Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Sürecin birinci yılı: Nasıl başladı, nereye geldi?

soL, Bahçeli'nin 22 Ekim'deki açıklamasının öncesine, o güne ve sonrasına uzandı. Gerçekten aradan geçen bir yılda neler yaşandı, süreç kim için hangi noktaya geldi? Soruların yanıtları haberimizde...

Haber Merkezi

Yayın Tarihi: 22.10.2025 , 13:46 Güncelleme Tarihi: 23.10.2025 , 00:47

“Dikkatle baktığımızda Türkiye’nin dış politikası çok büyük hızla ve bir kez daha Suriye ve İran’la karşı karşıya gelişe doğru gitmektedir.

… Türkiye uzun bir süredir Moskova ve Vaşington arasında oluşan manevra alanını terk etmeye ve daha Amerikancı bir çizgiye yerleşmeye başlamıştır. Bir açıdan 2009’a geri dönüyoruz. Yeni-Osmanlıcılığın ikinci sürümüdür bu. Piyasacı, Amerikancı, dinci bir yönelimi 'yerli ve milli' diye yutturmayı deneyecekler. Türkiye’de ekonominin yeniden yapılandırılması adı altında bütün yükü emekçilerin çektiği ağır bir dönemi 'iç cepheyi güçlendiriyoruz'la geçiştirecekler. Evet, Türkiye’de barış olsun, kardeşlik olsun. Ama hangi zeminde? Bizi ilgilendiren budur.”

Bugün açılım veya yeni çözüm sürecine dair haberlerin hemen hepsi böyle bir alıntıyla değil, tam olarak şu alıntıyla başlıyor:

“Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa gelsin TBMM'de DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini açıklasın. Bu dirayet ve kararlılığı gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenleme yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. Ne Kandil ne Edirne, adres İmralı'dan DEM'e uzansın, bu ağır ve tarihi terör sorunu ülke gündeminden tamamen çıkarılsın. Hodri meydan, buna varız.”

Bugünkü haberde Bahçeli’nin tarihi olarak değerlendirilen bu sözlerini elbette değerlendireceğiz ama ona gelmeden önce başlangıçta yaptığımız alıntıya geri dönelim…

Bu değerlendirme de 22 Ekim 2024’te, yani Bahçeli ile aynı gün yapıldı.

Peki, sonrasında neler oldu?

Tam da söylendiği üzere Esad iktidarı İngiltere, ABD, İsrail ve Türkiye patentli bir saldırıyla sonlandı ve HTŞ adlı cihatçı çete Suriye’de iktidara taşındı.

Yine bu değerlendirmeden aylar sonra İsrail, İran’ı bombaladı. Bu iki saldırı da farklı çıkarları olsa da hem İsrail hem de AKP iktidarının işine yaradı.

Bölgede İran etkisi kırıldı, Suriye’de Esad iktidarı sonlandı.

Sonrasında ise büyük bir kavga, onu yaşıyoruz.

Başka ne oldu? Erdoğan’ın ABD ziyaretinde şahit olduğumuz üzere Türkiye tam boy Amerikancılığa yerleşti ve ülke tarihinin en büyük Amerikancı rüzgarlarından birini yaşadığımız bir aralığa hep birlikte girdik.

İsrail, Yeni Osmanlıcılık, iç cephe ve diğerleri, sırasıyla her birini yaşıyoruz.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın sözleriyle haberimize başladık, şimdi 22 Ekim’den bu yana neler yaşadık, gelin onların ayrıntılarına bakalım, hep birlikte neler olduğunu hatırlayalım.

Bahçeli’nin DEM’in bilgisi dahilindeki ‘planlı’ konuşması

Geçtiğimiz yıl 1 Ekim’de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, pek alışılmadık şekilde DEM sıralarına gidip vekillerin elini sıkınca bir hamle geleceği anlaşıldı.

Bahçeli'den tam bir yıl sonra Erdoğan'ın etrafı DEM vekilleriyle çevrilecekti

Yaygın okuma bu. Oysa yukarıda aktardığımız değerlendirmede olduğu gibi, bölgedeki gelişmeler bir kez daha bir sürecin önünü açıyordu, sadece atılacak adıma kalmıştı iş.

Bir önceki çözüm süreci gibi bu çözüm süreci de “dış cephede iştah açan olanakların” ürünüydü.

Adım Bahçeli’ye kalınca iş çok daha “popüler” bir hâl aldı.

Miting meydanlarında idam ipleri atan, her sözüne “terörist başı” diye başlayan bir ismin “Kurucu Önder” sıfatını kullanmaya evrilen süreci tabii ki medya için ilgi çekiciydi.

