Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

'Soğuk Savaş İslamcılığı'ndan bugüne: ‘Yerli ve milli aydın’ meselesi

Aydınları zorla ortadan kaldırmayı, “tasfiye etmeyi” başarabilirsiniz belki. Ama zorla aydın yaratamazsınız. İktidara göbekten bağlı biri de aydın değil olsa olsa emir eri olur.

Ekin Kadir Selçuk

Yayın Tarihi: 11.01.2026 , 00:01 Güncelleme Tarihi: 11.01.2026 , 00:29

Bir önceki yazıda Bilal Erdoğan’ın eski aydın kuşağının tasfiye olduğunu, “yerli ve milli bir aydın sınıfına” ihtiyaç olduğunu söylediği konuşmasını ele almıştım. Yazıda Bilal Erdoğan’ın sözlerinin tarihsel bir devamlılığa dayandığını, esasen Türk sağının “milletin değerlerinden kopmuş, yabancılaşmış aydın” eleştirisini Türkiye’nin modernleşme süreciyle mücadele etme vasıtası olarak değerlendirdiğini ifade etmiştim. Cumhuriyet devrimleri ve "tek parti" eleştirileri buradan antikomünizme bağlanıyordu. 1940’lardan itibaren Türk sağına hayat veren antikomünizm olmuştu. Bu doğrultuda “aydın eleştirisinde” menzil kemalist aydınlardan “komünist aydınlara” kaymıştı, ya da esasen bazen ikisini birden içerdiğini düşündükleri solcu aydınlara.

Türkiye’de sol 1960’larda çok güçlü bir biçimde siyaset sahnesine çıkarken belki de bu atılımın ilk top atışı Yön dergisinin çıkışıydı. Yön, yayınına bir "Aydınlar Bildirisi"yle başlamıştı. Özellikle bu dönemde aydın figürü doğrudan solla irtibatlanıyordu. Aydın deyince akla zaten bir bakıma sol, solcu düşünürler, yazarlar geliyordu. Solun uluslararası yazından da aldığı güç, radikal eleştirel duruşu, esasen "kentli bir ideoloji" olarak yükselişi ve öncelikle yazar çizer grupları ve üniversiteliler arasında rağbet görmesi, aydın ve sol kavramlarının birlikte düşünülmesine yol açtı. (Bu noktada şu notu eklemek farz: Sol düşünce öncelikle aydınlar ve üniversiteliler arasında yayılsa da özellikle 1970’lerde giderek kitleselleşti ve başta işçiler olmak üzere tüm toplum kesimler arasında yayıldı.)

Aydın figürünün, entelektüel gücün solla özdeşleşmesi dönemin sağcı kanaat önderlerini, gençlerini rahatsız ediyordu. Neticede ortada “politik bir çatışma” vardı ve esasen karşıtını aynı zamanda “fikri” planda yenmek gerekiyordu. Dönemin sağcı gençlerinin anılarında sola karşı bu tür bir “eziklik” duydukları, solcuların birçok düşünüre atıf yaparken kendilerinin okuma kaynaklarının sınırlı oluşuna dertlendikleri anlatılır.

Milliyetçi muhafazakâr tarihçiler, yazarlar ve kanaat önderleri tarafından 1970’lerin başında kurulan Aydınlar Ocağı’nın bu ismi alması elbette tesadüf değildi. Bu, “aydın” kavramının solla özdeşleşmesine karşı bir hamleydi aynı zamanda. Milletine yabancı, Batılı ideolojilerin güdümündeki aydınlara karşı şimdi onlar “yerli ve milli”, yani “gerçek” aydınlar olarak sahnedeydi. Aydınlar Ocağı 1980 öncesi de etkili bir kurumdu. Milliyetçi Cephe hükümetlerinin kurulmasında rol aldılar. Ama asıl olarak 12 Eylül sonrasında sahneye çıktılar. 12 Eylül Anayasası üzerindeki etkileri artık çokça bilinen bir hakikat. Bu dönemde eğitim ve kültür politikalarının belirlenmesinde yine güçlü etkileri vardı.

Belki bu noktada küçük bir parantez açıp “yerli ve milli aydın” kavramını tartışmak gerek. Aydın “yerli ve milli” olmak zorunda mıdır örneğin? Kolaya kaçmadan bu soruyu tartışabiliriz: Aydın, çağı içinde olup bitenleri, gündeliğin biraz dışına çıkarak ya da belki toplumsalın içinden biraz “yükselerek” değerlendirmesi, eleştirel bir süzgeçten geçirerek sorgulaması beklenen özne. Onun gündelik meşgalelerden uzaklaşabilme “konforu” belki aynı zamanda sırtındaki yük. 

