Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Tarihin tanığı değil öznesi: Müzik

Müzik hiçbir zaman yalnızca notalardan ibaret olmadı. Saraylardan grev çadırlarına, savaş cephelerinden konser alanlarına uzanan tarih boyunca iktidarın da direnişin de dili oldu; yasaklandı, metalaştırıldı, ama her seferinde yeniden ortak hafızanın ve itirazın sesine dönüştü.

Kardelen Albayrak

Yayın Tarihi: 06.09.2026 , 09:47

Müzik neden politiktir?

İktidarlar ve düzen var oldukları günden bu güne eleştirel seslerden, melodilerden ne kadar kabul etmeseler de korkmuş,o tınıyı susturmaya çalışmışlardır.

Birlikte Nazi Almanyası'na gidelim, Nazi Almanyası’nıninsani kıyımları bir yana, düşünceye vurduğu ketler,  yasaklamalar da adeta bir kıyımdı. Nazi Almanya’sı yalnızca kitap yakmadı. Müziği de ayırdı; “Alman olan” ve “yoz olan” diye. Caz, yahudi bestecilerin eserleri, avangart eserler ve rejimin dünya görüşüne uymayan birçok müzik biçimi yasaklandı. Yıllar sonra Şili'de, Augusto Pinochet, darbeyle ele geçirdiği iktidarı yalnızca tanklarla korumadı, halkın belleğini de susturmaya çalıştı. Bunun en sembolik örneklerinden biri Victor Jara'nın öldürülmesiydi. Türkiye'de ise darbeler yalnızca sendikaları kapatmadı; türküler susturuldu, konserler yasaklandı, kasetler toplatıldı, sanatçılar sürgüne zorlandı.

Bütün bu örnekler aynı soruyu sorduruyor insana:

Eğer müzik yalnızca birkaç notadan ibaret olsaydı, düzen ondan neden korksun? Ya da bir devlet, bir şarkının milyonlarca insanın düşüncesini değiştirebileceğine gerçekten inanıyor olabilir mi?

Belki de asıl mesele bir şarkının tek başına dünyayı değiştirmesi değildir. Asıl mesele, insanların aynı şarkıyı söylemeye başladığında birbirlerini fark etmeleridir. Çünkü ortak bir melodi çoğu zaman ortak bir hafızanın, ortak bir acının ve ortak bir umudun taşıyıcısıdır. Tarih boyunca egemen sınıflar, düzen tam da bundan çekindi. Ortak anıların örgütleyici gücü korkutuyordu onları.

Bu yüzden müziğin politik olup olmadığını tartışırken yapılan en büyük hata, siyaseti yalnızca parlamento kürsülerinden, sandıklardan, seçimlerden ibaret sanmaktır.

Bir şarkının içinde "devrim", "eşitlik", “emek”, “ter”, “maden” ya da "işçi sınıfı" sözcükleri geçmeyebilir. Buna rağmen o eser, içinde doğduğu toplumun çelişkilerini görünür kılıyor, insanların dünyayı algılama biçimini değiştiriyor ya da egemen değerleri sorguluyorsa kendi içinde siyasal bir işlevi çoktan haiz durumdadır. Çünkü siyaset yalnızca iktidarın nasıl kurulacağıyla ilgili değildir; insanların neyi normal, neyi adil ve neyi mümkün göreceğiyle de ilgilidir.

Marx, insanların düşüncelerini belirleyen şeyin yalnızca bireysel iradeleri değil, içinde yaşadıkları maddi yaşam koşulları ve onun toplumsallığı olduğunu söyler. Bu bağlamdan bakınca, kültür de gökten düşmüş tarafsız bir alan olamaz. Müzik de tıpkı hukuk, eğitim ya da din gibi yaşadığı çağın üretim ilişkilerinden, toplumsallığından etkilenir. Hangi müziklerin desteklendiği, hangilerinin görünmez kılındığı ya da hangilerinin yasaklandığı hiçbir zaman yalnızca estetik tercihlerle açıklanamaz.

