Sayfa yolu
Suudi sermayesi Türkiye'de ne arıyor?
Canan Işık
Yayın Tarihi: 05.02.2026 , 15:51
Güneş her yerde doğar ama sermaye yalnızca en az direnç gördüğü coğrafyalara iner…
Basına yansıyan “Suudi Arabistan ile Türkiye arasında 2 milyar dolarlık güneş enerjisi anlaşması imzalandı” haberi, ilk bakışta Türkiye’nin yenilenebilir enerji kapasitesini artıran olumlu bir gelişme olarak okunabilir. Ancak bu tür haberler, biraz durup mekâna, toprağa ve coğrafyaya bakan bir gözle yeniden düşünüldüğünde, farklı soruları da beraberinde getirir.
Peyzaj mimarlığı lisansına sahip biri olarak bu haberi okuduğumda aklıma gelen ilk soru şuydu: Güneşlenme potansiyeli bakımından dünyanın en avantajlı coğrafyalarından biri olan Suudi Arabistan varken, bu yatırım neden Türkiye’de gerçekleştirilmektedir?
Bu nedenle güneş enerjisi yatırımlarını yalnızca iklim verileri üzerinden değil, toprak rejimi, emek ilişkileri ve kamusal denetim düzeyi üzerinden okumak, daha açıklayıcı bir çerçeve sunar. Mesele; "güneş nerede daha çok?” değil, “sermaye güneşi nerede daha ucuza ve daha az dirençle toplayabiliyor?" olduğudur. Bu sebeple de; güneş enerjisi yatırımlarının yönünü güneşlenme süresi değil de toprak rejimi, emek maliyeti ve kamusal denetimsizliğin belirlediği son yıllarda tartışmayı aslında iklimden çok politik iktisada doğru bakmamız daha doğru olacaktır.
Suudi Arabistan güneş enerjisini kendi ülkesinde değil Türkiye’de kuruyorsa, bunun nedeni güneşin burada daha bol olması değil, toprağın daha kolay tahsis edilmesi, emeğin daha ucuz, çevresel itirazların daha zayıf ve kamusal denetimin daha esnek olmasıdır.
Yer seçimi ve ekolojik kayıp üzerinden ve coğrafyanın yol göstericiliğinde biçimlenmesi gereken peyzaj alanları perspektifiyle baktığımızda: Güneş enerjisi yatırımları, güneşin en güçlü olduğu coğrafyalara değil, tarım topraklarının, meraların ve kamusal arazilerin en kolay gözden çıkarılabildiği coğrafyalara yöneldiği görülmektedir. Burada ihraç edilen enerji teknolojisi değil ekolojik risk, mekânsal tahribat ve yerel emek üzerindeki baskıyı göremiyor olmak için kör olmak lazım.
Güneş panellerinin “yenilenebilir enerji “adı altında masum gözükür ancak yer seçimi ile ekolojik kayıplara neden olabilecek, bu tür yatırımlar güneşi değil, Türkiye’nin emeğini, toprağını ve coğrafyasını küresel enerji zincirine ucuz bir ara yüz olarak konumlandıracaktır. Bu durum, meseleyi emperyalizm demeden emperyalizm diye anlatır zaten.
Güneş her yerde doğar
Ancak güneşin doğması ile güneşten kimin, nerede ve hangi bedellerle enerji üretebildiği aynı şey değildir. Enerji yatırımlarını belirleyen şey, doğanın sunduğu potansiyel değil, bu potansiyelin hangi politik, ekonomik ve sınıfsal koşullar altında sermayeye açıldığıdır.
Suudi Arabistan ile Türkiye arasında imzalandığı kamuoyuna yansıyan yaklaşık 2 milyar dolarlık güneş enerjisi yatırımı anlaşması, bu nedenle yalnızca bir enerji yatırımı olarak okunamaz. Bu anlaşma, güncel bir ekonomik gelişmeden çok daha fazlasını; coğrafyanın sermaye tarafından nasıl okunduğunu ve seçildiğini görünür kılan bir vaka sunmaktadır.
