mondros Mütarekesi’nin “İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması hâlinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır” maddesi Osmanlı topraklarının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmakta; Wilson Prensipleri’nin “Türk olmayan azınlıkların nüfusça çoğunlukta olduğu bölgelerde ise bu milletlere özerk gelişim veya kendi kendini yönetme (kendi kaderini tayin hakkı / self-determinasyon) hakkı verilecektir” içerikli 12. maddesi, Ege’de gözü olan Venizelos’un ve Yunanistan’ın ekmeğine yağ sürmektedir. Seçimler Rum nüfusun çoğunluğunu ispat etmek için büyük fırsattır.
Bunun üzerine İttihatçı basın ve İttihat ve Terakki’nin devamı olduğu varsayılan Teceddüt Fırkası üzerinde hükümetteki Hürriyet ve İtilaf tarafından büyük baskı kurulur. İttihat ve Terakki artıklarının seçimlere hile karıştıracağı ileri sürülerek baskı artırılır. Rum tehdidini bahane ederek Hürriyet ve İtilaf Türklerin tek listeyle seçimlere girmesi için bastırır ve istediğini de alır. Rumlar son gün seçimi boykot ederler ve seçimden çekilirler.
İttihat ve Terakki ardılı yeni parti seçim sonuçlarında üyelerinin önemli kısmını seçtirerek zafer kazanmış gibi görünse de kazanan zihniyet, Hürriyet ve İtilaf’ınkidir; hükümet partisi istediğini almıştır.
Sonradan İzmir’e giren ilk komutanlardan olan ve ismi etrafında bugün hâlâ türlü tartışmalar dönen, 6436 numaralı İttihat ve Terakki üyesi Sakallı Nureddin Paşa bu sırada İzmir valisidir; sonuçlardan memnun olduğu söylenemez. Jurnalci Hasan Paşa’nın mazbatasını son yasal güne kadar masasında bekletir, ancak son gün belediye reisinin göreve tayinini onaylar.
Artık Osmanzade Hacı Hasan İzmir’in belediye reisidir.
Bu sırada, seçimden birkaç ay önce İttihatçılar tarafından kurulan İzmir Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmâniye Cemiyeti, Hacı Hasan’ın göreve başlamasından günler sonra, 17 Mart’ta ilk büyük kongresini, bugün İzmir Devlet Opera ve Balesi sahnesi olarak kullanılan ve Elhamra Sineması olarak da bilinen Milli Kütüphane Sineması’nda toplar. Seçilen yeni yönetim kurulunda Hürriyet ve İtilafçılar yine bir zafer kazanır. Hacı Hasan Paşa hazretleri Cemiyet’in de başkanı seçilir.
İşgalin belediye reisi: Sadakatin mükâfatı
Sonrası?
Sonrası İşgal. 1919’un 15 Mayıs’ında Yunan işgal kuvvetleri İzmir’e çıkar.
İşgalin hemen ardından, Yunan Yüksek Komiseri Steryadis şehre adım atar atmaz Hasan Paşa’nın yanına uğrar. Yunan Yüksek Komiserliği, Hacı Hasan Paşa’nın belediye reisliğine devamına karar verir. Ancak Paşa artık bir kukladır ve Steryadis, Paşa’nın iplerini elinde tutmaktadır. Kendisiyle yaptığı ve görevine devam etmesine karar verdiği ilk resmî görüşmeden sadece bir gün sonra Hacı Hasan Paşa’nın makamına damlar; şehirde “modern bir salhanenin kurulması”, “şehrin aydınlatılması” ve “yolsuzlukların önlenmesi” için gerekli tedbirlerin alınması hususunda emirler yağdırır. Bu tavır, Yüksek Komiserliğin belediye işlerine doğrudan müdahale edeceğinin en net göstergesidir.
Karşısında bir işgal komiserinin kendisini sıradan bir memur gibi azarlaması Paşa’nın onuruna dokunur mu? Ne gezer! İstifa edip onuruyla savaşmak ya da hadi yaşlıdır diyelim, evine çekilmek yerine işgalcilerin çizdiği sınırların içinde kalıp “yarabbi şükür” çekerek koltuğunda oturmaya devam eder.
Hacı Hasan Paşa, Yunan idaresiyle öylesine uyumlu bir çarka girer ki İzmir’in işgal dönemi boyunca pek çok resmî görevli tartaklanıp hapsedilirken, sürgün edilirken ya da katledilirken görevini hiç aralıksız, işgalin son gününe kadar sürdürmeyi başarır.
Paşa’nın bu paha biçilmez hizmeti Yunan makamlarınca karşılıksız bırakılmaz. İşgalden önce, 1919 yılının Nisan ayında, belediye bütçesi bağlanırken Hacı Hasan Paşa’nın 4.000 kuruş olarak belirlenen maaşı, 1922 yılının Nisan ayında Yunan Yüksek Komiserliği’nce tam 5 misline çıkarılarak 20.000 kuruşa yükseltilir. Sadakatin mükâfatı.