1 Ekim’de sıktığı ellerin kaynağı sorulunca "Beni harekete geçiren Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı konuşmadır" diyordu Bahçeli. 

Her şey açıktı yani.

Bunun üzerine 22 Ekim konuşması geldi.

Bahçeli’nin tarihi olarak nitelenen bu konuşması yapıldığında, soL’daki haberimizde şu bilgi yer alıyordu: soL’un edindiği bilgiye göre DEM Parti, Bahçeli’nin yapacağı konuşmadan genel hatlarıyla haberdardı.

Evet, ilişkiler, temaslar 22 Ekim’in öncesine dayanıyordu. İşaret fişeği verildikten sonra koşturmaca başladı.

Öncesinde neler oldu?

El sıkışmadan iki gün sonra Erdoğan ile Bahçeli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı öncesinde bir araya geldi.

Belli ki atılacak adımların detayları bağlanmaya devam ediyordu.

8 Ekim’de Bahçeli partisinin grup toplantısında “Uzattığım el, milli birlik ve kardeşliğimizin mesajıdır. Uzattığım el, gelin Türkiye partisi olun, gelin teröre cephe alın temenni ve teklifidir” diyor, yanıt DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’ndan geliyordu: “Biz onurlu bir barış istiyoruz. Bu konuda müzakereye de diyaloga oturmaya da hazırız. Kamera karşısına çıkıp iki söz söylemekle yetinilmesiyle değil; çözüme dair bir plan ve programın kamuoyuna açıklanmasıyla konuşulabilir.”

Bir süre sessiz kalan Erdoğan ise 9 Ekim’de, partisinin grup toplantısında, Bahçeli’ye destek veriyor ve "Cumhur İttifakı’nın uzattığı elin değerinin muhatapları tarafından anlaşılmasını ümit ediyoruz" diyordu.

Sonrasında karşılıklı “pozitif” açıklamalar Bahçeli ile DEM cephesi arasında bir süre daha devam etti.

Ve “tarihi” olarak nitelenen Bahçeli çıkışından sadece bir gün önce zaten tüm hazırlıkların yapıldığını gösteren ve herkesin her şeyden haberdar olduğunu görmemizi sağlayan başka gelişmeler de yaşanıyordu.

Örneğin cezaevinde bulunan ve en azından o an için kadrajın dışında bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarafından ziyaret edildi.

Ziyaretin ardından Demirtaş, "Türkiye’deki sorunların çözüm yolu siyaset, çözüm kurumu da TBMM’dir" diyor, Özel ise "CHP bu konuda engelleyici olmayacaktır. Tarih önünde üzüntü duyacağımız bir pozisyonda kalmayacağız" ifadesini kullanıyordu.

Yola çıkış için tüm cepheler bağlanmıştı anlaşılan.

Sonrasında “umut hakkı” temasını da içeren Bahçeli konuşması geldi.

Bomba etkisi yaratmıştı bu konuşma…

MHP’li Feti Yıldız “22 Ekim bir milattır”, Mansur Yavaş, “Millet de tarih de bunu affetmez”, Müsavat Dervişoğlu, “Herkesin maskesini indireceğiz” ve Ümit Özdağ, “Allah böyle siyaseti kahretsin” diyordu.

Türkiye’de faşist hareketin bölünen ve farklı partilerde siyaset yapan isimlerinin pozisyonu ilk şok dalgasıyla birlikte bu oluyordu.

Bu isimlerin bir bölümüne gaz alma, bir bölümüne ise karşıt enerjiyi toplama görevi verilmişti.

Aynı gün Öcalan cephesinden ilk açıklama avukatları tarafından yapılıyor ve şu ifadeler kullanılıyordu:

“Bahçeli'nin çağrısı önemli. Hukukun gereklerini yerine getiren ve ona uyan her çağrı önemlidir. 44 aydır başvurularımız yanıtsız kalıyor. Siyasetin hukuka uyması gerekiyor. Ümitsiz değiliz. Sonuç alacağımızı düşünüyoruz. Bahçeli aslında olması gerekeni söylüyor. Türkiye’nin bir hukuk devletinin yapması gerektiği gibi AİHM kararlarının gereğini yerine getirmesi gerekiyor.”

Önemli çağrı: Açık ve dürüst olun!

Bir anda ortalığı toz duman kaplıyordu.

Kim hangi pozisyonu alıyor, kim ne diyor yavaş yavaş taşlar yerine oturuyordu.

Ancak kimse içeriği ve yöntemi konuşmayınca, TKP, Bahçeli’nin çağrısından bir gün önce bu soruna işaret ediyordu.