Gramsci'nin "hegemonya" kavramı tam da burada önem kazanıyor aslında. Bir sınıf yalnızca fabrikaları ya da devleti yöneterek egemen olmaz. İnsanların neyi doğal, neyi güzel ve neyi kaçınılmaz göreceğini de belirlemeye çalışarak ağırlık kurar. Hegemonya dediğimiz, yalnızca zor kullanmak değil; rıza üretmek, mecbur kılmak, seçeneksiz bırakmaktır. Müzik de bu rızanın üretildiği ya da kırıldığı en güçlü alanlardan biridir.

Örnek olarak, bir ulusal marşı düşünebiliriz, ulusal marşların kendi özellikleri gereği ritimleri ile, sözleri ile notaların konumlandırılışı ve akışı sebebiyle onu her duyduğumuzda belirli duyguların harekete geçmesi tesadüf değildir.

Bir reklam müziği de bu kapsamda örnek olabilir, bazen yıllar sonra bile birkaç notası zihnimizde çalmaya devam eder.

Bir işçi marşı ya da bir ağıt düşünelim, onlar yalnızca melodiden veya tınıdan ibaret olmaktan ziyade; ortak kültürün, ortak acının ve ortak umudun taşıyıcı ve hatırlatıcısıdır.

İnsan hafızası doğası gereği çoğu zaman kelimelerden önce sesleri hatırlar. Belki de bu yüzden iktidarlar müziği hiçbir zaman başıboş bırakmamıştır. Müziğin örgütleyici gücünün farkındadırlar belki de.
Dönelim bakalım tarihe, sarayların bestecileri vardı, kiliselerin ilahileri vardı, imparatorlukların mehterleri vardı, ulus devletin marşları vardı.

Kapitalizmin ise liste başı şarkıları, reklam müzikleri ve bugüne dönünce artık algoritmaları var.

Theodor Adorno'nun kültür endüstrisi kavramı, tam da bu dönüşümü anlamamıza yardımcı olur. Adorno'ya göre kapitalizm yalnızca malları değil, kültürü de seri üretimin mantığına tabi kılar. Şarkılar da zamanla yalnızca estetik eserler olmaktan çıkar; tüketilmek üzere tasarlanmış ürünlere dönüşür.

Dinleyici kendini özgürce seçim yapıyor sanırken, aslında benzer kalıpların sonsuz tekrarına maruz kalır.

Bugün cebimizde milyonlarca şarkıya ulaşabiliyoruz. Fakat gerçekten daha fazla mı müzik dinliyoruz yoksa daha fazla içerik mi tüketiyoruz? Algoritmalar bize neyi seveceğimizi, hangi ritimlerde daha uzun kalacağımızı ve hangi sanatçıların görünür olacağını belirliyor. Bir bakıma kültür endüstrisi artık yalnızca plak şirketlerinden ibaret değil; dijital platformların görünmez matematiği de onun yeni yüzü.

Ancak burada duraksamak haksızlık ve eksik bırakmak olur. Çünkü tarih yalnızca egemenlerin tarihi değildir. Adorno'nunkimi zaman karamsar bulunduğu nokta da budur. Kültürün bütünüyle metalaştığını söylemek, ezilenlerin yarattığı karşı kültürü görmeyi zorlaştırabilir. Oysa Gramsci'nin işaret ettiği gibi hegemonya hiçbir zaman tamamlanmış bir süreç değildir. Nerede egemen bir kültür varsa, orada ona itiraz eden bir kültür de vardır.

İşte bu yüzden kölelerin söylediği ezgiler, maden işçilerinin türküleri, anti-faşist marşlar, latin amerikanın halk şarkıları ya da anadolunun protest türküleri yalnızca müzik tarihi açısından değil, sınıf mücadelesinin tarihi açısından da önemlidir.

