Breadcrumb
Senede Bir Gün...
Anıl Çınar
Yayın Tarihi: 12.05.2024 , 00:30 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
“Ben, depremle birlikte yerle bir olsa da bu şehrin ruhunun, hiçbir zaman yok olmayacağını biliyorum. Bu şehri yeniden ayağa kaldıracak olan, yine bu ruh olacak.”
Sevra Baklacı bir Hatay belgeseli için kamerasını doğup büyüdüğü topraklara çeviriyor. Kadim şehrin suya yansıyan görüntüsüyle açılıyor belgesel, memleketini seven ama memleketinde göçmen olan Hataylıları konuşturuyor, “senede bir gün” ezgileriyle ile kapanıyor.
“Antakya benim doğduğum, büyüdüğüm, ben olduğum şehir. Kendimi evimde hissettiğim tek yer. Yazdığım karakterlerin, düşlediğim mekanların, kurduğum hikayelerin beslendiği ana kaynak” diyor Sevra.
Senede Bir Gün, çalışmak için Suudi Arabistan’a giden emekçileri ve onların Hatay’da gurbet yaşayan ailelerini anlatıyor. Türlü zorluklar özlemle, azim ve bağlılıkla birbirine karışıyor.
Sevra Baklacı ile belgeselini ve Hatay’ı konuştuk.
Bize öncelikle "nasıl başladığın"dan bahsedebilir misin? Hataylılar için tanıdık bir hikaye olsa da Türkiye açısından farklı bir örneği inceliyorsun. Türkiye ya Avrupa'da çalışmak isteyenlerin ya da Türkiye'ye ucuz işçi olarak gelenler ülkesi olarak biliniyor. Halbuki sen Hatay'dan Suudi Arabistan'a çalışmaya giden insanlarımızı objektifine alıyorsun.
Çok bilinir olmasa da Hatay’dan Suudi Arabistan’a 70’li yılların başından bu yana yoğun bir işçi göçü var. Üniversiteye gidemeyip iş bulamayan veya düşük ücretle çalışmak istemeyen gençler soluğu orada alıyor. İlkokuldayken öğretmenimizin babalarımızın ne iş yaptığını sorduğunu hatırlarım. Sınıftaki öğrencilerin en az yarısının cevabı “Arabistan’da çalışıyor” olurdu. Bu cevabı veren çocuklardan biri de bendim. Benim de babam üniversite mezunu olmasına rağmen bir dönem işsiz kalmış ve çalışmak için oraya gidip, 2 yıl kalmıştı. Bu nedenle belgeselde anlattığım bir anlamda benim de hikayemdir. Önce orada çalışmaya devam eden insanlarla iletişime geçtim. Hatırlanmalarına şaşırdıklarını belirteyim öncelikle. Göz ardı edilen bir işgücü olarak hatırlanmaları alıştıkları bir tutum değildi çünkü. Maddi-manevi her türlü desteğe hazır olduklarını söylediler. Kafama takılan her konuyu dönüp onlara sordum. Sonra yakın çevremden başlayıp insanların hikâyelerini dinlemeye başladım. Böylece belgeseli nasıl çekeceğim kafamda şekillenmeye başladı.
Belgesele ismini de veren bir şarkı kulaklarımıza çalınıyor: "Senede Bir Gün". Bize hem bundan hem de çalışmak için Suudi Arabistan'a gidenleri nasıl bir çalışma ortamı beklediğinden bahsedebilir misin?
