Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Sülbiye Yıldırım ile Lukianos'un Horozu kitabı üzerine: 'Gerçeklere uyanma vakti geldi'

Sülbiye Yıldırım ile toplumun güncel sorunlarıyla ilgili derinlikli söylemiyle yazdığı öykülerine yer verdiği Lukianos’un Horozu kitabı hakkında konuştuk. 

Beril Azizoğlu

Yayın Tarihi: 02.04.2023 , 09:14 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Sülbiye Yıldırım’ın ikinci öykü kitabı Lukianos’un Horozu, KeKeMe Yayınları’ndan çıktı ve Ocak ayından itibaren okuyucusu ile buluştu. Yüreğine Bak adındaki ilk öykü kitabı 2016 yılında Kanguru Yayınları tarafından yayımlanan yazarın;  öykü, deneme, kitap tanıtımı ve eleştirel denemelerine ise çeşitli edebiyat platformlarından ulaşmak mümkün.

Kalemindeki mürekkebin kurumasına izin vermeden üreten Sülbiye Yıldırım ile toplumun güncel sorunlarıyla ilgili derinlikli söylemiyle yazdığı öykülerine yer verdiği Lukianos’un Horozu kitabı hakkında konuştuk. 

Lukianos’un Horozu başlığı altında birbirinden çarpıcı altı öyküyü okuyucuya sunan yazarımız,  adeta bir horoz şekeri lezzetindeki öykücülüğünün sadece tadından keyif aldırmıyor okuyucuya, bu şekeri yemenin toplumsal sorumluluğunu da veriyor: Tatlı ama baş kaldıran bir sorumluluk…

Bir kitap adı olarak zor bir isim seçmişsiniz;  ikili bir metaforla karşılaşıyoruz isimde; hem "Lukianos" hem de "Horoz" başlığında. Öykücülüğünüzdeki nüktedan ve kıvrak dilinizle tanışınca bu soruya da cevap bulacak okuyucu ama kitabınızın arka kapağında olan soruyla başlayalım söyleşimize: Kitabınıza neden bu ismi verdiniz? 

Lukianos, 2. Yüzyılda, bugün Adıyaman ilimizin sınırları içinde kalan Samsat’ta yaşamış, son derece üretken, gerçekçi ve kuşkucu bir yazar, etkili bir filozof. Zamanının ahlak anlayışını hep sorgulamış, hep eleştirmiş. İnsanın bayağı ve kötü yanlarını acımasızca ortaya sermiş, dinin anlamsızlığına ve toplumsal çürümeyi nasıl kolaylaştırdığına yaptığı vurgularla hem birçok hayran, hem de birçok düşman kazanmıştır. 

Öte yandan, 15. Yüzyılda yaşamış olan Erasmus da kiliseye ve mensuplarına en acımasız eleştirilerini yöneltmekten kaçınmayan, Rönesans’ın öncüsü, hümanist bir filozoftur. Çağlar boyunca, kilise bağnazlığına karşı yazılmış en yetkin başyapıtlardan biri kabul edilen “Deliliğe Övgü”yü yazmıştır. İlericiliğinden etkilendiği Lukianos’un da yer verdiği hiciv ve yergi dilini kullandığı yapıtında Lukianos’u sık sık anmıştır.

Lukianos da Erasmus da yaşamları boyunca gücü ele geçirenlerin yaptığı haksızlıkları gözler önüne serme çabası içinde olmuşlardır. Gücü ele geçirenler o zaman yaptıklarını bugün de yapıyorlar. Körleştirip aptallaştırdıkları kitleleri istedikleri gibi kullanıyorlar. Benim de amacım Lukianos’un horozu gibi, gerçeklere uyanma vaktinin geldiğini, olan bitene ses vermek gerektiğini anlatmaktı. Lukianos, Erasmus gibi bana da esin kaynağı oldu.

Birinci öykü Kırmızı Mersedesli Kâmil’in politik bir mesajı var ve kurgusunda biraz önce ilişkilendirdiğiniz gibi Erasmus’un Deliliğe Övgü eserine göndermeler de var. Öykünün başında Lukianos’un Horozu tabiri caizse şöyle bir başkaldırıyla ötüyor: “En kadersiz hayvan insan, doğanın ona koyduğu sınırların dışına taşmak istiyor, oysa içlerinde bulunan deliler en yüceleri ki, doğalarının elverdiğinin ötesindeki işlere girişmeyerek üzerlerine çöken sayısız felaketlerin sayısını azaltabiliyorlar. Hepsinin bunu anlamalarına, hepsinin delirmelerine az kaldı. Dünya kurtulacak!’’