Çünkü onlar yalnızca yaşanmış olayları anlatmakla yetinmediler. İnsanları aynı safta yürümeye çağırdılar. Onlara cesaret verdiler, yas tuttular, umut taşıdılar. Ve bazen tek bir konuşmanın başaramayacağını birkaç dakikalık bir melodiyle başardılar.

Tarih boyunca müzik: İktidarın da direnişin de sesi

Tarih çoğu zaman kralların, generallerin ve devlet adamlarının isimleriyle anlatılır. Okullarda bize savaşların tarihleri ezberletilir; antlaşmalar, hanedanlar ve seçimler öğretilir. Oysa aynı tarihin başkaca bir yüzü daha vardır. Meydanlarda söylenen marşlar, köylerden yükselen ağıtlar, grev çadırlarında yankılanan türküler ve sürgün yollarında dilden dile dolaşan ezgiler de tarihin bir parçasıdır. Üstelik çoğu zaman, resmi tarihin unutturduğunu müzik hatırlar.

Walter Benjamin, tarihin her zaman galiplerin gözünden yazıldığını söyler. Bugün müzelerde gördüğümüz anıtlar, saraylar ve zafer hikayeleri kadar; kaybedenlerin, ezilenlerin ve susturulanların da bir tarihi vardır. Fakat onların tarihi çoğu zaman taşlara değil, hafızaya kazınmıştır. Hafızanın en güçlü taşıyıcılarından biri ise müziktir.
İnsanlık tarihinin en eski topluluklarından itibaren müzik, yalnızca estetik bir faaliyet olmadı. Antik Yunan'da müzik, yurttaş yetiştirmenin bir aracı olarak görülüyordu. Platon, müziğin değişmesinin devlet düzenini de değiştireceğini söylerken, aslında sesin siyasal gücü olduğunu kabul ediyordu. Egemenler bunun farkındaydı, çünkü insanların birlikte söylemeye başladığı bir ezgi, birlikte hareket etmelerinin de önünü açabilirdi.

Orta Çağ boyunca kilise müziği yalnızca dinsel bir ritüel değildi; aynı zamanda iktidarın kutsallığını yeniden üreten bir araçtı. Katedrallerde yükselen ilahiler, yalnızca Tanrı'ya değil, mevcut toplumsal düzene de itaat çağrısıydı. Fakat tarihin her döneminde olduğu gibi burada da başka sesler vardı. Köylü isyanlarının gezgin ozanların ve halk anlatılarının ezgileri resmi kültürün dışında başka bir dünyanın mümkün olduğunu fısıldıyordu.

1789 Fransız Devrimi'yle birlikte müzik ilk kez modern anlamda kitlesel bir siyasal karakter kazandı. La Marseillaise, yalnızca bir marş değildi; monarşiye karşı ayağa kalkan halkın ortak nefesiydi. Şarkı, devrimin ardından Fransa'nın sınırlarını aştı ve Avrupa'nın dört bir yanındaki özgürlük hareketlerine ilham verdi. Burada önemli olan melodinin güzelliği değildi. Önemli olan, binlerce insanın aynı sözleri söyleyerek kendisini aynı mücadelenin parçası hissetmesiydi.

Bu durum 19. yüzyılda işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışıyla yeni bir anlam kazandı. Sanayi Devrimi yalnızca fabrikaları ve makineleri üretmedi; aynı zamanda ortak acıları, ortak öfkeleri ve ortak umutları da üretti. Bu ortaklığın sesi de enternasyoneloldu. Bugün hala dünyanın tüm ülkelerinde farklı dillerde söylenen bu marşın gücü, yalnızca melodisinden değil, taşıdığı sınıfsal bilinçten gelir. Çünkü enternasyonal bir ulusu değil bir sınıfı tarif ediyordu. Tarihte belki de ilk kez milyonlarca insan, birbirini hiç tanımadığı halde aynı şarkıyı söyleyerek ortak bir kimlik kuruyordu.

