Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Setlerde çalışan çocuk işçiler: 'Sayıları bilinmiyor, devlette kaydı, sektörde sorumlusu yok'

Özgür Hüseyin Akış, yeni kitabı "Setlerde Çalışan Çocuk İşçiler"de dizi ve reklam sektöründeki örtük sömürüyü ele alıyor. Yapılan iş ticari değil, sanatsal faaliyet sayılıyor, çocuklar ne resmi kayıtlara giriyor ne de işçi haklarından yararlanabiliyor. Setlerde pedagog zorunluluğu yok, devletin elinde veri bulunmuyor, sektörse suskun. Akış, setlerdeki çocuk emeğinin görünmeyen boyutunu soL’a anlattı.

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 04.10.2026 , 00:10

Özgür Hüseyin Akış'ın geçtiğimiz günlerde Yazılama Yayınevi tarafından yayımlanan "Setlerde Çalışan Çocuk İşçiler" adlı kitabı, sinema ve reklam dünyasında çocuk emeğinin nasıl sömürüldüğüne dair ilginç veriler ve araştırmaları içeriyor. 

Daha önce mülteci çocuk işçiler üzerine çalışan Akış'ın son kitabı, Türkiye'de istatistiklere girmeyen ve yasal olarak verileri açıklanmayan sinema sektörü ile reklam ajanslarında çalışan çocukların gizli sömürüsünü anlatıyor. Araştırmasının sonuçlarını soL'a anlatan Özgür Hüseyin Akış, bu alanda daha yoğun bir tartışma ve derinleşme ihtiyacını vurguluyor.

'Ticari bir faaliyet, bir mesai var'

Kitabın çıkış noktası neydi? Çocuk oyuncuları neden "işçi" olarak ele aldınız?

Setlerde çalışan çocuk işçiler ve mülteci çocuk işçiler devlet nezdinde yok hükmünde. Set işçiliği ise sanatsal faaliyet olarak değerlendiriliyor. Oysa ortada ticari bir faaliyet, bir mesai var. Bir sürü dizi, reklam, film ve sektör var, medya sektöründe çocuklar çalışıyor. Bunların mesaisi ve tanımlı bir maaşı var. Yani bir işin olması için gereken bütün koşullar mevcut. Kitap buradan çıktı.

Bir reklam çekimini düşünün: ortada bir ajans, bir yapım şirketi, reklamı yaptıran bir marka, belli bir çekim günü, mesai saatleri ve ödenen bir ücret var. Bir fabrikada ya da atölyede işi işçilik yapan bütün unsurlar burada da mevcut. Ama çocuk kayıtlara "işçi" olarak değil, "sanatsal faaliyet yapan" biri olarak giriyor. Mülteci çocuk işçilerde de benzer bir görünmezlik var. İki çalışmayı yan yana yürütmemin sebebi bu ortak nokta.

Sizce "sanatsal faaliyet" tanımı neyi mümkün kılıyor?

Bu tanım çocuğu işçi statüsünün getireceği korumalardan ve denetimden uzak tutuyor. Sorun çocuğun oynaması değil, ortada gerçek bir emek olmasına rağmen bunun adının konmaması. Adı konmayan bir emeğin sınırını çizmek, denetlemek de mümkün olmuyor.

'İnisiyatif tek başına aileye bırakılmamalı'

Konuya ilginiz nasıl başladı?

Yeşilçam filmlerini çok severim. Yıldız çocuk oyuncular Ömercik, Sezercik, Ayşecik tipi isimlerin sonraki hayatlarına baktığınızda, hepsinin hem fiziksel hem zihinsel olarak yıpranmış, tutunamamış olduğunu görüyorsunuz.

Bu isimler hafızamızda "sevilen çocuk" olarak yer ediyor. Ama perdenin arkasındaki emek, yorgunluk ve sonrasında yaşananlar pek konuşulmuyor. Yeşilçam benim için hem sevdiğim bir dünya hem de bugünkü tartışmaya bakmak için bir başlangıç noktası oldu.

Ailelerin bu süreçteki rolü ne? Suç ailede mi?

Aileler şöyle düşünüyor. Başrolde oynayan çocuğa bakıp "benim çocuğum da böyle olsun, popüler olsun, çok kazansın, geleceği kurtulsun" diyorlar. Ama pedagojik hiçbir şey düşünülmüyor. Çocuk bir yandan yetişkinlerle iş yaşamı içinde, bir yandan yaşıtlarıyla okula giden biri olmak zorunda kalıyor. Araştırırken fark ettiğim şu oldu. Parayla okul bitirenler var, çünkü okula gidemiyorlar, mesai var. Okula girseler de başarılı olamıyor, yaşıtlarıyla uyum sorunu yaşıyorlar.