Kırmızı Mersedesli Kâmil öyküsünde, delileriyle ünlü Almatya’nın belediye başkanı Kâmil karakterini merkeze koyarak toplumdaki yozlaşmayı; hem diğer karakterlerle ilişkilerinde hem de sanat eseri, cami, AVM araba gibi sembollerle nüktedan, alaycı ama çarpıcı bir kıvraklıkla gözler önüne seriyorsunuz. Ama bir de belediye başkanıyla aynı isimdeki Mersedes Kâmil var ki yapılanlara sessiz kalamayan bir ermiş "deli"…Sizce dünyayı kurtaracak olanlar sizin tabirlerinizle “Düşünmesini bilen, doğalarının elverdiğinin ötesindeki işlere girişmeyen deliler” mi?

21. Yüzyılın başından bu yana sıradan insanın bile farkına vardığı tuhaf bir zaman yaşıyoruz. Zamanın hızlı aktığından, her şeyi çabucak yaşayıp bitirdiğimizden, bu hızın bizi serseme çevirdiğinden yakınıp duruyoruz. Hız karşısında kendimizi “unutma”nın rahatlığına bıraktık, farkında olmadığımız, tuhaf bir yaşamı sürüyoruz.

Zygmunt Bauman’nın “Akışkan Modernite” olarak adlandırdığı bu tuhaf durum, Sovyetlerin dağılmasını aynı zamanda sosyalizmin yenilgisi olarak gören ve meydanı boş bulan finansal kapitalizmin yarattığı bir durum. Modernizmin postmodernizme evrildiği bu dönemde insan, tarihi boyunca kazanıp kuşaklara aktardığı kutsal olan ya da olmayan bütün değerlerinden, bütün inançlarından soyutlandı. Geçmişinden, tarihinden koparıldı. Her şeyi akıl ile çözümlemeye çalışan anlayışı reddeden postmodernist süreçte, kaybettiklerimizin yerine yeni değer olarak “tüketim” olgusu ve “tek kullanımlık” yaşamlar yerleştirildi. Bunu sergileyeceğimiz sosyal medya alanları yaratıldı. Yaşamlarımızı bu sanal alanlarda, etrafımızda oluşturulan sanal dünyalarda, olan bitenin, elimizden kayanın ne olduğunun farkında olmadan yaşayıp gidiyoruz. Doğaya, yaşama, kendimize yabancılaştığımız yalnızlaştırıldığımız sanal bir yaşam içinde debelenip duruyoruz. İnsanın insana en çok kıydığı, insanın doğasını en çok inkâr ettiği, emeğine en çok yabancılaştığı bir çağda yok olduğumuzun farkında bile değiliz. 

İşte tam da burada benim Mersedes Kâmil’im, doğamıza bu kadar aykırı, bu kadar yıkıcı bir çağın yaptıklarına bakmayı, ona başkaldırmayı öneren, yenildi, yok oldu denen sosyalizm söylemine, tüketim çılgınlığına, akışkan moderniteye karşı savaşan Don Kişot’u temsil ediyor. “Kaybettiğimiz değerler felaketimiz oluyor, görün!” diye haykırıyor.

Kırmızı Mersedesli Kâmil’de okuyucuyla yazar olarak da temas kuruyorsunuz. Bu tekniğin okuyucuyu öykünün içine çeken, kimi zaman da okuyucuyu dışına çıkartıp baktıran bir etkisi var. Bu kullanımı tercih etme nedeniniz nedir? 

Bunun özel bir nedeni yok, kendiliğinden gelişen bir durum olarak ortaya çıktı. Her öykü başlı başına bir dünyadır. Bu dünyada karakterler duruşları, düşünceleri, tavırlarıyla ve kendi dilleriyle var olurlar, bir anlamda kendilerini dayatırlar. O varoluşta öyle bir an gelir ki yazar olarak siz de onlarla birlikte öykü evreninin içine çekilir, onlardan biri olursunuz. Mersedes Kâmil de yazım sürecinde beni içine çekip oyuna dâhil eden bir öykü oldu. Okur olarak sizde de aynı etkiyi yaratmasına sevindim çünkü bu öykü yaşayan, bitmeyen bir öykü ama zamanının dolduğunu düşünüyorum. Birlikte yeniden kurgulayıp yeniden yazacağımız günleri sabırsızlıkla bekliyorum. Az kaldı, öykünün sonunu birlikte yeniden yazacağız.

