Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Susturulmak istenen eğitimciler geleceği inşa edebilir mi?

Maraş'taki okul saldırısının ardından eğitimcilere getirilen "konuşma yasağı" acı bir soruyu gündeme taşıdı. Kendi hayatını ilgilendiren sorunları konuşmaktan çekinen, ekmeğiyle tehdit edilen öğretmenler; sorgulayan ve özgür bir nesli, aydınlık bir geleceği nasıl inşa edecek?

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 27.04.2026 , 11:35

Geçtiğimiz haftalarda okullarda yaşanan saldırıların ardından eğitimciler başta başkent olmak üzere memleketin pek çok yerinde meydanları doldurmuş; yaşam, eğitim ve verdikleri emek için seslerini yükseltmişti. 

Malum, memleketimizde ataması yapılmamış bir öğretmen inşaattan düşüp yaşamını yitirdiğinde, intihar ettiğinde ya da bir okul saldırısında öğrenciler ve öğretmenler yaşamını yitirdiğinde, yaralandığında hatırlanıyor artık eğitimdeki sorunlar. Oysa eğitimciler bu sorunları her gün, her an, her ders yaşıyor; seslerini duyurmaya, tepki göstermeye çalışıyorlar. Ancak tüm bunların içinde geçtiğimiz hafta yaşanan bir detay, aslında öğretmenlerin içinde bulundukları durumu, yaşadıkları sıkıntıları ve içine sürüklendikleri çaresizliği biraz daha görünür kıldı.

Ne olmuştu? 

Kısaca hatırlayarak konumuza girelim. 

Maraş'ta yaşanan okul saldırısından sonra Ayser Çalık Ortaokulu kapatılmış ve başka bir okulla birleştirilerek birlikte eğitim verilmesi kararı alınmıştı. 

Hatta bu durum, "Bakan istifa etmedi ama okul istifa etti sanırım" denilerek sosyal medyada gündem olmuştu. 

Bizler de o gün soL olarak birleştirilen okullardaki eğitimcilerle görüşerek biraz ortamı, öğretmenlerin ruh halini ve psikolojisini öğrenmek istemiştik. Saldırıların ardından zor bir hafta geride kalmış ve başta olayın gerçekleştiği okuldaki eğitimciler ve öğrenciler olmak üzere tüm ülkede zor bir hafta başlamıştı. 

Ancak yaşamları, öğrencileri ve emekleri için sesini yükselten öğretmenlerin hiçbiri gazetecilere demeç vermek istemiyordu.

İlk akla gelen, bunun bir tür normalleşme çabası mı olduğu sorusuydu. Ancak biraz eşelendiğinde durumun öyle olmadığı anlaşıldı. Milli Eğitim'den, valilikten ve daha nice yüksek mertebeden öğretmenlere ve okul yönetimine, "İlgili okullardan çıt çıkmayacak" talimatı gittiğini öğrenmiş olduk. Özellikle de gazetecilere karşı. Bu talimatlar işin normalleşme kısmıyla ilgili değildi.

Susturulmak istenen eğitimciler geleceği inşa edebilir mi?

O zaman akıllara gelen o soruyu tekrarlamak faydalı olacak. Böylesine korkutulmak, susturulmak istenen, yeri geldiğinde işiyle ve ekmeğiyle tehdit edilen öğretmenler nasıl olur da bir gelecek inşa edebilir? Mümkün müydü? Bu soruyu geçtiğimiz haftalarda meydanları, bakanlık önünü, Kızılay'ı, Kolej meydanlarını ve sokakları dolduran öğretmenlerle, sendikalarındaki temsilcileriyle konuştuk.

Aynı dertleri ve soruları ilettiğimiz isimlerden biri Zülküf Güneş oldu. Eğitim Sen Genel Sekreteri görevinde verdiği mücadele ile geçtiğimiz hafta da öğretmenlerin hakları için meydanlarda benzer çağrıları haykıran Zülküf öğretmen, yaşananların bir istisna olmadığını ifade ederek başlıyor. Zira durum basit bir olay değil, ona göre açık bir susturma işlevi.