Yani çocuk iki dünyanın ortasında kalıyor. Sette bir yetişkin gibi çalışıyor, okulda ise yaşıtlarının arasına dönmesi bekleniyor. Devamsızlık ve mesai yüzünden okulla bağı kopuyor, döndüğünde de yaşıtlarıyla ortak bir dil kuramıyor. Bu, çalışmanın eğitim ve sosyal hayata doğrudan maliyeti.

Bir de teyitli olmayan, ama herkesin bahsettiği bir bilgi var. Çocuklar 18 yaşına kadar reklam ajanslarına başvurabiliyor. Aileler de bu yaştan sonra yeniden çocuk yapıp yeniden ajanslara başvurabiliyor.

Bunu kesin bir bilgi olarak aktarmıyorum, çünkü teyit edemedim. Ama böyle bir söylentinin bu kadar yaygın dolaşması bile, çocuğun bazı çevrelerde nasıl bir gelir kalemi gibi görüldüğünü gösteriyor.

Peki bu durumda ailenin hiç mi sorumluluğu yok?

Tartışmaya buradan bakmak eksik olur bence. Eğer bu düzen size "çocuklarınızı buralarda para getiren işlerde değerlendirebilirsiniz" mesajı verirse aileler de buraya bakar. Yani bunu bir para kazanma alanı ve tanımı olarak tarif ederseniz doğal olarak bir alıcısı da olur. Hal böyle olunca inisiyatif tek başına aileye bırakılmamalı. Aile tek başına oturup düşündüğünde maddi kaygılarla düşünecek ve çocuğunu sektöre yollayacak. Çocuğunu sanayi sitesine gönderen ailenin maddi kaygısıyla, sinema setine ya da reklam ajansına gönderen ailenin kaygısı aynı.

Bu yüzden meseleyi bir "aile suçlaması" olarak görmüyorum. İki ailenin de hareket noktası geçim kaygısı. Fark şu ki sanayi sitesine giden çocuk için "çocuk işçiliği" diyoruz, sete giden çocuğa ise "yetenek" ve "fırsat" diyoruz. Sorumluluğu ailenin vicdanına bırakmak yerine, kuralları koyan ve denetleyen bir sistem gerekiyor.

'Sayıyı görmek için binlerce reklam ajansına bakmak gerekiyor'

Peki araştırma sırasında en çok hangi güçlüklerle karşılaştınız?

Şaşırtıcı olan şu. Devletin elinde sektörde çalışan çocuk sayısına dair hiçbir veri yok. Yok hükmündeler. Sektör de buna müsait. Oyuncular için de yönetmenler için de çocuk oyuncu, meselenin sıralamada olması gereken bir noktası olarak görülüyor. Ama sayıyı görmek için reklam ajanslarına bakmak gerekiyor, o da binlerce ajans demek.

Bir araştırmacı olarak en basit soruyu bile cevaplayamıyorsunuz: Türkiye'de kaç çocuk sette çalışıyor? Resmi bir kayıt olmadığı için bunu öğrenmenin tek yolu tek tek ajanslara ulaşmak. Bu da hem zaman alıyor hem de eksik bir tablo veriyor. Veri olmayınca, çocukların yaşadığı sorunları ölçmek, politika üretmek, denetim yapmak da mümkün olmuyor.

Verinin olmaması pratikte ne anlama geliyor peki?

Sayısı bilinmeyen bir grup için ihtiyaç da belirlenemiyor. Kaç çocuğun okuldan koptuğu, kaçının fazla mesaiye kaldığı, kaçının bir sorunla karşılaştığı bilinmediği için sorun kâğıt üzerinde de yok sayılıyor. Kayıt dışılık, görünmezliğin en somut hali.

Peki sayıca az olduğu için mi böyle? Yani bir tür istisna oluşturuyor olabilir mi setlerde çalışan çocuk işçiler?

Öyle bile olsa her biri için ayrı bir önlem almak gerekirdi. Ama maalesef öyle değil. Şöyle düşünün, Türkiye'de irili ufaklı binlerce reklam ajansı var. Bir küçük ildeki küçük bir kıyafet mağazası bile reklamlarında çocukları kullanabiliyor. Bu ajanslar katalog çekimlerinden reklam videolarına kadar birçok üretim yapıyor. 

İstisna ya da yaygın fark etmeksizin ne çözüm öneriyorsunuz?

Mesele yanlış ele alınıyor bence. Çocuk işçiliğinin yasaklanması gerektiği konuşulmuyor, hep iyileştirilmesi konuşuluyor. "Madenlerde çalışması yasak olsun" deniyor ama "o zaman marketlerde mi çalıştırılacak" sorusu havada kalıyor. Önce yasaklanmasını konuşmamız lazım.