İkinci öykü Saat Beşti, gerçek bir dram aslında. Suriyeli bir göçmen ailenin dramı. Kaleminizden yeşil bir saat imgesiyle taşıp, yüreğimizi dağlıyor. Aslında bir imgelem de burada saat, geçmişle bağımızı kuruyor ve unutturmuyor yaşananları. Hatırlıyoruz, El İsmal’in yangında ölen çocukları için dediklerini. Kısacık bir öyküde göçmenler ve göçmenliğe dair ne çok şey söylemişsiniz… Bu öyküyü kaleme alma sürecinizi sizden dinleyelim mi? 

Biliyorsunuz, 1980 ülkemizde olduğu gibi dünyada da bir milat. Neoliberal politikaların yürürlüğe koyulduğu bu yıllardan başlayarak ve özellikle de 1991 yılında Sovyetlerin dağılmasından sonra yerel savaşların çoğaldığı bir dönem yaşıyoruz. Başını Amerika’nın çektiği, İngiltere ve diğer emperyal devletlerin oluşturduğu çok uluslu koalisyon güçleri Irak’a saldırdılar. Ardından Amerika, minareyi çalarken, demokrasi ve özgürlük götürme kılıfını da elinde tutarak, o günden bu güne taş taş üstünde kalmayan Irak’la birlikte Ortadoğu coğrafyasını yangın yerine çevirdi. Ülkeler parçalandı, ekonomiler çöktü Yirmi yıldır süren bu savaşlarda ölenlerin yüzde 70’ini sivil halk oluşturdu.

Bugün hâlâ o günden başlayan, Arap Baharı, Suriye Savaşı gibi ülkelere yapılan sayısız saldırılar sonucunda yaşanan sürecin acılarına tanıklık ediyoruz. İnsanlar yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Ortaya çıkan kargaşada hızlı göç dalgaları oluştu ve ülkelerin demografik yapıları değişti. Türkiye bu değişimden çok fazla etkilenen ülkelerden biri oldu. Özellikle Suriyeli sığınmacılar sorunu, sermayedarlarımızca ucuzun da ucuzu köle emeği olarak kullanılmasının ötesinde, hem sosyal, hem de ekonomik bir sorun olarak çözülmeyi bekliyor. Gittikçe yoksullaşan ülkemde bu durumun da etkili olduğu o kadar çok iç yakan olaylara tanıklık ediyoruz ki bunların göze, söze, yazıya gelmesinden kaçmak mümkün olmuyor. 

“Analar yüreklerini çıkarıp gömdüler toprağa, dayanamayıp çatlamasın diye…”

Üçüncü öykü Ahtapotun Kolları’nda bu kez Lukianos’un Horozu, kardeş kavgasına isyan ediyor, anaların kınalı elleri imgesiyle… Dördüncü öyküde ise kar menekşesi imgesi üzerinden: "…Aldılar yüreklerini ellerine çıktılar yola…" diyor ve parçalanmış hayatlara yol veriyorsunuz. Toplumsal gerçeklerle okuyucuyu karşı karşıya bırakırken, okuyucunun eline küçük tatlı bir dokunuş gibi bu imgeleri kullanma biçiminiz. Öykülerinizi kurgulama tekniğinizdeki bu belirgin imge kullanımından bahseder misiniz? 

İmgelerle konuşan bir babaannem vardı. Ondan o kadar çok şey kalmış ki kulağımda, farkında olmadan yazıya da geçiyor. Günlük yaşamımızda çok kullandığımız imgeler sözlü kültürün vaz geçilmez bir parçası ve taşıdığı anlam canlıdır, yaşar. Bu canlılık imgenin kullanıldığı yere göre değişen dönüşen bir canlılıktır. Sayfalar dolusu yazarak anlatabileceğiniz bir durumu, ancak imgeler vasıtasıyla daha az sözle daha zengin anlatabilirsiniz. Örneğin kına, halk arasında süslenme, saç boyama malzemesinin çok ötesinde anlamlar ifade eder. Yası, sevinci, özellikle erkekler için erginleşmeyi, kızgınlığı hatta rekabeti bile ifade eder. Babaannemden kalan zenginliği kullanmayı seviyorum. 