20. yüzyıl müziğin siyasal gücünü daha da görünür kıldı. Ekim Devrimi sonrasında sanatın nasıl bir toplum kuracağı tartışması yalnızca ressamların ya da bestecilerin meselesi değildi; devrimin kendisinin meselesiydi. Devrim, yalnızca üretim ilişkilerini değil, kültürel hayatı da dönüştürmek istiyordu. Bu dönemde bestecilerden korolara kadar pek çok sanatçı, yeni toplumun sesini arıyordu. Müziğin toplumsal dönüşümde oynadığı rol artık inkar edilemezdi.

Aynı yıllarda İspanya İç Savaşı'nda anti-faşist cephe yalnızca silahlarla savaşmıyordu. Şarkılar da cephedeydi.

İtalya’da durum farklı değildi. Bugün dünyanın birçok yerinde söylenen Bella Ciao öncelerde köklerini Kuzey İtalya’nın pirinç tarlalarında ağır sömürü koşullarında çalışan Mondine kadınlarının emek türkülerinden alan, II. Dünya Savaşı yıllarında ise faşizme ve Nazi işgaline karşı savaşan İtalyan partizanlarının direniş marşına dönüşen bir halk şarkısı olup yıllar içinde faşizme karşı mücadelenin evrensel sembollerinden biri haline geldi.

Latin Amerika'da ise Victor Jara'nın gitarı, bir enstrümandan çok daha fazlasıydı. O halkın belleğini taşıyan bir araçtı. Pinochet diktatörlüğünün onu susturmak istemesi tesadüf değildi. Çünkü diktatörlükler, yalnızca yaşayan insanlardan değil; onların hafızasından da korkar. Bir halkın hafızasını silmenin yollarından biri de onun şarkılarını susturmaktır.

Şilili müzisyen Víctor Jara, Nueva Canción hareketinin en önemli isimlerinden biriydi. 1973 darbesinin ardından tutuklanan Jara, Santiago’daki Estadio Chile’de işkenceyle öldürüldü.



Türkiye’nin yakın tarihi bu açıdan farklı değildir.

Nazım Hikmet’in, Ahmet Telli’nin, Ahmet Arif’in Sabahattin Ali’nin ve daha nicelerinin dizeleri bestelenirken işçi sınıfının sesi müzikle yankılanıyordu. Ruhi Su Anadolu'nun türkülerini ezgilerini yeniden yorumlarken memleketimizin değerlerini canlandırıyor, Cem Karaca fabrikaların kapısından içeri giren işçilerin dilini rock müzikle buluşturuyordu. Selda Bağcan'ın sesi yalnızca bir yorumcunun sesi değildi; yoksulluğun, göçün ve eşitsizliğin yankısıydı. 80 sonrasında ise Grup Yorum, müziği yalnızca bir ifade biçimi değil, doğrudan siyasal mücadelenin bir parçası olarak ele aldı. Meydanlarda, grev alanlarında, anmalara ve dayanışma gecelerinde söylenen şarkılar, dinleyicisini pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp kolektif bir özneye dönüştürmeyi amaçlıyordu. Bu nedenle 12 Eylül sonrasının baskı ikliminde konser yasaklarından albüm toplatmalarına, gözaltılardan,tutuklamalara kadar uzanan müdahaleler yalnızca sanatçılara yönelik değildi; müziğin taşıdığı toplumsal hafızaya yönelikti.