Burada kastettiğim olup biteni “objektif”, “yansız” bir şekilde değerlendirmesi değil aydının. Ama "somut"un ötesine geçebilme, bugüne bakarken dünden beslenme, yarına dair öngörülerde (kehanet değil!) bulunabilme. Bu durumda aydının evrensel olması bir şart gibi duruyor. İnsanlığın, dünyanın ürettiği bilgiyle ürkmeden haşır neşir olabilmesi, insanlığın sorunlarıyla dertlenebilmesi... Öte yandan “yerlilik” de çöpe atılacak bir şey değil. İnsan yaşadığı coğrafyayla dertlenir önce, "ora"nın problemlerini düşünürken "ora"ya dair sözü olmalıdır, bu söz illaki "ora"nın kaynaklarından da beslenecektir.

Peki Türkiye’de islamcıların, milliyetçilerin “yerli ve milli aydın” beklentisi ne anlatıyor? Türk sağı başından beri Türkiye’de batıcı ve solcu aydınların milletin değerlerinden uzak olduğunu söylerken esasen “burayı” yani “milleti” özcü bir anlayışla değerlendirdi. Beşir Ayvazoğlu’nun yıllar önce "Türkiye Günlüğü"nde yazdığı gibi, Türk sağı “esas kütle”yi temsil ettiği iddiasındaydı. “Türk-Müslüman” toplumunun değişmez bir özü olduğu ve bu özü kendilerinin temsil ettiği Türk sağının en başta gelen savunmalarından biri oldu hep. Bu açıklama biçimi önceki yazıda bahsettiğim gibi aynı zamanda kapitalist modernleşmenin yarattığı sorunları, sınıfsal eşitsizlikleri, kültürün alanına yönlendirerek kapitalizmle hesaplaşmadan bir mağdur söylemi yaratılmasını sağladı.

Türkiye’nin bir sosyolojisi olduğunu söylemek, toplumun genel olarak muhafazakâr olduğunu belirtmek, solun, solcu aydınların bunları anlamadığı ya da kabul etmediğini iddia etmek sağın bugün hâlâ sıklıkla kullandığı ifadeler. Esasen bunun bir iktidar stratejisi olduğunu özellikle vurgulamak gerek. Milliyetçi muhafazakâr aydınların kendilerini milletin otantik temsilcisi olarak sunmalarının ardındaki iktidar arzularını Yüksel Taşkın artık klasikleşmiş “Milliyetçi Muhafazakar Entelijansiya” kitabında çok iyi anlatır.

Peki Bilal Erdoğan’ın doğmasını arzu ettiği yerli ve milli aydın nasıl bir tip? İslamcı ya da muhafazakâr bir yazı insanı, örneğin AKP’nin İsrail politikasında ikiyüzlü davrandığını iddia etmeye kalksa (böyle biri kaldıysa tabii) Erdoğan ve AKP elitlerinin gözünde muteber sayılacak mı? Yoksa tam aksine solcu aydından bile daha mı tepki görecek? Unutmamalı ki “bizden olanın ihaneti” daha büyük suçtur çoğu zaman.

Bugün iktidarın keyfini çıkaran AKP elitlerinin “yerli ve milli aydın”dan beklediği esasen kendi yaptıklarını “saygın bir dille” topluma aktarması, yanlışlarını bile savunması, en iyi ihtimalle görmezden gelip modern topluma dair genel geçer eleştiriler sunması, geçip gidene hüzünlenmesi. (Zaman zaman TRT 2’ye bu tip insanlar çıkarılıyor.)

Bilal Erdoğan eski aydın sınıfının tasfiye olduğunu söylüyordu. Tasfiye oldu mu bilinmez ama “tasfiye edilmeye çalışıldığı” çok açık. Şenay Aydemir’in İletişim Yayınları’ndan yeni çıkan “AKP’nin Kültür Savaşı” kitabı bu sürece de değiniyor.

Aydınları zorla ortadan kaldırmayı, “tasfiye etmeyi” başarabilirsiniz belki. Ama zorla aydın yaratamazsınız. İktidara göbekten bağlı biri de aydın değil olsa olsa emir eri olur.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.