Bir yaşlı bakıcısı olan Malika beşinci öykünün ve çatışmada vurulan kız çocuğu Cemile ise altıncı öykünün kahramanı. Bu karakterlerin yaşadıkları ne yazık ki yanı başımızda, içimizde ve bir sistem sorunu. "Uzaktan izledi insanlığımız…" diyerek çarpıcı bir ayna tutuyorsunuz okuyucuya. Edebiyat dünyasında "Edebiyat günceli yakalayabiliyor mu?" tartışmaları yapılırken, sizin güncel konulu öykülerinizle bu tartışmanın dışında durduğunuzu görüyoruz. Nedir edebiyat dünyasının günceli yakalayamama sorunu?

Çok yerinde bir belirlenimde bulundunuz. Günceli yakalayamama durumunu dönemin ruhundan ayrı düşünemeyiz. 1980 darbesiyle toplumumuzun her kesiminde büyük yıkımlar yaratıldı. Eğitim yozlaştırılarak okuma alışkanlığı kazandıran, sorgulayan, araştıran, bilimsel düşünen insanın oluşumu engellendi. Dolayısıyla öncelikle bilinçli okur yok edildi. Ardından, toplumumuzun her kesiminde olduğu gibi, edebiyatımızın da içindeki aydınlanma ruhunu yok etti. Sanatın her dalını ve elbette edebiyatı sermaye eliyle denetleyip yönlendirilen bir süreç yaratıldı. Tanzimat’tan bu yana süren yazar ve aydın özdeşliği kırıldı. Güncele gözü kulağı kapalı, estetik anlayıştan yoksun, toplumuna yabancı, tarih bilinci olmayan, dar zamanlara sıkışmış, anlık yaşayan, sadece kendini düşünen, bireyci insan/yazar tipi yaratıldı ve bu nitelikleri yücelten ödül sistemi işletildi. Kısaca ödüllerden başlayıp edebiyat atölyelerine uzanan tuhaf bir dost-ahbap ilişkisinin kurulduğu edebiyat ortamında, kendi güncelini dayatan bir denetleme ve yönlendirme gücü oluştu. Bu ortamda çoğunluğun güncelini yakalayan yazarların ve yapıtlarının görünürlüğü çok da mümkün olmadı, olmuyor.

'Yazma sevdanız nasıl başladı?' diye sormakta geciktim belki, araya sıkıştırmış olalım ve ekleyelim: Nelerden, kimlerden etkilendiniz, kütüphanenizde göz hizanızda durmasından en çok hoşlandığınız yazarlar kimlerdir?

Yazma sevdası ve bunun çocuklukta başlaması benim kuşağım için çok da ilginç bir durum değil. Kalem kâğıtla barışık, okuma alışkanlığı olan, duygularını yazarak ifade etmeyi ilkokul çağlarında edinen kuşaktanım, kişisel olarak da yazmaya ayrıca tutkuluyum. Ortaokul yıllarımda Türkçe öğretmenim yazma konusunda beni yüreklendiren önemli bir figürdür. Edebiyat anlamında yazmaya, kurgu yaparak öykülemeye emekli olduktan, çocuklarımı büyüttükten sonra, çok geç başladım. O yüzden hep bir geç kalmışlık telaşındayım. İyi bir okurum. Çok yetişemesem de günceli takip etmeye çalışıyorum. Klasikler vazgeçilmezim, zaman zaman dönüp okuduğum, nefes aldığım yapıtlar ama masamdan hiç ayrılmayan, göz hizamda, gönül köprümde elimi tutanlarsa Zweig, Canetti, Çehov ve Leyla Erbil. 

Aynı zamanda Kadın Yazarlar Derneği üyesisiniz. Ülkemizde kadın yazarların durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Edebiyat dünyasına katkılarında kadın yazarlarımızın üretimlerini, nicelik ve nitelik açısından değerlendirir misiniz? Gözlemleriniz nelerdir?

Son yıllarda edebiyatımız açısından çok tartışmalı bir kavram olan nitelik kavramını bir tarafa bırakarak, hâlâ var olma çabasında olan kadın yazarlık durumuna bir bakalım isterseniz.