Güneşlenme süresi bakımından dünyanın en avantajlı coğrafyalarından biri olan Suudi Arabistan’ın, güneş enerjisi yatırımlarını kendi ülkesinde değil de Türkiye’de gerçekleştirmesi, teknik gerekçelerle açıklanabilecek bir durum değildir. Burada belirleyici olan, güneşin miktarı değil; toprağın, emeğin ve kamusal denetimin nasıl düzenlendiğidir.
Suudiler neden Türkiye'de?
3 Şubat 2026 tarihi itibariyle kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, Suudi Arabistan ile Türkiye arasında yaklaşık 2 milyar dolar bütçe ile imzalanan güneş enerjisi yatırımı anlaşması, ilk bakışta Türkiye’nin yenilenebilir enerji kapasitesinin artışı olarak değerlendirilebilir. Ancak mesleki bilgi birikimimizle birlikte son çeyrek asırdır iktidarda olan AKP’nin coğrafya–politik iktisat hattı üzerinden bakıldığında, AKP iktidarı döneminde Türkiye’de enerji politikaları, özellikle “yenilenebilir enerji” başlığı altında, kalkınma, yerlilik ve çevre duyarlılığı söylemleriyle meşrulaştırılmıştır.
Ancak emeğin Cumhuriyeti politik iktisat perspektifinden bakıldığında bu süreç, bir enerji dönüşümünden ziyade sermaye birikim rejiminin coğrafya üzerinden genişlemesi olarak okunmalıdır.
Suudi Arabistan, dünyanın en yüksek güneşlenme potansiyeline sahip ülkelerinden biridir. Buna rağmen yatırımın Türkiye’ye yönelmesi, enerji yatırımlarında belirleyici olanın doğal potansiyel değil, coğrafyanın politik ve ekonomik olarak nasıl düzenlendiği olduğunu göstermektedir. Türkiye, bu bağlamda, tarım arazilerinin, meraların ve kamu topraklarının enerji yatırımlarına görece daha kolay tahsis edilebildiği, çevresel etki değerlendirme süreçlerinin esnetilebildiği, yerel itiraz mekanizmalarının sınırlı kaldığı bir yatırım coğrafyası olarak konumlanmaktadır.
Bu durum, güneş enerjisi yatırımlarının “yenilenebilir” niteliğini otomatik olarak ekolojik kılmaz. Aksine, yanlış yer seçimi, verimli tarım topraklarının üretim dışı kalmasına, kırsal emeğin yerinden edilmesine ve geri dönüşü zor ekolojik kayıplara yol açabilmektedir. GES yatırımları, bu yönüyle yalnızca enerji üretim alanları değil; coğrafyada yeni bir el koyma biçiminin mekânsal araçları hâline gelmektedir.
Kamucu perspektifinden bakıldığında, bu yatırım modeli, coğrafyanın sunduğu potansiyellerle uyumlu, küçük ölçekli ve yerel ihtiyaçlara dayalı bir enerji politikasından ziyade, sermaye için en az direnç gösteren mekânların tercih edildiğini ortaya koymaktadır. Burada ihraç edilen şey enerji teknolojisi değil, ekolojik risk, mekânsal tahribat ve yerel emek üzerindeki baskıdır.
AKP dönemi, Körfez sermayesi ve coğrafyanın ucuzlatılması
Suudi Arabistan’ın güneş enerjisi yatırımlarını Türkiye’de gerçekleştirmesi, teknik bir tercih değil, bölgesel sermaye hareketlerinin politik bir sonucudur. Güneşin Suudi Arabistan’da daha bol, daha kesintisiz ve daha yüksek verimle parladığı gerçeği ortadayken, yatırımın Türkiye’ye yönelmesi, doğanın değil, rejimlerin karşılaştırmasıdır. Bu tercih, Suudi sermayesinin Türkiye’yi bir enerji ortağı olarak değil; ucuz coğrafya, düşük dirençli mekân ve denetimsiz alan olarak okuduğunu göstermektedir.
