Sayfa yolu
Sınıfsal gerçekliği anlamayanların roman sanatını anlaması mümkün değildir
Kapak Resmi: Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliye Atlıları, 1995, Avni Arbaş.
Yayın Tarihi: 06.07.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12
Aslı Güneş’in K24’te yayımlanan Kırmızı Buğday incelemesini okuduğumda, memleket edebiyatının en önemli örneklerinden birine nasıl bu denli yabancı ve yüzeysel bakıldığını görmekten büyük bir hicap duydum. Öte yandan, romanın belli bir cenah tarafından “sükût suikastına” uğratılacağına var sayarken söz konusu yazının yayımlanmasının belli açılardan iyi olduğunu düşünenlerdenim. “Kırmızı Buğday: İki Dünya Arasında Kalmış Biçim” başlıklı yazının, edebiyatı sadece biçim üzerinden değerlendirerek sınıfsal ve tarihsel gerçeklikten kopmuş, liberal klişelerle dolu, ideolojik körlükle örülmüş bir yazı olduğunu vurgulamaya çalışacağım okuyacağınız yazıda. Toplumcu gerçekçilik gibi derin bir geleneğin ve sınıf mücadelelerimizin romanı olan Kırmızı Buğday’ı anlamak için öncelikle sınıfsal gerçekliği kavramak gerektiğini, bu temel kavrayış olmadan yapılan eleştirilerin, romanın özünü anlamaktan uzak ve belli bir siyasi çarpıtma amacı taşıdığını vurgulamaya çalışacağım.
Aslı Güneş’in yazısı, sınıf bilinci ve politik duruş sahibi bir romanı biçimcilik ve yüzeysel eleştirilerle tüketmeye çalışıyor. Kırmızı Buğday gibi toplumcu gerçekçi edebiyatın pek çok örneği, taraf olmayı ve mücadeleyi açıkça ortaya koymayı zorunlu kılar. Bu açıdan Ahmet Büke’nin ve bizlerin de herhangi bir tarafsızlık iddiası olduğunu düşünmüyorum. Aslı Güneş’in yazısı ise tam da burjuva ideolojisi olarak kavramsallaştırabileceğimiz bir maskenin arkasında, toplumcu gerçekçiliğin sert ve direngen dili karşısında çaresiz bir liberal rahatsızlığı ortaya koyuyor.
Tarihsel kesitlerin çok katmanlılığı ve sınıfsal derinlik
Aslı Güneş’in romanın tarihsel dönemlerini çok parçalı gösterdiği, odağını kaydırdığı ve bağlamın zedelendiği yönündeki eleştirisi tam anlamıyla sınıfsal tarih bilmezliğin, derin bir yüzeyselliğin ifadesi. Kırmızı Buğday, tarihsel gerçeklikleri birbirinden kopuk değil, birbirine kenetlenen ve etkileşim halinde olan karmaşık süreçler olarak gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı cepheleri ile cephe gerisindeki toprak ve emek mücadeleleri birbirinden ayrılamaz. Sınıf çatışmasının toplumsal hayatın her alanını sardığı bu dönem, romanın da organik yapısını oluşturur. Bu katmanları kavramadan "odağının kaymasından" bahsederek romanı itham etmek, sınıfsal süreçleri anlamamaktan geçer.
Öte yandan, tarihi sadece kronolojik bir ilerleme sanan anlayışlar, sınıf savaşımının dönemleri nasıl iç içe geçirdiğini kavrayamaz. Oysa Kırmızı Buğday, bir eşik romanıdır: Eski düzen dağılırken yenisinin sancıları hissedilir. Bu eşikte bir anlatı kurmak, “idealist” bir estetikten çok tarihsel doğruluğu ve politik sorumluluğu gözetir. Romanın çok katmanlı yapısı, bu gerçekliği bütün çelişkileriyle kavramaya yöneliktir. Aslı Güneş içinse bu katmanlılık, yüzeydeki anlatı akışına “odağı kaymış” deme kolaycılığıyla geçiştirilmektedir.
24 Nisan 1915’in sessizliği ve soykırım tartışması
Aslı Güneş’in, 24 Nisan 1915 ve Ermeni soykırımı tartışmasının romana dahil edilmemesini büyük bir eksiklik olarak göstermesi, edebiyatın sınırlarını ve politik edebiyatın önceliklerini anlamamaktan kaynaklanır. Kırmızı Buğday soykırım tartışması yapmak için yazılmış bir roman değildir, tıpkı Güneş’in belirttiği üzere. Romanın odaklandığı temel mesele, toprak mülkiyeti, sınıf çatışmaları ve emperyalizme karşı direniştir. Tarihin acı gerçekleri farklı düzlemlerde ve farklı eserlerde ele alınabilir. Büke’nin tercihi bu romanın politik ve sınıfsal odağını değiştirmez.