Kapalı kapılar ardında konuşulmaması çağrısı yapan TKP, “açık ve dürüst olun!” diyor, sürecin şeffaf şekilde yürütülmesini talep ediyordu:

Daha açık söyleyecek olursak, Türkiye’nin herhangi bir sorununun AKP ve ortaklarının paşa gönlü istediği anda tartışılabilmesi, bunun dışındaki zamanlarda bir tabuya dönüştürülerek yasaklamaların konusu olması gerçek anlamıyla bir saçmalıktır.

Bu açıdan TKP zarfa değil mazrufa bakar. Yurttaşlarımızın farklı duyarlılıklarına seslenerek vatan, millet, din, demokrasi, barış, kardeşlik gibi kavramların arkasına gizlenen bir taraflaşmanın Türkiye’yi getirdiği yer ortadadır. Her tarafından adaletsizlik ve çürüme fışkıran bir toplumsal düzen sorgulanıp karşıya alınmadan ülkenin hiçbir meselesi çözülemez."

Özel 'devlet teklif ediyorum' dedi, Erdoğan 'fırsat penceresi'

Bahçeli'nin çıkışı sonrası aynı gün Meclis’te konuşan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, "Devlet Bey el yükseltti. El yükseltiyorum Devlet Bey, ben de Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerini ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletinin sahibi olmayı teklif ediyorum" diyecekti.

Erdoğan ise sonrasındaki tüm stratejiyi açık eden ve belki de süreci en net tanımlayan açıklamasını yapıyordu:

“Cumhur İttifakı tarafından açılan tarihi fırsat penceresinin kişisel hesaplara kurban edilmemesini ümit ediyoruz.”

Tarihi "fırsat penceresi" tanımı gerçekten çok şey anlatıyordu. Patronların bölgesel iştahını, AKP’nin Yeni Osmanlı heveslerini, hepsini…

TUSAŞ parantezi ve Öcalan ile ilk temas

Bu çıkıştan sadece bir gün sonra ilginç ama beklenmedik denilemeyecek bir saldırı gerçekleştirildi.

23 Ekim 2024 tarihinde Ankara'da Türk Havacılık ve Uzay Sanayi’ne (TUSAŞ) saldırı gerçekleşti. 5 kişinin ölümüne, 22 kişinin de yaralanmasına yol açan saldırıyı PKK üstlendi. PKK’nin açıklamasında saldırının "otonom" olarak tabir edilen bir ekip tarafından yapıldığı belirtildi ve "Bu eylemin Türkiye’de son ayda tartışılan siyasal gündemle asla bir ilişkisi yoktur" denildi.

TUSAŞ saldırısının görüntülerinin paylaşılması AKP'de İbrahim Kalın'a operasyon olarak yorumlandı, Altun'un tasfiysesine yol açtığı iddia edildi

Bu parantez açılım süreciyle ilişkili değil diye hızlıca kapatıldı.

Bu saldırıdan bir gün sonra DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, İmralı’da amcası Öcalan’la görüştüğünü açıkladı ve ilettiği şu mesajı paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”

Yine aynı gün PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan, "Apo’nun özgürlüğünü eksen almayan çözüm arayışları bizim için yok hükmündedir” dedi.

Gövdesini koyan Bahçeli çıkışı ve kayyım adımları

30 Ekim iki ilginç gelişmeye birden ev sahipliği yapacaktı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sayın Bahçeli’nin elini değil, tüm vücudunu taşın altına koymasıyla çok daha büyük imkan ele geçirdik. Bu fırsat penceresinin, millet ve siyaset kurumu tarafından iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Sevgili Kürt kardeşim, senden bu eli samimiyetle tutmanı, sımsıkı tutmanı bekliyoruz” diyor, bu sözlerin söylendiği gün CHP ile DEM Parti arasındaki "kent uzlaşısı" sonucu Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, gözaltına alınıyordu.

Erdoğan kırmızı çizgiyi o günlerde CHP ile kurulan ilişkilere çekiyordu.

Sonrasında Esenyurt’a kayyımı, Mardin Büyükşehir Belediyesi, Batman Belediyesi ve Halfeti Belediyesi izleyecekti.

Süreci hızlandıran gelişmeler: Esad’ın düşüşü ve Öcalan’ın ilk mesajı

Bahçeli ilk çıkışının üzerinden geçen bir aya karşın gerekli adımların atılmadığını söylüyor, gecikmeksizin İmralı ile DEM arasında temas kurulmasını istiyordu.

Kasım’ın sonunda gelen bu çağrıya yanıt anında geliyor, DEM Parti Eş Genel Başkanları İmralı’ya gitmek üzere Adalet Bakanlığı’na başvuruyordu.