Tartışma hep "nasıl daha iyi şartlarda çalıştırırız" noktasından başlıyor. Oysa başlangıç sorusu "çocuk çalıştırılmalı mı" olmalı. Madenlerde yasaklamayı savunanlar bile "peki marketlerde, atölyelerde, setlerde ne olacak" sorusunu cevapsız bırakıyor. Yasaklanmayı konuştuğumuzda ancak asıl tartışmaya girmiş oluruz.

Özgür Hüseyin Akış

'Hiçbiri görüş vermek istemedi'

Kitap için birçok görüşme yaptığınızdan bahsettiniz. Bu görüşmeleri yaptığınız kişiler nasıl tepki verdi?

Yaklaşık 50 reklam ajansıyla temas kurdum, çoğu İstanbul'daydı. Hiçbiri görüş vermek istemedi. Bilgi verdiler ama görüş vermediler. İsimlerinin geçmesinden imtina ettiler. Yapımcıyla sorun yaşayan aileler de görüş vermek istemedi, hem de çok fazla aile. Sektörde tutunabilmek, kalabilmek için konuşmuyorlar.

Bilgi vermekle görüş vermek arasındaki fark önemli. Ajanslar süreçlerin nasıl işlediğini anlatabiliyor, ama sorunları ve sorumlulukları söz konusu olduğunda konuşmaktan kaçınıyor. Bu, sektörün kendine dönük bir sessizliği olduğunu gösteriyor.

Ailelerin konuşmak istememesini nasıl yorumluyorsunuz?

Bir çocuğun sektörde iş bulması çoğu zaman ajansların ve yapımcıların niyetine bağlı. Bir aile sorun yaşadığını açıkça söylediğinde çocuğunun bir daha çağrılmama riskini göze alıyor. O yüzden sorun yaşayan ailelerin sessizliği, sorunların olmadığı anlamına gelmiyor. Kaç ailenin bu nedenle konuşmayı reddettiği bile başlı başına bir veri. Sorun var. Ama açık etmek istemiyorlar. Mesela adli mercilere yansıyan dosyalar var. Avukatlarına ulaşıyorum ama "Müvekkilim bu konuda görüşmek istemiyor" yanıtını alıyorum.

Reklamda çocuk: Hem oyuncu hem müşteri

Reklam sektöründe çocuğa nasıl bir muamele yapılıyor? Sinemadan biraz daha farklı bir şey var orada değil mi?

Reklamlarda oynayan çocuklara yetişkin muamelesi yapılıyor, istismar da burada başlıyor. Çocuklar hem oyuncu hem müşteri kitlesi, izleyici olarak da öyle. Çekimde çocuğun ağlaması ya da gülmesi istenirse buna odaklanılıyor, ekran süresi uzuyor ama sonuçta kazanan firmalar oluyor.

Ağlama sahnesi bunun en çıplak örneği. Sahnenin inandırıcı olması için çekim uzuyor ama ortaya çıkan görüntü markanın işine yarıyor. Çocuğun duygusal emeği ürüne dönüşüyor, kazanç ise firmalara gidiyor.

Bir de çocuğun konumunun çift katmanlı olması var. Çocuk bir yandan reklamda çalışan oyuncu, bir yandan da o reklamla ikna edilmeye çalışılan müşteri kitlesinin parçası. Hem emeği hem de kendi yaşıtlarının dikkati aynı reklamın içinde kullanılıyor.

Sizi en çok şaşırtan, etkileyen şey ne oldu araştırmalarınız sırasında?

Birçok şey. Belki de çalışmanın yazıya dökülen her detayı. Ama en bilinen örneği aktarayım. Ayşecik'in anlattıklarını... Ayşecik karakterini Yeşilçam'dan hatırlarsınız. Ayşecik film setinden sonra okullara gittiğinde herkes ilgileniyor, öpmeye çalışıyor. O zamanları sonrasında anlatırken "keşke ünlü olmasaydım" diyor. Popüler olmak, çocukluğunu yaşayamamak anlamına da geliyor çünkü. Bu çocuklar büyükler gibi çalışıyor, büyükler gibi yaşıyor ve kendi çocuk çevresinde de büyüklerle kurulan ilişkilerle karşılaşıyor.

Bu anlatı bana şunu gösteriyor: Şöhretin de çocuk için bir yükü var. Herkesin ilgisi, çocuğun kendi yaşındakilerle olağan ilişkilerini engelleyebiliyor. Çocuk hem sette hem sette olmadığı zamanlarda yetişkin dünyasının bir parçası oluyor.

Yasal düzenleme: Oyuncu koçu zorunlu, pedagog değil

Peki tüm bu anlattığınız konulara dair yasal bir düzenleme var mı?