Utanç vesikasının zirve yaptığı nokta ise Paşa’nın 1922 yazında İzmir sokaklarında sergilediği tablodur. Cephede Türk ordusunun Büyük Taarruz hazırlıkları yaptığı, Yunanistan’ın ise Anadolu’da tutunamayacağını yavaş yavaş anladığı günlerde, aylardır zaten konuşulan Anadolu’da ayrı bir Yunan devleti kurulması planı hız kazanır. Yunanistan eninde sonunda Anadolu’yu boşaltmak zorunda kalırsa, arkada ayrı bir Yunan devleti bırakma; yerli Rumlar da boşaltılan Anadolu’da Türklerin insafına kalmama derdindedir. Kemalist orduya karşı padişahçı birtakım Türk çevrelerinin de desteğini alan tasarı, Yunanistan ve İngiltere’nin ortak planıdır. Nitekim bu karar 30 Temmuz 1922’de Yunanistan ve İngiltere tarafından resmen ilân edilir. İzmir’de Hükümet Konağı önünde, yani Konak Meydanı’nda yapılan İyonya Muhtariyeti’nin “ilân-ı hürriyet” törenine Yunan Yüksek Komiseri Steryadis ve Hacı Hasan Paşa katılır. Paşamız meydana şu nutku atar:
“Bugün vatanımız olan Batı Küçük Asya’da yaşayan çeşitli unsurlara özgürlük sağlayacak ve gelecekteki ilerlemelerini kolaylaştıracak bir yönetim biçiminin bahşedilip ilân edilmesinden dolayı, özellikle Müslüman ahali adına teşekkürlerimi sunar ve ayrıca dile getirdiğim ricalarımın kabul edilmesini arz ederim.”
Yeni özerk devletin ilânından sadece günler sonra İngiltere Başbakanı Lloyd George İngiliz Parlamentosu’nda uzun bir konuşma yapar. Konuşmanın özü, İzmir’in Yunanistan’a bırakılması gerektiğidir. Bu söylev İzmir’de bomba etkisi yaratır. İşgal kuvvetlerinin İzmir’den sökülüp atılmasına bir ay bile kalmamışken, Yunan İşgal Kuvvetleri Komutanlığı İzmir’de büyük bir “İngiltere’ye şükran” mitingi düzenler. Sabah erken saatlerden itibaren Rum ve Ermeni ağırlıklı halk kitlesi Rıhtım’ı doldurur. Konak Meydanı, Kordon, İkinci Kordon mahşeri bir kalabalık içindedir. Miting heyeti, önlerinde Lloyd George’un büyük boy bir resmini taşıyan dört atlı arabayla İngiliz Konsolosluğu’nun önüne gelir. Türk heyeti dâhil İzmir’in çeşitli temsilcileri teşekkürlerini bildirmek üzere İngiliz konsolosunun yanına çıkarlar.
Mitingde ahalinin Hacı Hasan Paşa’ya olan teveccühünü o günün basınından, çağdaş Türkçeye çevirerek aktaralım:
“Gayrimüslim cemaatlerin göstericileri, Belediye Reisi Hacı Hasan Paşa’ya olağanüstü saygı göstermişler ve ‘Yaşasın Hacı Hasan Paşa!’ diye bağırarak onu omuzlarına kaldırmışlardır.” (Islahat, 14 Ağustos 1922)
“Frenk mahallelerinden geçerken Rum ahalisi belediye reisini omuzlayarak beş adım götürmüşler ve ‘Zito Hasan Paşa!’ diye bağırmışlardır.” (Şark, 14 Ağustos 1922)
Bu sırada belediye reisinin öz yeğeni Gavur Mümin Yunan zindanlarında kurşuna dizilmeyi beklemektedir.
İzmir’den kaçış: Tarihin çarkları dönüyor
Ama tarih, son kertede ihanet edenlerin değil, tarihin çarklarını ileriye doğru çevirenlerin tarihidir. 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta zaferle sonuçlanır. Türk ordusu artık İzmir’e yürümektedir. 9 Eylül’e henüz birkaç gün varken, şehrin kurtulacağı artık kesinleşmiştir.
Osmanzade Hacı Hasan Paşa 9 Eylül sabahı Güzelyalı İskelesi’nden sessiz sedasız bir körfez vapuruna binerek önce Midilli’ye, oradan da 1931’de hayatını kaybederek gömüleceği Atina’ya sığınır.
Gavur Mümin ise Atina’dan İzmir’e…
İşbirlikçi Paşa’nın İzmir Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmâniye Cemiyeti üyeliğinden istifa edip etmediğini bilmiyoruz.
Ailesinin ise hayır dualarını almadığı kesindir.
İzmir’in körfez vapurunun akıbeti mi… Bir daha Körfez sularında görülmediği söylenir. Belediye envanterinden bir sabık belediye reisi ve bir körfez vapuru düşülür.
Yazının başında demiştik ya.
Bu gibi isimler dönemlerinde pek gürültü koparıp toz kaldırsalar da tedavülden kaldırıldıkları an isimleri tarihin en dibine gömülüp lahitleri mühürlenir.
Zaman zaman hainlerin hainliklerinin toplumca hatırlanması gerektiğinde böyle yazıların çıkıp da onları anmaları müstesna.
Bayram değil, seyran değil. O zaman niye bugüne çattıysa…
soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.