Ancak bu görüşmeye bir türlü vize çıkmıyordu.

Sonrasında Aralık’ın ilk haftasında, 7 Aralık’ta Şam düştü, HTŞ iktidara geldi.

AKP için Suriye hem iştah kabartan hem de korkuya kapı aralayan bir “fırsat penceresi”ydi, haliyle bu gelişme süreci hızlandırdı.

Esad'ın iktidardan düşmesi sonrası cihatçı çeteler Hafız Esad'ın mezarını ateşe vermişti


Suriye işaret oldu ve 28 Aralık’ta İmralı’ya ilk ziyaret gerçekleşti. 

Ziyarette DEM adına AKP vetosu yiyen eş genel başkanlar değil, Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder yer alacaktı.

Öcalan’ın mesajı hemen sonrasında geldi, “Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim."

İmralı Heyeti işbaşı yaptı, Demirtaş’tan tam destek geldi

Sürecin sonrasında Öcalan ve devlet tarafından seçilen heyet, çalışmalarına başladı.

Öncelikle Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, sonrasında da Meclis’teki tüm partiler tek tek ziyaret edildi heyet tarafından.

Heyet tarafından yapılan MHP ziyareti

Bu süreçte nasıl bir pozisyon alacağı merak konusu olan Selahattin Demirtaş da İmralı Heyeti tarafından ziyaret edildi.

Demirtaş’tan gelen mesaj tam destekti: “Demokratik çözüm ve barış için büyük çaba sarf eden Sayın Abdullah Öcalan’a güven ve desteğimin tam”.

‘Devlet aklı ve Bahçeli’nin çıkışı buluşursa tarihsel bir çıkışa vesile olacak’

Gelişmelerin hızlanmasıyla birlikte Bahçeli PKK’ye koşulsuz silah bırakma çağrısı yapıyor, Erdoğan ise “Cumhur İttifakı ortağımız Sayın Bahçeli'nin konuyu gündeme getirmesiyle başlayan gelişmeler nihai aşamasına yaklaşmaktadır" diyordu.

Bu süreçte Sırrı Süreyya Önder dikkat çeken bir açıklama yaparak Bahçeli’nin çağrısını tamamlıyordu adeta.

Buna göre barış ve çözüm iki ayrı süreç olarak tanımlanıyordu. Şimdiki aşama barış aşamasıydı.

22 Ocak’ta ikinci kez heyet İmralı’ya gidiyor, Öcalan’ın hazırlıklarının sürdüğü ifade ediliyordu.

Bundan sadece bir hafta sonra DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Öcalan’ın ikinci İmralı görüşmesinde verdiği mesajı duyuruyor: “Sayın Öcalan son görüşmede heyetimize, ‘Bahçeli’nin yaklaşımının devlet aklıyla buluşması halinde barışa hizmet edecek tarihsel bir çıkışa vesile olacağını’ belirtmiştir” diyordu.

27 Şubat: Öcalan’dan ilk çağrı

Bu karşılıklı çıkışların ardından 22 Ekim sonrası diğer kritik tarih yaklaşıyordu.

Ocak ayının sonundan itibaren herkes gözünü Öcalan’dan gelecek çağrıya çevirmişti.

İçerik konusunda herkesin bir fikri vardı ama asıl mesele çağrının görüntülü olup olmayacağıydı.

Öcalan’ın örgütü ikna etmesi için görüntülü mesaj vermesi gerekiyor, deniliyordu.

Bu süreçte yeniden konuşan Murat Karayılan, “Silah bırakmak için karar almaya ihtiyaç vardır. Mesela kongre kararı gereklidir. PKK Kongresi’nin toplanması ve böylesi bir karar alması gerekir. Bunların hepsini kim yapabilir? Önder Apo yapabilir. Önder Apo kongre çağrısı yapabilir; kongre toplanınca Önderlik kongrede konuşabilir. Fiziki olarak orada bulunmasa da birçok kez mesajları ulaşabilir. Bunun için öncelikle Önder Apo özgür olmalı ve bir yerde özgür bir biçimde, teknik mi olur, farklı yöntemlerle mi olur, heyetler yoluyla mı olur, bu tür çalışmalar üzerinde durmalı. Özcesi bir ikna sürecinin gelişmesi gerekiyor ve bunu bir tek Önder Apo yapabilir” diyordu örneğin.

17 Şubat tarihinde ise DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Öcalan’ın Kandil, Suriye ve Avrupa’ya mektup gönderdiğini duyuruyordu.

Artık ön adım atılmıştı.

Sonra 27 Şubat 2025 geldi. 