Suudi sermayesi ne arıyor?
Suudi Arabistan açısından mesele enerji üretmek değildir. Mesele: sermayeyi dışarıda değerlendirecek güvenli alanlar bulmak, toprak rejimi gevşek, kamusal denetimi zayıf, yerel direnci bastırılabilir ülkelerde uzun vadeli arazi hâkimiyeti kurmak, enerji üzerinden coğrafi nüfuz alanı yaratmaktır.
Türkiye, AKP dönemi boyunca tam olarak bu ihtiyaçlara cevap verecek biçimde yeniden düzenlenmiştir.
Toprak, artık kamu yararıyla değil, yatırım dostu mevzuatla tanımlanmaktadır. Tarım alanları, meralar, orman vasıflı araziler; Cumhurbaşkanlığı kararlarıyla hızla tahsis edilebilir hâle getirilmiştir. ÇED süreçleri bir formaliteye indirgenmiş, yerel itiraz mekanizmaları etkisizleştirilmiş, yargı yolları fiilen kapatılmıştır.
Bu koşullar altında Türkiye, Körfez sermayesi için yalnızca “yatırım yapılabilir” değil, direnç üretmeyen bir coğrafya hâline getirilmiştir.
AKP iktidarı boyunca uygulanan enerji ve yatırım politikaları, Türkiye coğrafyasını kademeli olarak ucuz bir üretim alanına dönüştürmüştür. Bu ucuzlama yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda hukuki, ekolojik ve toplumsal bir ucuzlamadır.
Hukuk, yatırımın önünde engel olmaktan çıkarılmış, ekoloji, “katlanılabilir zarar” söylemiyle pazarlık konusu yapılmış, yerel halk, “kalkınma karşıtı” ilan edilerek siyasal meşruiyetten dışlanmıştır. Bu bağlamda yenilenebilir enerji yatırımları, AKP döneminde bir çevre politikası değil; coğrafya yönetim aracıdır.
AKP, yenilenebilir enerji söylemini ikili bir işlevle kullanmaktadır:
- Uluslararası alanda “yeşil dönüşüm” söylemiyle meşruiyet üretmek,
- İçeride büyük ölçekli arazi tahsislerini ve kamusal varlık transferlerini görünmez kılmak.
Bu nedenle GES yatırımları, halkın enerji ihtiyacını karşılamak için değil; sermayenin mekânsal hareketini kolaylaştırmak için planlanmaktadır. Enerji üretimi merkeziyetçidir, mülkiyet özel ellerdedir, kâr transferi yurt dışına açıktır. Buna karşılık ekolojik tahribat, gıda güvensizliği ve kırsal yoksullaşma yerelde bırakılmaktadır.
Bu yatırımın asıl zemini, iki ülke arasındaki enerji potansiyeli değil, rejim uyumudur.
Otoriter yönetimler, şeffaflık üretmez, hız üretir. Kamusal denetim üretmez, karar üretir. Suudi sermayesinin Türkiye’yi tercih etmesi, bu nedenle bir güven ilişkisinden çok, bir yönetim benzerliğinin sonucudur.
Sermaye, demokratik coğrafyaları değil, itirazın bastırılabildiği alanları sever.
Coğrafya, enerji politikaları açısından nötr bir yüzey değildir.
Toprak, su, rüzgâr ve güneş, yalnızca doğal varlıklar değil, aynı zamanda mülkiyet ilişkileri, üretim biçimleri ve devlet politikaları tarafından şekillenen politik alanlardır. Bu nedenle enerji yatırımları, doğayla kurulan teknik bir ilişki değil; coğrafyanın politik iktisadı üzerinden kurulan bir iktidar ilişkisidir.