2015'te çıkan bir düzenleme var. On iki aydan küçük bebekler çalıştırılamıyor. Set başında oyuncu koçu bulundurmak zorunlu. Gerçekle rol arasındaki bağ zaman zaman kopabiliyor, bunu gözetmek için bir pedagogun yer alması gerekir. Ama oyuncu koçluğu zorunluyken pedagog zorunlu değil.

Bu fark önemli. Oyuncu koçu, çocuğun sahnedeki performansına yardım eden kişi. Pedagog ise çocuğun gelişimini ve ruh sağlığını gözeten kişi. Yani mevcut düzenleme daha çok işin kalitesini güvenceye alıyor, çocuğun iyi oluşunu değil. Rolle gerçek arasındaki bağın koptuğu anlarda çocuğu koruyacak zorunlu bir uzman yok.

Bu düzenleme yeterli mi?

Bence başlangıç olarak önemli, ama yeterli değil. Bir düzenlemenin varlığı kadar, denetlenip denetlenmediği de belirleyici. Veri olmayınca uygulamanın ne kadar işlediğini görmek de zor.

Peki veriler olmayınca çalışmanın da zorluklarına işaret ettiniz. Kitabı hazırlarken nelerden yararlandınız?

Oyuncular Sendikası'nın kaynaklarından yararlandım. Bu alana dair yazılmış makaleler var ama derli toplu bir çalışma yok. Bu çalışma o boşluğu doldurmaya çalışıyor. Hem mülteci çocuk işçiler hem setlerde çalışan çocuk işçiler için amacım aynı: Tartışmaya kapı aralamak, tartışmanın derinleşmesine vesile olmak.

Dağınık makaleler ve sendika kaynakları dışında elde sağlam bir veri seti olmadığı için, kitap bir "son söz" olmaktan çok bir başlangıç. Amacım kesin cevaplar vermekten çok, bu alanın konuşulması gerektiğini görünür kılmak. Bu iş, sektörden, sendikalardan, akademiden ve çocuk hakları alanında çalışanlardan gelecek katkılarla derinleşebilir.

Bu araştırmalar devam edecek mi?

MESEM üzerine kafa yoruyorum şu sıralar. Hem ülkenin hem çocuk emeğinin en önemli gündemlerinden biri. Çocuk iş cinayetleri de öyle. Yalnızca MESEM kapsamındaki projelerde şimdiye kadar 40'a yakın çocuk hayatını kaybetti. Sadece 2026'nın ilk aylarında 60'tan fazla çocuk iş cinayetinde öldü. Böyle düşündüğünüzde ortaya bir savaş tablosu çıkıyor. İran'da ABD saldırısında 168 çocuk ölünce öfkeden deliye dönüyoruz, ama kendi ülkemizde sermayeye 60 kadar çocuğu teslim ederken bu derin uçurumu fark etmiyoruz.

Set işçiliğinde ölümleri değil görünmezliği konuşuyoruz, ama bu iki alanın ortak noktası çocuğun emeğinin sermayeye açılması. Biri sessiz bir yıpranma, öbürü ölümle sonuçlanan bir tablo. İkisinde de çocukların yaşadığı şey, kamuoyunun gündeminde yeterince karşılık bulmuyor.

Çalışma konularınızda yalnızca çocuk işçiliğiyle ilgili başlıklar mı yer alıyor?

Çocuk işçiler, benim açımdan emek gündemi ve iş sağlığı ve güvenliği başlıkları içinde öncelikli bir konu. Ama sadece çocuk işçiler üzerine çalışmanın bir sınırı var. Bu araştırmaların devamında başka çalışma konularıyla da derinleşmeye devam etmek istiyorum.

Çocuk işçiliği emek ve iş sağlığı alanının en acil başlıklarından biri, ama tek başına ele alındığında sınırlı kalıyor. Kayıt dışılık, güvencesizlik ve denetimsizlik gibi ortak sorunları başka çalışma alanlarıyla birlikte ele almak istiyorum. Bunları zaman gösterecek. Bundan birkaç yıl öncesine kadar MESEM diye bir gündemimiz hiç yoktu. Başka başlıklarda tartıştık hepsini. Mücadele ve ülke gündemi önümüzdeki dönemlerde hangi ihtiyaçları dayatacak biraz da ona bakmak doğru olur. 

Aslolan çocuğuyla, yetişkiniyle, emeklisiyle tüm işçilerin eşit ve özgür bir Türkiye'ye erişmesi. Kim bilir, belki de bir çocuğun yaldızlı bir reklam tabelasında "artık yeter" dediği andır hepimizi aynı mücadelenin bahçesinde birleştirecek şey. 


soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.