Öte yandan, genel olarak liberallerin söz konusu beklentisi, edebiyatı her tarihsel olaya tanıklık etmeye zorlayan didaktik bir anlayışın ürünüdür. Halbuki roman her şeyi anlatmak zorunda değildir. Aksine, anlatmadığı şey de yazarın perspektifiyle ilgilidir, gene K24 yazarının dile getirdiği üzere. Kırmızı Buğday’ın sessizliği bir örtme değil, seçici odaklanmanın sonucudur. Güneş’in bu sessizliği ideolojik bir yönelim olarak yargılaması, sınıf merkezli okumanın yerine kimlik merkezli bir indirgemeyi koyar. Oysa burada söz konusu olan sınıfsal adaletin edebi temsiliyetidir.
Yabancı sermayenin yerel aracısı olarak Rum Kâhya Mihail figürü
Yabancı sermaye emperyalizmin Anadolu’ya girişinde çeşitli yerel işbirlikçilere ihtiyaç duydu ve duymaya devam ediyor. Bunların etnik kökeni değil, sınıfsal konumu ve çıkarları belirleyicidir. Romandaki Mihail figürü, yerel mülkiyet sahiplerinin sınıfsal çıkarlarını ve emperyalizme hizmet eden işbirlikçiliğini simgeler. Güneş’in Mihail’in Rum olması üzerinden bu temsiliyeti sorgulaması, sınıfsal analizden yoksun, etnik kimlik üzerinden yapılan yüzeysel bir eleştiridir.
Bu tür etnik hassasiyetlere dayalı “eleştiriler”, emperyalizmle mücadeleyi etnik grupların tarihsel rolüyle gölgelemeye çalışır. Mihail, Rum olduğu için değil, sınıfsal pozisyonu ve bu işlevi nedeniyle romanda yer alır. İngilizlerle ticaret yapan, memleket mülkünü gasp eden, efendisinin yerine ikame edilen bu figür, gayet bilinçli bir biçimde sermaye-devlet-işbirlikçilik üçgeninin alegorisidir. Romanı etnik temsillerin doğruluğu üzerinden yargılamak, onun asıl sınıfsal bağlamını karartmaktan başka bir işe yaramaz.
Destan dili ve ikili anlatıcı yapısı: Politik edebiyatın cesur dili
Kırmızı Buğday’da kullanılan destan dili, yalnızca sanatsal bir tercih değil; tarihsel ve sınıfsal anlatının halkın kültürüyle, sözlü gelenekle buluşmasıdır. Güneş’in bu dili “okuru yorucu” ve “müdahaleci” olarak tanımlaması, modern okuru küçümseyen ve politik edebiyatın cesaretini yargılayan dar bir bakış açısının ürünü.
Destan dili, halkın hafızasını, toplumsal belleğini ve direniş geleneklerini çağıran bir üsluptur. Bu anlatım tarzı, akademik eleştirmenin biçimsel beklentilerine değil, halkın yaşadığı tarihsel travmalara ve kolektif mücadeleye cevap verir. Sözlü anlatının ritmiyle örülen roman, köylünün tarihini köylünün diliyle anlatır. Bu dili “müdahaleci” olarak tanımlamak, edebiyatın tarafsız olması gerektiğini düşünen burjuva ideolojisinin estetik anlayışının sonucudur. Oysa taraf olmak, tarihsel materyalist perspektife sahip bir edebiyatın en onurlu duruşudur.
Politik edebiyatta estetik ayrımlar ve açık yol işaretleri
Burjuva edebiyat eleştirisi estetik ayrımları –gösterme mi, anlatma mı; tip mi, karakter mi– mutlaklaştırarak dipsiz bir çukur içinde debelenir durur. Güneş’in bu estetik kaygıları ön plana çıkararak romanı eleştirmesi, politik edebiyatın sınıfsal gerçeklik ve amaçlarına yabancı olduğunu gösterir.
Toplumcu gerçekçi edebiyatın ve Ahmet Büke’nin amacı, okuru estetik labirentlerde kaybetmek değil; ezilenlerin mücadelesini görünür kılmaktır. Açık yol işaretleri, bir tercihten öte zorunluluktur. Mücadele eden bir halk için edebiyat bir silah, bir hafıza alanıdır. Estetik ayrımlar üzerinden yürütülen bu eleştiriler, toplumsal olanı küçültme ve etkisizleştirme çabasıdır. Kırmızı Buğday, bu ayrımları liberallerin düşündüğü bağlamda ciddiye almaz çünkü estetik olanı politik olanın içinde düşünür.