Türkiye’de enerji yatırımlarının yöneldiği coğrafyalara bakıldığında, ortak bir desen açıkça görülür. Tarımsal üretimin görece zayıflatıldığı, kırsal emeğin örgütsüz olduğu, arazi tahsis süreçlerinin merkezi kararlarla hızla aşılabildiği ve çevresel denetimin sınırlı kaldığı alanlar. Bu durum, yer seçiminin bilimsel değil; siyasal ve sınıfsal bir tercih olduğunu göstermektedir.
Yer seçimi ve sermayenin coğrafyayı okuma biçimi
Enerji yatırımlarında yer seçimi, çoğu zaman teknik zorunluluklar üzerinden meşrulaştırılır. Oysa sahadaki gerçeklik, yer seçiminin enerji verimliliğinden çok, toprak rejimiyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Tarım arazilerinin, meraların ve kamusal alanların enerji projelerine görece kolay tahsis edilebildiği ülkelerde, yenilenebilir enerji yatırımları hızla yayılmaktadır.
Toprak, burada ekolojik ya da üretim değeriyle değil, sermaye için ne kadar hızlı ve düşük maliyetle erişilebilir olduğu üzerinden anlam kazanır. Bu nedenle güneş enerjisi yatırımları, güneşin en güçlü olduğu alanlara değil; toprağın en kolay gözden çıkarılabildiği coğrafyalara yönelmektedir.
Bu yer seçimi pratiği, coğrafyada yeni bir el koyma biçimi yaratır. GES alanları, yalnızca enerji üreten tesisler değil; tarımın, kırsal yaşamın ve yerel üretim ilişkilerinin tasfiyesinin mekânsal araçları hâline gelir.
Enerji dönüşümünün görünmeyen bedeli: Emek
Yenilenebilir enerji yatırımları çoğu zaman istihdam ve kalkınma söylemleriyle sunulur. Ancak bu söylem, emeğin yaşadığı dönüşümü görünmez kılar. Tarım topraklarının enerji alanlarına dönüştürülmesi, kırsal emeği üretici konumundan çıkararak ya işsizliğe ya da geçici, güvencesiz işlere mahkûm eder. GES, RES ve HES yatırımları, tarımsal emeğin sürekliliğini bozar, toprağa dayalı üretim bilgisini değersizleştirir ve kırsal yaşamı çözündürür. Bu süreçte kaybedilen yalnızca iş değildir. Kaybedilen, toprakla kurulan tarihsel emek ilişkisidir.
Enerji üretimi, böylece yalnızca doğayı değil;, emek süreçlerini de yeniden düzenleyen bir araç hâline gelir.
GES yatırımları “temiz” ve “yenilenebilir” olarak sunulsa da, bu yatırımların ekolojik maliyetleri çoğu zaman enerji hesaplarının dışında tutulur. Toprak sıkışması, biyolojik çeşitlilik kaybı, mikroiklim değişimleri ve tarım topraklarının geri dönüşsüz biçimde üretim dışı kalması; piyasa mantığı içinde görünmezleştirilir. Bu durum, kapitalist üretim ilişkilerinin temel karakteristiğini yansıtır: kâr merkezde, doğa ve emek çevrede konumlanır.
ÇED süreçleriyle minimize edilmiş gibi gösterilen bu kayıplar, uzun vadede toplumun ve coğrafyanın üzerine bırakılır. Yenilenebilir enerji söylemi, bu dışsallaştırmayı meşrulaştıran ideolojik bir perde işlevi görür.
Başka bir düzlemden de bakıldığında; GES yatırımları geniş arazi gerektirir. Bu nedenle Türkiye’de pek çok projede verimli tarım toprakları doğrudan enerji üretimine ayrılmakta ya da tarım ve enerji arasında ciddi kullanım çatışmaları ortaya çıkmaktadır. Bu çatışma, yalnızca mekânsal değil; gıda güvenliği ve tarımsal sürdürülebilirlik açısından da yapısal bir risk yaratmaktadır. Tarım topraklarının enerji yatırımlarına açılması, ulusal gıda üretim kapasitesini zayıflatır ve yerel üretim dinamiklerini kırılgan hâle getirir.