"Siverek ve Maraş’ta ortaya çıkan tablo, yalnızca münferit olayların ya da geçici bir atmosferin sonucu değil, eğitim sisteminin içine sürüklendiği yapısal bir krizin yansımasıdır. Bu olaylar sonrası öğretmenlerin, doğrudan kendi yaşamlarını ve güvenliklerini ilgilendiren konularda bile görüş vermekten kaçınması, bireysel bir tercih olarak açıklanamaz. Bu durum, uzun süredir adım adım inşa edilen bir baskı ikliminin sonucudur. KHK ihraçları, iş güvencesinin zayıflatılması, soruşturmalar, sürgün uygulamaları ve idari baskılar, eğitim emekçilerinin kamusal bir özne olmaktan çıkarılıp suskun bir uygulayıcıya dönüştürülmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla burada yaşanan şey bir “çekinme” değil, açık biçimde bir susturma halidir."

Hal böyle olunca öğretmenlik de mevcut haliyle mantığına uygun bir sonuç yaratamıyor. Yani tüm bu yaşananlar öğretmenlik mesleğinin doğasına aykırı. Şöyle de ifade edebiliriz; bunca baskı altında görev yapan biri birçok şeyi yerine getirebilir belki ama öğretmenlik mesleğini değil! Zülküf Güneş bunu anlatırken, öğretmenin yalnızca bilgi aktaran bir figür olarak ele alınmasına yaptığı itirazla başlıyor söze.

"Bu susturma hali, aynı zamanda öğretmenin toplumsal itibarını aşındıran, sözünü değersizleştiren ve onu yalnızlaştıran bir sürecin parçasıdır. Bu koşullar altında öğretmenin rolü de köklü biçimde dönüşmektedir. Oysa öğretmen, yalnızca bilgi aktaran bir meslek teknikeri değil, eleştirel aklı, sorgulamayı ve özgür düşünceyi taşıyan toplumsal bir aktördür. Öğretmenin itibarı, yalnızca mesleki saygınlık meselesi değil, doğrudan doğruya demokratik bir toplumun inşasıyla ilgilidir. Ancak baskı altındaki, güvencesizleştirilen ve değersizleştirilen bir öğretmen, bu işlevini yerine getiremez. Eleştirel düşüncenin yerini itaat, bilimsel yaklaşımın yerini siyasi iktidarların oluşturduğu resmi doğrular, tartışmanın yerini ise tek seslilik alır. Böyle bir ortamda eğitim sistemi, toplumu ileriye taşıyan bir alan olmaktan çıkar mevcut düzenin yeniden üretildiği bir mekanizmaya dönüşür. Bu nedenle sindirilmiş bir eğitim emekçileri kitlesi geleceği şekillendiremez, ancak kendisine dayatılan sınırlar içinde şekillendirilmiş bir geleceğin taşıyıcısı haline gelir."

 

Eğitim Sen Genel Sekreteri Zülküf Güneş

'Güvenli okul kavramı ve müfredatın yarattığı tahribat'

Bu elbette tek başına sadece öğretmenler ve onların mesleki sorunlarıyla ilgili değil. Bunun bir de öğrencilere yansıyan kısmı var. Söz oraya gelince Zülküf Güneş, öğrencilerin değişen dünyasını anlatıyor.