Öcalan mesajında “Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir” diyordu.

Bu çağrıya CHP’den destek geliyor, Özgür Özel dışında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da sosyal medya paylaşımında "Terörü bitirecek, şehitlerimizin ailelerinin ve gazilerimizin helalliğini alacak her girişim ülkemiz adına değerlidir ve önemlidir. Bu vesileyle çağrıyı değerli buluyoruz. Ancak, sorumluluk sadece tek bir tarafın değil, bu ülkeyi yönetenlerin de omuzlarındadır” diyordu.

Sonrasında Özel ilginç bir bilgi veriyor, Öcalan’ın mesajından bir gün sonra, Abdullah Öcalan’la bir yılı aşkın süredir müzakere yapıldığını söylüyordu.

Bu açıklamada çarpıcı bir bilgi daha veriliyor, “20’nin üzerinde hukukçudan oluşan bir masa, bir yerde çalışma yapıyor” deniliyordu.

Sonrasında neler oldu?

  • Suriye Demokratik Güçleri lideri Mazlum Abdi, “Sayın Öcalan'ın çağrısı direkt PKK'yedir, PKK gerillalarının silah bırakmasına yöneliktir. Doğrudan bizim bölgemiz ve güçlerimiz için değildir” dedi.
  • 1 Mart 2025’te PKK ateşkes ilan etti.
  • Öcalan’ın çağrısından sonra Bahçeli, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ı aradı ve “Türkiye’yi birlikte demokratikleştireceğiz” dedi.
  • 3 Mayıs 2025 tarihinde geçirdiği bir rahatsızlık sonucu İmralı Heyeti üyesi Sırrı Süreyya Önder hayatını kaybetti.
  • PKK 5-7 Mayıs tarihlerinde iki ayrı alanda paralel şekilde kongreler topladı, 12 Mayıs’ta ise bu kongrelerin ardından kendini feshettiğini duyurdu: “PKK'nin Olağanüstü 12. Kongresi PKK mücadelesinin, halkımız üzerindeki inkâr ve imha siyasetini parçaladığını, Kürt sorununu demokratik siyaset yoluyla çözme noktasına getirdiğini, bu yönüyle PKK'nin tarihi misyonunu tamamladığını değerlendirdi. Bu temelde PKK 12. Kongresi, pratikleşme süreci Önder APO tarafından yönetilmek ve yürütülmek üzere PKK'nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı.”

Temmuz ayının 11’inde ise başka bir önemli gelişme yaşandı. PKK, Öcalan'ın 9 Temmuz’da yayımlanan görüntülü çağrısı üzerine Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ne (IKBY) bağlı Süleymaniye kentinde düzenlenen törenle silah bıraktı.

Törende silahlar yakıldı, KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat da törende yer alan isimlerden biri oldu.

Erdoğan'ın açıklaması ve 'Genişletilmiş Cumhur İttifakı' çıkışı

Sürecin bu noktaya kadar gelen hiçbir aşamasında ısrarlı bir şekilde içerik ve doğrultu konuşulmadı.

Haberin başında yaptığımız alıntı 22 Ekim 2024 tarihini taşıyor ve süreç adım adım tam da o eksende ilerliyordu.

Erdoğan’ın silah bırakılmasından bir gün sonra “tarihi” olarak nitelenen ve “Bugün büyük ve güçlü Türkiye'nin şafağı söküyor” dediği konuşmasında, Yeni Osmanlıcılık alevlendiriliyordu.

Selçuklu ordularının Bağdat, Şam ve Malazgirt'e ulaşırken orada Kürt ve Arap kardeşleriyle kaynaştıklarını” dile getiren Erdoğan, şöyle devam ediyordu:

“Malazgirt Zaferi, Kudüs'ün Fethi, İstanbul'un Fethi, Çanakkale savunması, İstiklal Savaşı, Türk, Kürt, Arap ve daha nice Müslüman halkın ortak savaşları, zaferleridir. Binbir Gece Masalları'nın Bağdat'ını Türk, Kürt ve Arap inşa etmiştir. Kudüs'ü Selahaddin Eyyubi'nin komutasında Türk, Kürt, Arap fethetmiştir. Şam bizim ortak şehrimizdir. Diyarbakır bizim ortak şehrimizdir. Mardin, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Erbil, Halep, Hatay, İstanbul, Ankara bizim ortak şehrimizdir.

