Sayfa yolu
Sessizliği kıran bir dokunuş: Şiddete uğrayan kadınlar ve Kadın Dayanışma Komiteleri
Ezgi Özcan Alagöz*
Yayın Tarihi: 25.11.2025 , 01:01 Güncelleme Tarihi: 25.11.2025 , 14:59
Ruh sağlığı alanında çalışan biri olarak, kadınlara yönelik şiddetin bireysel patolojiye indirgenemeyecek kadar sistematik, öğrenilmiş ve toplumsal düzen tarafından sürekli beslenen bir olgu olduğunu konuşmakla başlamak gerek. Türkiye’de özellikle son yıllarda, siyasal iktidarın söylemi ile şekillenen simgesel düzen; kadınların yaşam alanlarını daraltan, kadının sözünü, iradesini ve öfkesini bu düzen için tehdit olarak kodlayan bir ruhsal iklim yaratmıştır. Bu iklim, kadınların yaşadığı şiddeti hem normalleştiren hem de görünmez kılan bir “duygusal arka plan” üretir.
Klinik çalışmada sıkça gözlemlediğimiz bir durum; kadının yaşadığı şiddet karşısında kendini suçlu, yetersiz ve çaresiz hissetmesinin yalnızca kişisel dinamiklerden kaynaklanmadığıdır. Bu duygular, iktidarın aileyi kutsallaştıran, itaat ve sabrı yücelten, kadının sınır koyma hakkını görmezden gelen söylemleriyle toplumsal olarak pekiştirilir. Bu nedenle şiddet, yalnızca bireyler arasında yaşanan bir travma değil; toplumsal bir travmanın ruhsal izdüşümüdür. Tam da burada Kadın Dayanışma Komiteleri gibi yapılar, ruhsal olarak iyileştirici bir karşı-mekân yaratır. Dayanışma, kadının iç dünyasında yıllarca biriken çaresizlik, suçluluk, utanç ve yalnızlık duygusunun çözülmesi için temel bir psikolojik zemin sağlar. Çünkü şiddete maruz kalan kadınların en derin yarası, “sesinin duyulamayacağı” deneyimidir; dayanışma ise bu sessizliği kıran bir dokunuştur. Mağdur olan kadının, yalnızlıktan çıkıp başka kadınların sesine kulak vermesi, maruz kaldığı şiddeti yalnızca bir "başına gelen" olmaktan çıkarır; bu, şiddetin politik olduğunu kavrama ve buna karşı bir özneye dönüşme sürecinin ilk adımıdır. Dayanışma bu yüzden sadece moral destek değil, aynı zamanda dönüşümün kendisidir. Mağdurun dayanışma alanına aktif bir özne olarak dahil olması, ruhsal açıdan kritik bir dönüşümü tetikler. Şiddetin yarattığı donuklaşma, değersizlik ve kontrol kaybı duyguları; kadının kolektif bir hikâyeye katılmasıyla yavaş yavaş çözülmeye başlar. Bu süreçte kadın, yalnızca destek alan bir kişi olmaktan çıkıp, destek üreten bir özneye dönüşür. Klinik açıdan, bu dönüşüm yaşadıkları sonrasında iyileşmenin en güçlü göstergelerinden biridir: kişi, pasif bir mağduriyet konumundan çıkarak, kendi anlamını ve etkisini yeniden kurar.
Ayrıca, dayanışma alanlarında kadınların birbirinin hikâyesini tanıması; “bireysel” gibi görünen şiddetin aslında politik bir mekanizma olduğunu fark etmelerini sağlar. Bu farkındalık, psikolojik açıdan özgürleştiricidir. Çünkü kadının kendine yöneltilen suçlayıcı bakışı dışarıya, yani düzenin şiddeti besleyen yapısına yönlendirmesine izin verir. Suçluluğun yerini kavrayış, utancın yerini öfke, çaresizliğin yerini dayanışmanın verdiği güç alma duygusu alır.
Gericileşen siyasal iklimde kadınlar için en yıpratıcı unsur, sürekli olarak tehdit edildikleri hissidir: ekonomik güvencesizlik, boşanma süreçlerinin zorlaştırılması, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, kamusal söylemde kadının edilgen bir pozisyona itilmesi… Tüm bunlar kadının ruhsal dünyasında sürekli alarm hâli yaratır. Dayanışma ise bu alarm hâlini yatıştıran, sinir sistemi düzeyinde bile düzenleyici bir işlev görür. Çünkü güven duygusu, ancak bir başkasının varlığıyla yanında durmasıyla yeniden inşa edilebilir. Kadınların mücadeleye katılması, “yardım alan mağdur” konumundan çıkıp özneleşmenin, karar alma ve değiştirici bir güce dönüşmenin psikolojik temelini oluşturur. Korkunun kolektif bir dile dökülmesi, bireysel travmanın toplumsal bir bilince evrilmesini sağlar. Kendisini ifade eden her kadın, başka kadınlara da aynada bir yüz sunar: “Sen de konuşabilirsin, sen de değiştirebilirsin.” Komiteler içinde kurulan bu ilişki biçimi, bu şiddet düzeninin bireyi yalnızlaştırarak kontrol altına alan yapısını kırar. Kadınlar, bir araya gelerek yalnızca kendi hikâyelerini değil, simgesel düzeni de dönüştürür. Kurban konumundan direniş öznesine geçiş, hem psikolojik hem politik olarak bir bütünleşmeyi mümkün kılar. Dayanışma bu anlamda sadece iyileştirmez; yeniden inşa eder.
Bu yüzden kadın dayanışması, sadece bireylerin değil, şiddetin normalleştirildiği bir toplumun çeperlerini çatlatan bir güçtür. Gerici düzenin, kadının “yerini” evle, sessizlikle, kaç çocuk doğurması gerektiği ile, lohusalık dönemindeki iş verimi ile, şort giyip giyemeyeceği ile, nasıl doğum yapacağı ile, hangi saatte nerede olduğu ile, itaatle tanımladığı yerde; dayanışma, kadının yerini yeniden ve birlikte kurar.
Kadına yönelik şiddeti anlamak için tacizi, tecavüzü, çocuk yaşta evlilikleri, ekonomik şiddeti ve devletin bu alanlardaki sorumluluğunu birlikte konuşmak zorundayız. Kadına yönelik şiddeti yalnızca bireysel bir sorun olarak ele almak eksik ve yanıltıcıdır. Şiddeti tetikleyen ve sürdüren; kadınların hayatlarına korku, belirsizlik ve yalnızlık duygusunu yerleştiren bir toplumsal düzen vardır. Buna karşılık Kadın Dayanışma Komiteleri, hem ruhsal hem toplumsal düzlemde iyileştirici bir karşı-örgütlenme sunar. Kadınlar bu alanlarda yalnızca birbirini dinlemez; birbirinin varlığını çoğaltır, birbirinin acısını siyasallaştırır, birbirinin sesini büyütür. Böylece yaşadıkları şiddet, sadece paylaşılmış olmaz — dönüştürülür.
Türkiye’de kadın olmak, çoğu zaman yalnızca bir kimlik değil; bir mücadele biçimidir aynı zamanda. Bu mücadele ancak şunu kabul ettiğimizde anlam kazanacaktır; iktidarın söylemindeki gibi tek bir kadın yoktur; kadınlar vardır ve kadınlar bu düzenin verdiği rollerle değil ancak kendi arzu ve sözleriyle biraraya geldiklerinde var olurlar.
*Psikolojik Danışman Ezgi Özcan Alagöz
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.