 

İtirazın yeni dili: Rock ve 60'lar 70'ler

"Generals gathered in their masses…" (Generaller kitleler halinde toplandı…)
---Black Sabbath, War Pigs (1970)

Belki de hiçbir müzik türü, doğduğu dönemin ruhunu rockmüzik kadar güçlü taşıyamadı. Rock müzik, yalnızca gitarın yükseldiği ya da davulların sertleştiği yeni bir müzik anlayış değildi. O, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünya düzenine karşı büyüyen kuşağın sesiydi. Refah toplumunun parıltılı vitrinlerinin arkasında Vietnam'da süren savaş, Latin Amerika'da desteklenen darbeler, ABD'de ırk ayrımcılığı ve Avrupa'da yükselen öğrenci hareketleri vardı. Düzen, kendisini "özgür dünya" olarak tanımlıyordu; fakat bu özgürlüğün sınırları sermayenin çıkarlarıyla çiziliyordu.

1960'ların gençliği tam da bu çelişkinin içinde büyüdü.

Babalarının kuşağı savaş kazanmıştı, onların kuşağı ise savaşın neden hiç bitmediğini sorguluyordu.
Müzik, bu sorgulamanın en güçlü ifade biçimlerinden biri haline geldi.

Blues'un acısını, folk'un anlatıcılığını ve cazın özgür doğasını miras alan rock, artık yalnızca eğlenmiyor; dünyaya dair söz söylüyordu. Bir konser, yalnızca müzikal bir etkinlik olmaktan çıkıyor, aynı zamanda ortak bir politik duyarlılığın buluşma alanına dönüşüyordu. Woodstock'ın hafızalarda yer etmesinin nedeni yalnızca yüz binlerce insanı bir araya getirmesi değildi; savaşın, otoritenin ve tüketim kültürünün karşısında başka yaşam fikrini görünür kılmasıydı.

"How many roads must a man walk down…" (Bir insan kaç yoldan geçmeli…)
---Bob Dylan, Blowin'in the Wind (1963)

Bob Dylan'ın sorduğu soruların kesin cevapları yoktu.

Belki de zaten amacı cevap vermek değildi.

Çünkü bazı dönemlerde sanatın görevi çözüm üretmekten önce, toplumun artık görmezden gelemediği soruları dillendirmektir.

Dylan, protest folk geleneğini yalnızca Amerikan siyasetine değil, insanlığın vicdanına yöneltti. Irkçılığı, savaşı ve adaletsizliği anlatırken slogan atmıyordu; dinleyiciyi düşünmeye zorluyordu. Aynı yıllarda Joan Baez'in sesi Vietnam karşıtı hareketlerin meydanlarında yankılanıyor, Nina Simone Mississippi Goddam ile siyahların maruz kaldığı şiddeti bütün ülkenin yüzüne vuruyordu.

Bob Dylan, 28 Ağustos 1963’te Washington’daki İş ve Özgürlük Yürüyüşü’nde Lincoln Anıtı önünde sahnede. Dylan’ın protest folk geleneği, 1960’ların savaş karşıtı ve yurttaşlık hakları hareketleriyle iç içe gelişti.



Rock'ın yükselişi yalnızca beyaz orta sınıf gençliğinin hikayesi değildi. Onun köklerinde, pamuk tarlalarından yükselen blues vardı.

Kiliselerde söylenen gospel vardı.

Emek, yoksulluk ve ayrımcılıkla yoğrulmuş siyah müziğinin mirası vardı. Kapitalizm, bu mirası ticarileştirdi belki; ama aynı miras, sisteme yönelen en güçlü eleştirilerden bazılarını da besledi.

"Some folks are born made to wave the flag…" (Bazı insanlar bayrak sallamak için doğar…)
---Creedence Clearwater Revival, Fortunate Son
(1969)

Vietnam Savaşı, rock müziğin politikleşmesinde belirleyici kırılmalardan biri oldu.

Savaşa gönderilenler çoğunlukla işçi sınıfının çocuklarıydı. Kararı verenler ise Washington'daki siyasetçilerdi. Creedence Clearwater Revival'ın Fortunate Son'u tam da bu sınıfsal eşitsizliği hedef alıyordu. Vatanseverlik söylemiyle cepheye sürülen gençler ile savaşı uzaktan yöneten ayrıcalıklı sınıflar arasındaki uçurum, birkaç dakikalık bir şarkıda görünür hale geliyordu.