"Okul, öğrencinin kendini ifade ettiği, özgürleştiği ve güvende hissettiği bir alan olmaktan çıkıp denetim ve gözetim mekanizmalarının hâkim olduğu bir ortama dönüştüğünde, öğrencinin dünyayla kurduğu ilişki de değişir. Oysa güvenli okul, yalnızca fiziki önlemlerle sağlanan bir düzen değil, öğrencinin kendini ifade edebildiği, arkadaşları ve öğretmenleriyle güven ilişkisi kurabildiği, eşit ve adil bir ortamda var olabildiği bir eğitim iklimidir. Bu iklim ortadan kalktığında, güven duygusu zayıflar, korku ve kaygı artar. Sürekli izlenen, veri olarak değerlendirilen bir öğrenci, zamanla kendisini bir özne olarak değil, kontrol edilmesi gereken bir unsur olarak algılamaya başlar. Bu durum, pedagojik ilişkiyi zedeler ve öğrencinin gelişimini olumsuz etkiler."

Öğretmen ve öğrenci ile birlikte bu süreçlerin bir de müfredat kısmı var haliyle. Mevcut durumda müfredatı da önemli bir yere koyan Güneş, durumu dayanışmanın değil, rekabetin merkezde olduğu bir sistemin yarattığı sıkıntılar üzerinden açıklıyor.

"Rekabeti merkeze alan, başarıyı bireysel performans üzerinden tanımlayan mevcut müfredat anlayışı da bu süreci derinleştirmektedir. Oysa eğitimin temelinde dayanışma, birlikte öğrenme ve kolektif gelişim yer almalıdır. Dayanışmayı esas alan bir müfredat, yalnızca akademik başarıyı değil, aynı zamanda şiddetsiz bir toplumun kültürel, ahlaki ve politik zeminini de güçlendirir. Çünkü şiddet, yalnızca bireysel davranışların değil, eşitsizliklerin, dışlanmanın, ayrıştırmanın ve rekabetçi baskının bir sonucudur. Bu nedenle okullarda yaşanan şiddet meselesi, yalnızca güvenlik tedbirleriyle ele alınamaz."

Hal böyle olunca konu iki bekçi ya da bir kamerayla çözülecek bir formatın dışına çıkıyor. Zülküf Güneş, bunca sorun yumağının içinde öğretmenlerin yaşadığı kaygıyı ve korkuyu ise doğal karşılıyor. Aksinin tuhaf karşılanabileceğini ifade eden Güneş, sistem değişmediği sürece bireysel kahramanlıklar beklemenin de yanlış olacağının altını çiziyor.

"Öğretmenlerin yaşadığı kaygı hali, meselenin insani boyutunu ortaya koymaktadır. Böylesi bir baskı ortamında bireysel cesaret beklentisi gerçekçi değildir. Asıl ihtiyaç, öğretmeni yalnızlıktan çıkaracak, söz söylemeyi güvence altına alacak kolektif bir örgütlülüğün güçlendirilmesidir. Öğretmenin itibarının yeniden tesis edildiği, sözünün değer gördüğü, mesleki güvencelerinin sağlandığı bir ortam yaratılmadan ne güvenli okul mümkündür ne de şiddetsiz bir toplum. Çünkü ancak birlikte konuşabilenler, birlikte değiştirebilir. Ve ancak dayanışmayı esas alan bir eğitim sistemi özgür, eşit ve demokratik bir geleceğin kapısını aralayabilir."

'Sınıfta özgürlüğü anlatıp dışarıda susmak'

Konuya dair görüş veren bir diğer öğretmenimiz de Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası TÖB-SEN Genel Başkanı Deniz Ezer oldu. Deniz öğretmen, o kritik soruyla başlıyor: Kendi hayatlarını ilgilendiren sorulara yanıt vermekten kaçınan öğretmenler geleceği nasıl şekillendirebilir?