Türk, Kürt, Arap eğer bir aradaysa, birse, beraberse işte o zaman Türk vardır, Kürt vardır, Arap vardır. Ayrıştıklarında, bölündüklerinde, uzaklaştıklarında ise mağlubiyet, hezimet, hüzün vardır. Moğol orduları acımasızca İslam beldelerini yıktı. Çünkü Türk, Kürt, Arap ayrışmıştı. Haçlılar İslam beldelerine saldırdı. Çünkü Türk, Kürt, Arap birbirinden kopmuştu. Birinci Dünya Savaş'ını kaybettik, aramıza sınırlar çizildi, duvarlar örüldü. Kudüs'ü yitirdik çünkü tefrika vardı. Ne zaman ayrıldık, kaybettik, yenildik. Ne zaman ittifak yaptık, o zaman tarihe istikamet çizdik. Bugün Gazze'de, Filistin'de tarihin en acımasız, en vahşi, en barbar soykırımı icra ediliyor. Neden? Çünkü Türk, Kürt, Arap tarih boyunca olduğu gibi bir araya gelip ittifak kuramıyor.

Türk, Kürt, Arap üzerine kirli hesapları olanlar kazandı. İşte bugün bu kirli oyunu, bu kirli tezgahı, bu nifak hareketini bozuyor, alt üst ediyoruz. Tarih tekerrür ediyor. Bugün Türk ile Kürt aralarında engel olmaksızın tekrar muhabbetle kucaklaşıyor. Bugün Malazgirt ruhu, Kudüs İttifakı, İstiklal Savaşı'nın nüvesi yeniden şekilleniyor. Bugün büyük ve güçlü Türkiye'nin şafağı söküyor. Şimdi oturup konuşacağız. Silahlarla, şiddetle değil, kavga için değil, muhabbet, kardeşlik için, aradaki terör engelini kaldırarak yüz yüze, gönül gönüle konuşacağız.”

Erdoğan’ın bu sözlerine Öcalan’ın ve PKK’nin de cumhuriyet ve Lozan karşıtı sözleri eşlik ediyor, Türk-Kürt kardeşliği ve İslam temel vurguları dört bir yanı kaplıyordu.

TKP’den bu adımlara verilen yanıtta sürecin içeriğine dair şu ifadeler kullanılıyordu:

Bugün gelinen noktada 'silahların susması'nın iyi bir gelişme olduğunu söyleyeceğiz, söylemeye devam edeceğiz. Ancak hep söylediğimiz gibi, önemli olan siyasi doğrultu ve içeriktir. Sanıldığının tersine, çatışma ile çatışmasızlık, savaş ve barış birbirinin zıddı değildir; çoğu durumda birbirini tamamlar. Çatışmanın olduğu gibi, barışın da içeriği önemlidir. Şimdi, devlet ile PKK arasında tarihsel uzlaşma ilan edildiğine göre, artık hiçbir kısıtlama olmaksızın siyasi içerik ve doğrultu konuşulmalıdır.

… Bugün en yetkili ağızdan ilan edilen genişletilmiş Cumhur İttifakı’nın hangi projeyi önümüze koyacağı sır değil. Bileşenlerini iyi tanıyoruz. Uzlaştıkları, sömürme ve talan özgürlüğüdür; yani piyasa ekonomisidir. Uzlaştıkları, NATO’dur. Uzlaştıkları, kutsallıkların istismarı ve tarikatlar düzenidir. Uzlaştıkları, Yeni-Osmanlıcı hayallerdir. Türkiye 'terörle mücadele' döneminde nasıl holdingler, tarikatlar ve emperyalistler tarafından bir çıkmaza sürüklendiyse şimdi de 'terörsüz Türkiye' adı altında yeni bir çıkmaza ve yıkıma sürüklenmektedir.

Bilinmelidir ki, çok geniş bir bölgede İsrail’i içine alan bir 'sermaye barışı' arzulanıyor. Bu nedenle, istihbarat örgütlerinin beslemesi Şara, Suriye’nin başına kondu; bu nedenle, İran’a diz çöktürülmek isteniyor; bu nedenle, Filistin halkının en direngen unsurları yok ediliyor. ABD, İngiltere, Fransa, İsrail, gerici Arap iktidarları, hem birbirleriyle rekabet ediyor hem de Irak, Suriye, Filistin ve Lübnan’ı yağmalayacak, bölgenin savaşlar ve göçlerle çaresizleşmiş yoksullarının emeğini tepe tepe kullanacak bir 'Ortadoğu rejimi' için çalışıyor. Bu rejim bölüp parçalayarak da kurulur, teslim alarak da. Önemli olan çok uluslu tekellerin kârları ve emperyalizmin hegemonyasının sürmesi için koşulların yaratılmasıdır.”

Süreç tam da bu açıklamada belirtilen seyriyle bütün hızıyla devam etti.