Rock müziğin itirazı yalnızca savaşa değildi, tüketimeydi, otoriteyeydi, yabancılaşmayaydı. Modern insanın giderek yalnızlaşmasına ve metalaşmasına dairdi.

Bu nedenle 1970'lere gelindiğinde rock, kendi içinde de farklı yönlere ayrılmaya başladı. Kimi gruplar doğrudan doğrudanpolitik sözler yazıyor, kimileri ise modern toplumun çelişkilerini semboller ve uzun anlatılar üzerinden ele alıyordu.

Pink Floyd tam bu noktada ortaya çıktı, onları diğer pek çoğundan ayıran, slogan atmadan eleştiri yapabilmeleriydi. Eğer Bob Dylan dönemin vicdanıysa, Pink Floyd belki de dönemin bilinçaltıydı. Money, paranın insan ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü; Us and Them, savaşın anlamsızlığını; Animals, rekabet üzerine kurulu toplumun karakterlerini; Wish You Were Here ise müzik endüstrisinin sanatçıyı nasıl bir metaya dönüştürebildiğini sorguluyordu. Pink Floyd'un yaptığı şey, siyaseti doğrudan anlatmak değil; kapitalist toplumun insan ruhunda bıraktığı izleri müziğe çevirmekti. 1970'lerde gelişen bu politik damar,1980'lere gelindiğinde de bütünüyle kaybolmadı. Pink Floyd'un The Final Cut albümü, bu geleneğin en çarpıcı devam örneklerinden biriydi. Final Cut, savaşın yalnızca cephede yaşanan bir yıkım olmadığını, aynı zamanda devletlerin sıradan insanların hayatlarını kendi çıkarları uğruna nasıl feda ettiğini anlatıyordu. Roger Waters'ın babasını 2. dünya savaşında kaybetmiş olması albüme kişisel bir ağırlık kazandırsa da eser yalnızca bireysel yasın değil militarizmin ve emperyalist siyasetin sert bir eleştirisine dönüşüyordu.

Ancak Pink Floyd tek başına değildi.

Jethro Tull din ile ikiyüzlülük arasındaki ilişkiyi sorguluyor, King Crimson modern dünyanın parçalanmışlığını müzikal yapısına taşıyor, Black Sabbath savaşın ve nükleer tehdidin yarattığı korkuyu ağır riff'lerle anlatıyordu. Farklı estetiklere sahip bu grupların ortak bir özelliği vardı: Yaşadıkları dünyayı olduğu gibi kabul etmiyorlardı. Belki de rock'ın asıl politikliğitam burada yatıyordu. Bir parti programı değildi yazdığı, bir manifestoya da dönüşmüyordu ama insanlara içinde yaşadıkları düzenin değiştirilemez olmadığını hissettiriyordu. Ve bunu yalnızca sözlerle değil, sesin kendisiyle yapıyordu. Bugünden geriye baktığımızda, 60'lar ve 70'ler çoğu zaman rock'ın "altın çağı" olarak anılıyor. Oysa bu dönem yalnızca müzikal yaratıcılığın zirvesi olduğu için değil; toplumsal muhalefetin de en güçlü olduğu yıllar olduğu için özeldi. Sanat, cesaretini piyasadan değil, sokaktan alıyordu. Grevlerin, üniversite işgallerinin, anti-emperyalist hareketlerin ve özgürlük mücadelelerinin yükseldiği bir dönemde müzik de aynı tarihsel iklimden besleniyordu.

Black Sabbath, 1970. Aynı yıl yayımlanan “War Pigs”, savaş kararlarını alan siyasal ve askerî elitleri hedef alan rock tarihinin en güçlü savaş karşıtı parçalarından biri oldu.