Burada mesele enerjiye karşı olmak değil, enerjinin hangi coğrafyada, hangi ölçekle ve hangi bedellerle üretildiğidir.
Tarım ve enerji üretimini aynı alanda birleştirme potansiyeli taşır. Ancak mevcut mülkiyet ve üretim ilişkileri değişmeden, bu model de sermayenin yeni birikim araçlarından biri hâline gelebilir. Dolayısıyla mesele teknik entegrasyon değil; kamusal mülkiyet, yerel üretici denetimi ve gıda güvenliğini önceleyen bir planlama anlayışıdır. Aksi hâlde agrivoltaik, tarım topraklarının enerji piyasasına entegrasyonunun yeni bir biçimi olmaktan öteye geçemez.
Yenilenebilir enerji, kamusallaşmadıkça masum değildir
Türkiye’de GES, RES ve HES yatırımları; doğayla uyumlu bir enerji dönüşümünden çok, coğrafyanın sermaye lehine yeniden düzenlenmesinin araçları hâline gelmiştir. Dağlar, vadiler, nehirler ve ovalar; enerji potansiyeli adı altında sermayeye açılmıştır.
Sorun güneşte, rüzgârda ya da suda değildir.
Sorun, bunların kimin için, hangi coğrafyada ve hangi bedellerle kullanıldığıdır.
Emekçilerin cumhuriyetinde sanayi ve enerji politikası, coğrafyayı feda eden değil; coğrafyanın sınırlarını ve taşıma kapasitesini esas alan bir kamusal planlama anlayışıyla yeniden kurulmak zorundadır. Çünkü coğrafya, yalnızca analiz edilen bir veri değil toplumsal, ekolojik ve sınıfsal kararların pusulasıdır.
Coğrafyaya ihanet tesadüf değil politik bir tercihtir
AKP’nin son çeyrek asırda uyguladığı enerji politikaları, Türkiye coğrafyasını kamusal bir varlık olarak değil; sermaye birikiminin hammaddesi olarak ele almıştır. GES, RES ve HES yatırımları, doğayı, emeği ve yaşamı koruyan bir enerji rejimi değil; coğrafyaya yönelik sistematik bir el koyma sürecinin parçalarıdır.

Sorun rüzgârda, güneşte ya da suda değil; sorun bunların kimin için, hangi coğrafyada ve hangi bedellerle kullanıldığıdır.
Emekçilerin cumhuriyetinde enerji politikası, ancak coğrafyanın yeniden kamulaştırılması, yer seçiminin bilimsel ve toplumsal ölçütlerle yapılması ve emeğin merkeze alınmasıyla mümkün olabilir.
Coğrafya bir veri değil, yol göstericidir
Coğrafya, enerji politikaları açısından nötr bir yüzey değildir. Toprak, su, rüzgâr ve güneş, yalnızca doğal varlıklar değil, aynı zamanda mülkiyet ilişkileri, üretim biçimleri ve devlet politikaları tarafından şekillenen politik alanlardır.
Bu nedenle enerji yatırımları, doğayla kurulan teknik bir ilişki olmaktan öte, coğrafyanın politik iktisadı üzerinden kurulan bir iktidar ilişkisi olarak ele alınmalıdır.
Emekçilerin cumhuriyetinde sanayi ve enerji politikası, coğrafyayı feda eden değil, coğrafyanın sınırlarını, taşıma kapasitesini ve toplumsal ihtiyaçlarını esas alan bir kamusal planlama anlayışıyla yeniden düşünülmeyi gerektirir. Çünkü coğrafya, yalnızca analiz edilen bir veri değil; toplumsal, ekolojik ve sınıfsal kararların pusulasıdır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.