'Ülkemizin uçurumdan yuvarlanmasına izin vermeyeceğiz' çıkışı

Tam da böylesi bir tablonun ardından TKP öncülüğünde Türkiye’deki ilerici ve cumhuriyetçi birikim bir imza kampanyası başlattı.

Oldukça sade olan metinde şu ifadeler yer aldı:

Biz aşağıda imzası yer alanlar Türkiye’nin cumhuriyetçi birikimini bu iddianın arkasında durmaya çağırıyoruz: Ülkemizin uçurumdan yuvarlanmasına izin vermeyeceğiz
Barış ve kardeşlik istiyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, Lozan Anlaşması’nın sorgulanmasını; mevcut sınırlarımızın tartışılmasını; yeni-Osmanlı hayallerini, Türkiye İmparatorluğu gibi gayrimeşru adlandırmaları, ümmetçiliği, etnik ve mezhepsel kimliklere dayalı siyasal yapı ve kurumları istemiyoruz.
Barış ve kardeşlik ve de bağımsız ve laik bir ülke, eşitlikçi bir düzen, planlı bir ekonomi istiyoruz.
Ülkemizin uçurumdan yuvarlanmasına izin vermeyeceğiz.”

Yüzlerce aydın, sanatçı, gazeteci, kitle örgütü temsilcisinin destek verdiği bildiri AKP ve MHP tarafından olduğu kadar DEM çevresinin de hedefi haline geldi.

Ancak bu saldırılara karşın çıkışın içeriği ve destekçileri artmaya devam etti.

Komisyon adımı, Suriye gerilimi, İsrail ve İmralı

Öcalan çağrı yapmış, PKK feshedilmiş, silahlar yakılmış, Öcalan ile görüşmeler düzenli hale gelmiş ve artık sürecin Yeni Osmanlıcı karakteri Erdoğan ve ortakları tarafından açık açık ilan edilir olmuştu.

Bu gelişmelerin kritik ayağı olarak tarif edilen ancak şu ana kadar ne yaptığı pek anlaşılamayan TBMM’de kurulan "Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu" tüm bu adımların ardından ilk toplantısını 6 Ağustos’ta yaptı.

Gelişmeler Meclis’teki komisyonun toplantılarından çok İmralı’da devletle yapılan temaslarla şekillenirken, buradan da ilginç bilgiler ortaya çıkmaya devam etti.

Örneğin eylül ayında Öcalan’ın DEM heyetiyle yaptığı bir görüşmenin notları ortaya çıkmış, burada hem Demirtaş hedef alınmış hem de CHP Gezi üzerinden uyarılmıştı:

Selahattin zamanında ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demişti. Doğru değildi. Benim onu başkan yaptırıp yaptırmama gibi bir derdim yok. Ben Sayın Erdoğan ile temel sorunları çözmek için görüşebilirim ya da görüşmem, şimdilik siz vekaleten görüşüyorsunuz. Herhangi bir partiye, CHP’ye ya da başka bir partiye iktidar kazandırmak için görüşmüyorsunuz, olsa olsa demokratik bir ittifak olabilir. Üçüncü bir yolsunuz, üçüncü bir ittifaksınız.  ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ meselesi Selahattin ve Sırrı’nın hatasıydı. Seni başkan yaptırmamaya çevirmelerine gerek yoktu. Erdoğan’ı karşıya almalarına da gerek yoktu. Demokratik ittifaklarına, çalışmalarına, cepheyi genişletmeye odaklanmalıydılar. Olmadı. Selahattin de hatasını anladı sanırım. Sırrı’yı bu arada bir kez daha rahmetle anıyorum. Kandil’in, DEM’in, hatta CHP’nin de çıkarlarını gözetiyorum. Özgür Özel Bey’e de selamlarımı iletmelisiniz, onunla da görüşün. Bir tuzak vardır, demokratik siyaset ve ittifakla buradan çıkılır. Bu gidiş tehlikelidir. Böyle giderse Gezi’de olduğu gibi iş sokağa taşar ve bir on yıl kaybedilir. İttihatçılar döneminde Balkanlarda da böyle oldu. Bu olursa Balkan savaşlarındaki gibi olur.”

Kandil'den sert sözler ve İsrail üzerinden Kıbrıs uyarısı

Gelinen noktada şu an komisyonun İmralı’ya gidip gitmeyeceği, giderse ne zaman gideceği tartışmaların merkezine yerleşmiş durumda.

Aradan geçen bir yılın ardından son durum özellile Kandil tarafından yeterli bulunmazken, Duran Kalkan’ın yaptığı son açıklama buna ilişkin olmuştu.