Belki de bugün dönüp sormamız gereken soru şudur: Rockneden değişti?

Yoksa asıl değişen rock değil, onu mümkün kılan tarihsel koşullar mıydı?

Çünkü müziğin sesi hiçbir zaman yaşadığı çağdan bağımsız çıkmadı. 1960'ların rock'ını yaratan yalnızca iyi müzisyenler değildi. O sesi yaratan, dünyayı değiştirebileceğine inanan milyonlarca insandı.

Bugün neden sessizlik hakim? 

60'ların ve 70'lerin ardından geriye dönüp baktığımızda insanın aklına ister istemez, aynı soru geliyor:
Bugün neden benzer ölçekte itirazlar duymuyoruz?

Dünya daha mı adil?

Savaşlar mı bitti?

İşçi sınıfı artık sömürülmüyor mu?

Emperyalizm tarihe mi karıştı?

Aslında hiçbiri. Bunu her uyandığımız gün, işe giderken, toplu taşımada, okulda, evde, sokakta, haberlerde görüyoruz yaşıyoruz.

İçinde yaşadığımız çağ belki de eşitsizliklerin en görünür olduğu dönemlerden biri. Bir avuç şirketin serveti milyarlarca insanın emeği üzerine yükselirken; savaşlar sürüyor, milyonlarca insan yerinden ediliyor, gençler geleceksizlikle ve borçla yaşamaya zorlanıyor. Fakat bütün bu tabloya rağmen müzikte, sinemada ya da popüler kültürde geçmiş dönemlere kıyasla daha cılız bir itirazla karşılaşıyoruz.

Bu sessizlik tesadüf değildir.

Çünkü kapitalizm yalnızca üretim biçimini değiştirmedi, itirazların dolaşıma biçimlerini de değiştirdi. Theodor Adornove Max Horkheimer'in yıllar önce "kültür endüstrisi" adını verdiği olgu, aslında bugün hiç olmadığı kadar görünür durumda. Onlara göre kapitalizm, kültürü bireyin kendisini ifade ettiği özgür bir alan olmaktan çıkarıp seri üretimin bir parçasına dönüştürür. Sanat, tıpkı diğer metalar gibi standartlaşır; farklıymış gibi görünen ürünler aynı piyasa mantığı içinde yeniden üretilir.

Bugün bu tespit yalnızca plak şirketleri için değil, dijital platformlar için de geçerlidir. Spotify, YouTube, TikTok ya da Instagram yalnızca müziğin dolaşıma girdiği araçlar değildir. Aynı zamanda hangi müziğin görünür olacağına karar veren yeni kapı bekçileridir. Eskiden bir albümün kaderini yapımcılar belirliyordu. Bugün ise algoritmalar belirliyor. Elbette dijital platformlar müziğe erişimi kolaylaştırdı. Bağımsız müzisyenler de eserlerini yayımlayabiliyor. Bu önemli bir imkan, ancak aynı platformlar, görünürlüğü büyük ölçüde izlenme süresi, etkileşim ve reklam ekonomisi üzerinden şekillendiriyor. Böylece müziğin dolaşımı, kamusal yarardan çok piyasa ölçütleriyle belirleniyor. Artık şarkılar yalnızca dinlenmiyor, veriye dönüşüyor. Bir sanat eserinin değeri çoğu zaman kişiyi düşündürdüğüyle değil, kaç saniye dinlenildiği ile ölçülüyor. Algoritmalar bizleri tanıdığını iddia ediyor. Oysa çoğu zaman yalnızca bizi platformda daha uzun süre tutacak içerikleri önümüze getiriyor. Müzik de bu döngünün içinde giderek hızlanan bir tüketime dönüşüyor. Bir şarkının ömrü bazen birkaç haftayla sınırlı kalıyor. Yerini hemen yenisi alıyor, hatırlamak güçleşiyor, derinleşmek zorlaşıyor. Çünkü düzen, düşünmeye ayrılan zamanı değil adeta sürekli tüketime ayrılan zamanı ödüllendiriyor. Belki de daha dikkat çekici olan ise başka bir dönüşüm. Kapitalizm artık yalnızca ona çıkan itirazları bastırmıyor, o itirazları satıyor. Bir zamanlar sisteme yöneltilen eleştiriler, bugün reklam kampanyalarının estetik malzemesine dönüşebiliyor. Asi görünmek, farklı görünmek, "kuralları yıkmak" bile pazarlanabilir bir "kimlik" haline geliyor. Devrim çağrısı değil belki fakat devrim estetiği; direniş değil ama direnişin görsel dili; itirazın kendisi değil ama itirazın imajı tüketim kültürünün bir parçası haline getiriliyor.
Bu yüzden bugün birçok büyük şirket, "özgünlük", "özgürlük", "başkaldırı" ya da "kendin ol" sloganlarıyla pazarlama yapabiliyor. Kapitalizm, kendisine yönelen eleştiriyi bile metalaştıracak kadar esnek ve kar gelişkinliğini sürdürmekten başkaca bir arzusu olmayan bir sistem olduğunu defalarca gösterdi.