Hepimizin bildiği gibi kadın ve edebiyat ilişkisi genel edebiyat bilimi içindeki yerini çok yavaş ve zorlu çabaların sonucunda edinmiştir. Bu yer edinme çabası günümüzde de sürmektedir. Kadınların bir yazı geleneğinin olmaması, kayda değer bir kadın yazar olmadığı, yazarlığın erkeklere özgü bir alan olduğu tartışması gündemden çıkmış değildir.

Kadının edebiyat dünyasında yer alması, kendisini ifade etmesi, kadınların sorunlarını işlemesi, çözüm önerilerinde bulunması ve bu yolla da ekonomik anlamda kendisine yetmesi çok önemli bir olgudur. Bu olgunun günümüzde de gerçekleştiğini, erkeklerle eşit koşullarda, eşit haklara sahip olduklarını söylemek mümkün değildir. 

Ülkemizde özellikle 2000’li yıllardan itibaren edebiyat alanında basılan kitap sayısındaki artışa koşut olarak kadın yazar sayısında da artış oldu. Ayrıca sosyal iletişim alanlarının artışı, kadınların bu kanalları yoğun olarak kullanması, kadın yazarların görünürlüğünü arttırdı ama bence bu yanıltıcıdır. Kadın yazarlarla, erkek yazarların eşit konumda oldukları anlamına gelmez. Ayrıca toplumsal bir çöküş yaşadığımız şu dönemde, geldiğimiz noktada çok derinleşen cinsiyet eşitsizliği söz konusu. Bu eşitsizlikte edebiyatın eşit paylaşılan bir alan olduğunu düşünmek hayaldir ve edebiyat alanında erkeklerin hâkimiyeti açık seçik bellidir. 

Dijital ortamda, herkesin rahatça ulaşabileceği alanlarda edebiyatla ilgili olarak soracağınız, “Edebiyatımızda yer etmiş en önemli yazarlarımız,” ya da “Edebiyatımızda mutlaka okunması gereken on roman” gibi sorulara alacağınız yanıtlarda kadın yazarlarımızın adlarının ne kadar az geçtiğini göreceksiniz. Nitekim Notos Edebiyat dergisinin 2011 yılında 181 edebiyatçıyla yaptığı, “Çağdaş Türk Edebiyatında En İyi 40 Şey” konulu anketine verilen yanıtlarda kadınların yer almaması çok tartışma konusu olmuştu ve hâlâ değişen bir şey yok.

Bütün bunların yanında, piyasada satılan ya da dijital dünyada yayınlanan edebiyat dergilerinin kaçında kadın yazar sayısı yarı yarıyadır? Edebiyatın başkentinin İstanbul olduğu ülkemizde, Anadolu’da yaşayan kadınların kendilerini edebiyat alanında var etmeleri ne kadar mümkündür? Sözün özü, günümüzde edebiyat alanında kadın yazarların erkeklerle eşitsizliği derinleşerek sürmekte.

İlerici ve aydınlık bir gelecek için çocuklara da sözü olan bir yazarsınız ve özellikle çocuk haklarına yönelik çocuk öyküleri de yazıyorsunuz. Neler var çocuklar için, Sülbiye Yıldırım’ın masasının üzerinde? 

Çocuklara yazmak oldukça sorumluluk taşıyan, zor bir çalışma alanı. O yüzden çocuklara yönelik dosyam masamda bekliyor, üzerinde çalışmalarım devam ediyor. Bir yandan da üretmeye devam ediyorum. Öykü ve masallarım, çevrimiçi yayınlanan Kıpırtı Çocuk Dergisinde yayınlanıyor.

Aynı zamanda da İzmirli çocuk ve gençlik yazarlarının oluşturduğu Eksi 18 Edebiyat Topluluğunun bir üyesiyim. Bu grubun bir projesi olan ve hazırlıkları tamamlanmak üzere olan öykü kitabında bir öykümle yer aldım. Grupla birlikte, heyecanla yayınlanmasını bekliyoruz.

Yine KekeMe Yayınları’ndan yayımlanmış olan Kadınım Kadınsın Kadınız ortak araştırma kitabına katkınızın konu başlığı "Kadın ve Medya Şiddeti". Medyanın kadın yazarlara bakış açısını sorguladığınız bir makale mi bu? Bir kadın yazar olarak nasıl bir medya şiddetine maruz kalıyorsunuz?

Yazar olmanın ötesinde, kadın olarak da insan olarak da medya dilinden rahatsızım. Yaşamımın her alanında medya şiddetiyle karşı karşıyayım.