Kalkan, Bahçeli’nin ve Erdoğan’ın sözlerini tutmadığını söylerken, “Biz ahmak da değiliz, çocuk da değiliz. Herkes doğru oturup doğru konuşmalı. Böyle olmaz. Bu iş, bu biçimde yürümez. Söyleyeceksin, söz vereceksin, alemi etkileyeceksin; ondan sonra yavaş yavaş ondan vazgeçeceksin, sürece yayacaksın. Millet bunun oyun olduğunu görmez mi? Buna hile demez mi? Açıklıkla der. Bir defa bunu görmek lazım” diyordu.

Sürece dair İmralı cephesinden gelen son açıklamanın bu içeriği ve Kıbrıs eki, yeni krizlerin de habercisi gibi: “Halbuki gerçek dost, gerçek güç kendi yanında, Türkiye'de, Kürtlerde. İşte Kürtler 60 milyonluk bir toplum. Sadece Türkiye'nin sınırları içinde de değil, Ortadoğu'nun merkezindeler. En stratejik güç onlar. Şimdi bugün orada ellerini tuttukları, o “destek alırım” dediklerinin yarın başlarına ne getireceğini göreceğiz. Biz söyledik. Sözümüzü hâlâ sürdürüyoruz; dananın kuyruğu Kıbrıs'ta kopacak! O zaman göreceğiz, kimlerin başına neler gelecek.”

Kalkan açık konuşan isimlerden biri. Sürecin başlangıcının öncesinde PKK cephesinden gelen "Ya siz ya İsrail restleri", bu konuda kimi DEM vekillerinin açık açık verdiği mesajlar bir kez daha gündeme gelecek gibi görünüyor.

Baştan bu yana elde ne var?

Sürecin başına, daha doğrusu haberin başında verdiğimiz alıntıya dönelim.

Açık ve net bir şekilde Yeni Osmanlıcı bir açılımla karşı karşıyayız.

Bunu söylediğinizde anında başlayan "çatışmadan yanasınız" hamasetinin bir noktadan sonra önemi yok, ortada çatışmalar devam etsin, silahlar susmasın diyen de yok...

Ancak içerik, doğrultu, yön tartışmaya çalıştığınız anda bu koro aynı hamaseti tekrar tekrar dile getirmekten usanmıyor.

Peki bu hamaseti geride bırakırsak gerçekten elde ne var?

AKP başından bu yana hem fırsat hem de bölgesel krizleri görüp hamle üstüne hamle yaptı, bu açık.

Bu hamlelerin merkezine patronların büyük kâr hırsı, iktidarın Yeni Osmanlıcılığı yerleşti. 

Bu tabloda "birlikte büyük Türkiye" vurgusuna ve İslam temelli kardeşliğe Öcalan'dan da yeşil ışık gelince hamleler hızlandı. Tıpkı önceki çözüm sürecindeki "Eşme Ruhu'nda" olduğu gibi.

Gelinen noktada bu sürecin düğümünün yine Suriye'ye bağlı olduğunu söylemek gerekiyor.

Peki, sahi ne oldu Kürt halkı, açılım kim içindi?

Kürt yoksullarını ilgilendiren tek bir düzenlemenin dahi şu ana kadar konuşulmaması, açılımın kimlerin çıkarları için yapılacağının en net göstergesi değil mi?

Bir halkın adının yer aldığı açılım sürecinde haber boyunca sıraladığımız başlıkların hiçbirinde Kürt yoksullarının sorununu çözecek tek bir gündem olmaması şaşırtıcı değil mi?

Herkes konuşurken halk nezdinde hiçbir kıpırtı olmaması çok şey anlatmıyor mu?

Başa dönersek, İsrail ile Filistin'deki ateşkes sonrası olası bir yumuşama ve Suriye'de bir çözüm bulma, Yeni Osmanlıcı sürecin yol almasının tek yolu gibi görünüyor. Bu süreçte AKP, ABD'ye daha fazlasını vererek SDG'ye karşı Suriye'de elini güçlendirmeye çalışıyor, İsrail cephesinde de normalleşme için elinden geleni yapıyor. 

PKK'nin Kıbrıs tehdidi de tam da bu noktada devreye giriyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak Türk ya da Kürt emekçilerin, yoksulların adının dahi anılmadığı, heyetler, adalar, meclisler ve arka kapılar sürecinin sonu gelmiyor.

Bu tablonun değişmesi için gerçekten ülkenin uçurumdan yuvarlanmasını engelleyecek bir iradenin bu ülkede yaşayan tüm halkların eşit, özgür ve kardeşçe geleceği için masaya yumruğunu vurmasından başka bir çıkış olası görünmüyor.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.