"Kendi hayatlarını doğrudan ilgilendiren başlıklarda görüş vermekten çekinen bu başlıklarda ekmekleri ile tehdit edilen öğretmenler ,Kabaca sindirilmiş ya da sindirilmek istenen bir eğitim ordusu memleketin geleceğini şekillendirebilir mi? Böyle bir eğitim düzeninde yetişen öğrenciler nasıl olur ..Veyahut bu öğrenciler nasıl bir ülkeye adım atacak AKP’nin eğitim politikalarından biri öğretmen kimliğinde bir dönüşüm yaratmasıdır.İtaaat eden,toplumsal konulardan uzak kalan rol model olmaktan çok öğrenciyi sadece bilişsel boyutta yetiştiren bir öğretmen kimliği bu dönüşümün bir sonucudur. Oysa öğretmen, yalnızca müfredatı aktaran bir meslek mensubu değildir; aynı zamanda bir toplumun düşünme biçimini, değerlerini ve geleceğe bakışını şekillendiren temel aktörlerden biridir. Bu yüzden öğretmenlik, teknik bir işten çok daha fazlasını ifade eder: bir kamusal sorumluluk, hatta belirli ölçüde ahlaki bir duruş içerir."

Öğretmenin cesaretinin toplumun cesaretini belirleyeceğini ifade eden Deniz Ezer, sözlerini şu şekilde devam ettiriyor.

"Toplumların ilerlemesi, yalnızca ekonomik ya da teknolojik gelişmeyle değil; eleştirel düşünebilen, sorgulayabilen ve gerektiğinde itiraz edebilen bireylerin yetişmesiyle mümkündür. Bu bireylerin yetişmesinde ise öğretmenlerin rolü belirleyicidir. Öğrenci, sadece anlatılan bilgiyi değil, öğretmenin hayata karşı duruşunu da öğrenir. Bir öğretmenin sessizliği, çoğu zaman öğrencinin zihninde “bazı konular konuşulmaz” şeklinde yer eder. Aynı şekilde bir öğretmenin cesareti de öğrencide düşünmenin ve ifade etmenin mümkün olduğu fikrini besler. Öğretmenin konuşma biçimi, sustuğu yerler, risk alma eşiği ve otoriteyle kurduğu ilişki; öğrencinin dünyayı algılama biçimini doğrudan etkiler."

Öğretmenin sadece bilgiyi aktaran ve müfredatı işlemekle ilgili kısmıyla çizilen sınıra Deniz Ezer de dikkat çekiyor. Burada yaşanan sorunları ise şu sözlerle anlatıyor.

"Öğretmen, yalnızca bilgi aktaran bir aracı değildir; öğrencinin dünyayı nasıl okuyacağını, neye itiraz edeceğini ve neyi kabulleneceğini belirleyen temel etkendir. Bir öğretmen, kendi hayatını ilgilendiren meselelerde susuyorsa, itiraz etmekten kaçınıyorsa, öğrenciye ne anlatırsa anlatsın, aslında şunu öğretir: “Bazı durumlarda sessiz kalmak gerekir.” Bu, müfredatla değil, doğrudan davranışla verilen ,kazandırılan en tehlikeli davranıştır."

Sınıfın içinde özgürlükten bahsedip sınıftan çıkınca susmak zorunda kalan öğretmenler öğrenciye ne öğretir? Bu zor ayrıma dair Deniz Ezer şunları söylüyor.

"Aydın bir gelecek, soyut ideallerle değil, öğretmenin somut duruşuyla ilgilidir. Sınıfın içinde özgürlükten bahsedip sınıfın dışında susan bir öğretmen, öğrencinin zihninde bir çelişki üretir. O çelişki zamanla çözülür — ama çoğu zaman özgürlük lehine değil, suskunluk lehine. Çünkü öğrenci, hayatta kalanın söz değil, davranış olduğunu erken yaşta öğrenir."

TÖB-SEN Genel Başkanı Deniz Ezer

 

'Bilgi aktarılabilir ama duruş örnekle gösterilir'

Deniz Ezer, öğretmenlerin anlattığı değerleri yaşayan kişi olduğunu; disiplin, sorumluluk, dayanışma gibi kavramların ancak öğretmenin kendi pratiğinde karşılık bulduğunda gerçek bir anlam taşıdığını ifade ediyor.