Bu durum, gerçek itirazın imkansız olduğu anlamına gelmez ama itirazın artık yalnızca sansürle değil, görünmezleştirme ve metalaştırma yoluyla da etkisizleştirilmeye çalışıldığını gösterir. Tam da bu noktada Gramsci'nin hegemonya kavramı yeniden akıllara geliyor. Egemenlik yalnızca zor aygıtlarıyla kurulmaz, insanların neyi doğal neyi kaçınılmaz ve neyi arzu edilir bulacağını belirleyen kültürel süreçlerle de yeniden üretilir. Bugün dijital platformlar bu kültürel üretimin en etkili araçlarından biri haline gelmiştir. İnsanların neyi dinleyeceği, neyi konuşacağı ve neyi unutacağı daha fazla algoritmik akışlar tarafından şekillendirilmektedir. Ancak tarih bize başka bir şeyi de öğretir. Hiçbir hegemonya sonsuz değildir.

Yeniden hatırlamakta ve unutmamakta fayda var, 19. yüzyılın işçi marşları da piyasasının içinden doğmadı, Victor Jara'nın gitarı da satış listelerini hedefleyerek çalmadı. Ruhi Su'nun türkülerini yaşatan reklam bütçeleri değildi. Grup Yorum'u milyonlara ulaştıran da algoritmalar olmadı. Bu eserleri yaşatan şey, onları üreten sanatçılar kadar onları sahiplenen toplumsal hareketlerdi. Çünkü sanat tek başına tarih yazmaz faka tarihin yön değiştirdiği dönemlerde onun en güçlü seslerinden olur.

Kültür endüstrisinin, dijital platformların ve tüketim mantığının belirlediği bir dünyada müzik giderek daha hızlı tüketilen bir içeriğe dönüşürken; kolektif hafızayı, ortak mücadeleyi ve sınıfsal dayanışmayı taşıyan eserlerin görünürlüğünü de daralıyor. Yine de tarih, umudun yalnızca iyimserlikten değil, mücadeleden doğduğunu gösteriyor, müzik hiçbir zaman tek başına dünyayı değiştirmedi ama dünyayı değiştirmek isteyen insanlar, neredeyse hiçbir zaman müziksiz yürümedi.

Belki de bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey, yalnızca yeni şarkılar değil; o şarkıları anlamlı kılacak yeni bir toplumsal ufuk, örgütlü bir toplumdur.

Çünkü müzik en güçlü olduğu anlarda yalnızca kulağa değil, tarihe seslenir ve tarih bize defalarca göstermiştir ki bir halk yeniden ayağa kalktığında önce sessizlik bozulur; ardından o sessizliğin içinden yeni ezgiler yükselmeye başlar.


soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.