Medyada sürekli olarak şiddet pompalayan, şiddeti meşrulaştıran eril bir dil hâkim. Haberlerin veriliş tarzından tutun da reklamlarda kullanılan, erotizmle kadını özdeşleştiren görüntü ve dile kadar, son derece çirkin ve çok yıkıcı bir dil yaşamımızı işgal etmiş durumda. Bu dil ayrıca, kitlelerin entelektüel özelliklerini ortadan kaldıran ve akıl yetilerini kullanmalarını engelleyen bir işlev görüyor. Görsel medya sayesinde kapitalizmin isteği doğrultusunda oluşturulan tüketim toplumunda hem araç hem de hedef kadınlar ve çocuklar. Dolayısıyla doğrudan kişiliklerimizi hedef alan reklamlar, haberler ve programlarla medya en korkunç şiddet dilinin kullanıldığı alan. Günün her anında şiddetin her türüyle karşı karşıyayız.

Günümüzde edebiyat dünyasında üreten insanlar; hem kendi içinde devinip, hem toplumsal olaylardan etkilenerek yaşam mücadelesi verirken,  üretimlerini yayımlama, yayın evi bulma gibi pek çok sorunla da mücadele ediyorlar. Sizin üretimlerinizin önünü tıkayan nesnel engeller neler?

Tek sözcükle: Para!

Oldukça nesnel bir yanıt oldu (gülüşmeler). O zaman hayallerinizi de öğrenelim. Masanızın üzerinde bekleyenleri…

6 Şubatta yaşadığımız yıkımın enkazı başındayım hâlâ. Yaşadığımız yıkımı atlatmak çok da kolay olmayacak. Bu durum bir süredir beni masamdan uzaklaştırdı. Kurgu yapamıyorum. Birkaç yıldır notlarını alıp hazırlığını yaptığım bir romana başlamıştım, ona dönmeyi, yeniden yazabilmeyi bekliyorum.

Söyleşimizin başında “İnsanın insana en çok kıydığı, insanın doğasını en çok inkâr ettiği, emeğine en çok yabancılaştığı bir çağda yok olduğumuzun farkında bile değiliz.’’ dediniz. Vahşi kapitalizmde yaşam mücadelesi verirken; yok olmamak, bayağılıktan kurtulmak,  insan kalmak ve ilerlemek için sığındığımız limanlardan biri olan kitap okumayı bir okuma grubu dâhilinde de yapmak mümkün. Siz İzmir Nazım Hikmet Kültür Merkezi Okuma Grubu’nun da bir üyesisiniz. Bir yazar olarak “okuma grubu” mantığına yaklaşımınız nedir? İzmir NHKM Okuma Grubu’nun okuma ve tartışmalarını nasıl buluyorsunuz?

Sanat yapıtının konusu, içinde yaşanılan çağın koşullarında oluşan toplumsal yapının bireyler üzerindeki etkisidir. Nitelikli bir kitap hayal gücünü besleyerek duyusal, düşünsel bütünlük sağlar. Sorgulama ve merak duygusuyla toplumsal bilinç oluşturmaya, yaşam karşısında sorumluluk yüklenmeye yol açar. Bundan dolayıdır ki okuma edimi düşünsel katılımı zorunlu kılar. Bu anlamda edebiyat sadece eğlenmek için değildir. İnsanın kendisini fark etmesini de sağlar. Nitelikli okurlarla oluşturulan okuma gruplarıyla yapılan tartışmalar bu fark etmeyi derinleştirir, zenginleştirir. İşte NHKM Okuma Grubu bu anlamda, eleştirel düşünce biçimini oluşturmuş, çağdaş, demokratik bireylerden oluşan nitelikli okurlar topluluğu. Kitapları bu grupla birlikte tartışmak hem okur olarak bizlere, hem de kitaba derinlik katıyor. 

Tanpınar’ın dediği gibi, “Tesir etmeyen, iz bırakmayan okumak neye yarar? İnsan kendisine ilave etmek için okur, unutmak için değil.” NHKM okuma grubuyla birlikte hem kendimize hem de yaşama ilaveler yapıyoruz.

Kendinize sormak istediğiniz bir soru var mı? 

İçimdekileri anlatmama yol açan soruların hepsini sormuşsunuz, teşekkür ederim.

Bu güzel sohbet için teşekkür ederim…

Ben de çok teşekkür ederim.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.