"Dolayısıyla mesele, öğretmenin ne bildiği değil, nasıl durduğudur. Çünkü bilgi aktarılabilir; ama duruş, ancak örnek olarak gösterilebilir." diyen Ezer, sözlerine şöyle devam ediyor.

"“Baskı var, tehdit var” gibi gerekçeler bu gerçeği değiştirmez. Tarih boyunca her dönemde zor koşullar olmuştur; ancak o koşullar içinde dahi fark yaratanlar, duruşundan vazgeçmeyenler olmuştur. Bir öğretmen sustuğunda yalnızca kendini korumaz; aynı zamanda öğrencisinin sınırlarını da çizmiş olur. Bu nedenle suskunluk, bireysel bir tercih olmanın ötesinde, toplumsal bir sonuç üretir."

Peki bu tabloda kurulacak bir gelecek nasıl bir şeye benzer? Deniz Ezer bunu şu sözlerle anlatıyor.

"Kabaca sindirilmiş ya da sindirilmek istenen bir eğitim ordusu elbette bir gelecek kurar. Ama o gelecek, öğretmenin susarak çizdiği sınırlar içinde şekillenir. Sorgulamayan, risk almayan, itiraz etmeyi öğrenmemiş bireylerden oluşan bir toplum ortaya çıkar. Böyle bir toplumda düzen vardır, ama ilerleme sınırlıdır; bilgi vardır, ama bilinç eksiktir. Bir memleketin aydınlık ya da karanlık geleceği, büyük ölçüde öğretmenin duruşunda gizlidir. Öğretmen konuşuyorsa toplum düşünür; öğretmen susuyorsa toplum susar. Ve bir toplumun kaderi, çoğu zaman tam da bu sessizlikte yazılır."

Deniz Ezer bir uyarıyla devam ediyor sözlerine. Öğretmenler kendi alanlarında bile konuşamaz, risk alamaz ve geri çekilirse; öğrenciler de doğal olarak aynı refleksi öğrenir. Bu durumda toplum, eleştirel bireyden çok uyumlu birey üretmeye kayar. Ancak burada yine sonuç aynı yere çıkıyor. Öğretmen yalnızca bilgi aktaran bir memur değil, aynı zamanda temsil ettikleriyle toplumsal bir figür.

"Eğer öğretmen kendi haklarını savunamıyor, kendi varlığına yönelen baskılara karşı tavır koyamıyorsa, öğrencisine özgür birey olmayı öğretmesi de mümkün değildir." diyor Ezer.

"Cumhuriyet’in eğitim anlayışı da tam olarak bu noktada anlam kazanır. Laik ve çağdaş eğitim fikri, öğretmenin sadece ders anlatan biri değil, aynı zamanda bir yurttaş modeli olmasını zorunlu kılar. Köy Enstitüleri bunun en somut örneğidir. Öğretmen orada yalnızca bilgi taşıyan değil, üreten, sorgulayan ve toplumu dönüştüren bir öncüdür."

Öğretmen cesursa toplum cesur. Zülküf Güneş ve Deniz Ezer'in anlattıkları biraz da burayı özetliyor. Eğer şu an yaşadığımız toplumda bunca sıkıntı bir yanıyla sinmişliği ve korkuyu yaygınlaştırıyorsa, belki de topluma bunları öğretmesi gerekenlerin korkutulmuş ve sindirilmiş olmasıyla ilgilidir.

Deniz Ezer sözlerini şu şekilde tamamlıyor.

"Bir ülkenin aydınlık ya da karanlık geleceği, en çok öğretmenin duruşuyla belirlenir. Öğretmen kendi haklarını savunmuyorsa, öğrenciden hak araması beklenemez. Öğretmen susuyorsa, toplum da susar. Ve bu nedenle öğretmenin duruşu, bir tercih değil; doğrudan bir ülkenin geleceğini belirleyen zorunlu bir kamusal sorumluluktur."

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.