Karakterler ve sınıf temsiliyeti: Sürprizlere yer yok
Kırmızı Buğday’da karakterler, mensubu oldukları sınıfın çıkarlarını ve rollerini temsil eder. Güneş’in “sürprizlere yer yok” diyerek eleştirdiği bu durum, toplumcu gerçekçi edebiyatın temel gereğidir. Karakterlerin sınıfsal işlevleri ve temsiliyeti, edebi zayıflık değil; ideolojik ve politik bir tutarlılıktır.
Bireysel derinlik arayan eleştirmenler, sınıfsal rollerin açıklığını “tek boyutluluk” olarak görür. Oysa bu açıklık, toplumcu gerçekçiliğin doğrudan anlatımına içkindir. Karakterler ne düşündükleri kadar, hangi sınıfsal çıkarı temsil ettikleriyle anlam kazanır. Bu açıdan bakıldığında roman, tipik olanın değil, tarihsel olarak belirlenmiş olanın ifadesidir. Eleştirmenin “sürpriz” beklentisi, romanın politik yönelimiyle değil, estetik fantezisiyle ilgilidir.
Geniş kadro ve karakterlerin işlevselliği
Romanın geniş kadrosu, tarihsel ve sınıfsal sürecin karmaşıklığını ve çok sesliliğini yansıtır. Bazı karakterlerin görünürlüklerinin azalması veya işlevsizleşmesi, tarihsel gerçekliğin akışkanlığını ve sınıf mücadelesinin doğasını yansıtır. Bu, bireysel psikoloji değil; kolektif sınıf bilincinin ve tarihsel sürecin estetik ifadesidir.
Büyük tarihsel dönüşümlerde bireyler değil sınıflar kalıcıdır. Karakterlerin gelip geçiciliği, tarihsel akışın ve mücadelelerin dinamizmiyle ilgilidir. Bazı karakterlerin sahneden çekilmesi, romanın anlatısal bütünlüğünü değil, tarihsel sürecin hakikatini güçlendirir. Bu yönüyle Kırmızı Buğday, bireysel roman değil; kolektif roman yazma çabasının somut bir örneğidir.
Biçimsel olarak 'ara dönem'in temsili ve Ali karakteri
Ali’nin “iki dünya arasında kalması”, henüz kurulmamış yeni toplumsal düzenin sancılarını ve belirsizliğini simgeler. Ali’nin bireysel trajedisi, kolektif tarihsel dönüşümle iç içedir.
Ali, artık ne eski efendi düzeninin ne de yeninin tam olarak içindedir. Bu eşikte durması, onun trajikliği değil, tarihsel gerçekliği gösterir. Anlatı da bu ara konumda şekillenir: Henüz doğmamış bir dünyanın diliyle, çökmekte olan bir düzenin içinden konuşur. Bu biçimsel geçiş, romanın biçim-içerik dengesinin özgün bir örneğidir. Biçimi sabit, anlatısı çizgisel olan romanlar bekleyen eleştirmen içinse bu, “kararsızlık” olarak görülmektedir. Oysa bu tam da dönemin kararsızlığıdır.
Sonuç: Liberal eleştirinin toplumcu romanı anlayamaması
Kırmızı Buğday, Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal gerçekliğini, sınıf çatışmalarını ve emperyalizme karşı direnişi destansı bir anlatımla önümüze koyuyor. Sınıf bilinciyle yoğrulmuş, tarihsel materyalizmi yalnızca içeriğinde değil biçiminde de taşıyan bu roman, yalnızca edebi bir yapıt değil; aynı zamanda bir duruş, bir irade beyanı, bir sınıf manifestosu.
Aslı Güneş’in kaleme aldığı yazı ise bu duruşu kavramaktan hayli uzak. Liberal klişelere yaslanan, yüzeyde gezinen ve ideolojik olarak alabildiğine bulanık bir eleştiri bu. Toplumcu gerçekçi edebiyatın doğrudan, sert ve açık sözlü anlatımını “okuru yoran” bir fazlalık gibi görmek, hem bu geleneği hem de onun tarihsel-toplumsal misyonunu hiçe saymak anlamına geliyor. Bu yaklaşım, edebiyatı içeriğinden soyutlayıp biçimsel süslemeye indirgeyen bir piyasa estetiğinin tezahüründen başka bir şey değil.
Kırmızı Buğday’a yönelik bu zorlama eleştiriler, toplumcu gerçekçiliğin karşısında duyulan çaresizliğin de dışavurumu. Çünkü bu romanın anlattığı toprak, çatışma, kolektif hafıza ve direniş; edebiyatı vitrine çevirmeye alışmışların kavrayamayacağı kadar sahici. Biz bu sahiciliğin, bu direnişin, bu hakikatin tarafındayız.
| Toprağın hafızası, sınıfın romanı: Kırmızı Buğday |
|
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.