Suudi Arabistan’daki yaşam koşulları sebebiyle işçiler genellikle ailelerini Suudi Arabistan’a götürmüyorlar. Ülkede “kefalet sistemi” adı verilen ve göçmen işçiyi adeta işvereninin kölesi yapan bir uygulama var. Kefiller, Suudi Arabistan’a ulaştıkları anda işçilerin ellerinden pasaportlarını alırlar. Bu onların, başta seyahat olmak üzere her türlü haklarına el koymak demek. Bu nedenle işçiler ailelerini kefillerinin izin verdiği ölçüde görebilir. Belgeseldeki konuşmacılardan birinin dediği gibi Senede bir gün Türkiye’ye gelip ailesini görebilen işçiler şanslı sayılıyor. Bu işçiler Türkiye’de 15-20 gün kaldıktan sonra tekrar Suudi Arabistan’ın yolunu tutuyor ve yılları böyle geçip gidiyor. İnsani çalışma saatlerinin çok üzerinde, sosyal hayatın içine pek karışmadan çalışan işçiler, kendi aralarında toplanmak, geceleri futbol maçı yapmak gibi aktivitelerle hayatlarına devam ediyorlar. Öte yandan Hatay’dan Suudi Arabistan’a göç edenlerin önemli bir kısmı Alevi inancına mensuplar. Bu işçiler orada alevi olduklarını gizlemek zorunda kalırken, Suudiler tarafından ibadet konusunda türlü baskıya maruz kalıyorlar. Ülkede göçmenlere kendilerini güvende hissettirmeyen yasa ve uygulamalar var. Geçmişte idam edilen, şu anda da Suudi hapishanelerinde geleceği belirsiz olan Hataylıların olduğu da biliniyor.
Filmde karşımıza "babası gibi biriyle asla" diyen bir kızın gönlünü yine babası gibi Suudi Arabistan'da çalışmaya giden birine kaptırışını izliyoruz. Hataylılar için bir kısır döngü gibi adeta. Bu çalışma rejimi ailelerin üzerinde nasıl bir etki yaratıyordu?
Evet; zaman, evler, yüzler, sesler değişse de bu insanların yaşamı bir yanıyla hep "aynı hikâyede" sürüyor. Annesinin “kaderini” yaşayan o kız, belgeselin bir yerinde bir hayalinin olduğunu söylüyor. Hayali, eşiyle beraber çalışmak için Almanya’ya göç etmek. Kendi ülkesinde çalışma ihtimali aklına gelmiyor bile, öyle uzak... “En azından Almanya’da ailemle bir arada olurum”, diyor. Suudi Arabistan, Hataylılar için bir yandan geleceklerini kurmak için zayıf da olsa bir umudu; diğer yandan, tek rolleri Türkiye’deki eşleri ve çocuklarına para göndermeğe dönüşen babaların, ailelerinden uzakta ömürlerini harcadığı, kadınların tek başlarına iş yükü ve sorumlulukları ile üzerlerindeki toplumsal baskının arttığı, çocukların babalarına yabancılaştığı, anne-babaların evlatlarını göremediği hayatları ifade ediyor.
İşin bir yanında zorunluluk ama diğer yanında da bir tercih olduğu göze çarpıyor. Belgeselde neredeyse herkesin ağzından "keşke gitmeseydim" denildiğini duyuyoruz. Hataylılar için başka bir alternatif yok mu gerçekten?
Hatay kültüründe evli bir erkeğin ailesine bakabiliyor olması, onları kimseye muhtaç etmemesi önemlidir. Günümüzde sert ekonomik koşullarla birlikte biraz değişse de genelde bir ev sahibi olmadan kimse evlenmiyor mesela. Belgeselde de bahsediliyor, gidenler “birkaç yıl gidip bir ev sahibi olduktan sonra dönerim” diye yola çıkıyor ama bu her zaman öyle olmuyor. İşçi, orada kazandığı para ile Hatay’da -iş bulabilirse- kazanacağı parayı kıyasladığında orası ağır basıyor. Orada çok sayıda Antakyalının bulunması da, diğer yakınlarının iş bulma ve barınma açısından işlerini kolaylaştırarak, göçü daha göze alınabilir kılıyor ve göçün devam etmesine yol açıyor.
Bir idam cezası gündemi akıllarımıza geliyor. Çalışmak için oraya göç edenlerin pasaportlarına dahi el konulduğunu öğreniyoruz. Bütün bunlara değer mi diye biz de soruyoruz, tıpkı belgeselde konuşanların yaptığı gibi.
Bu çoğu insan için anlaşılması güç bir mesele ama sanırım bizim normalimiz şaşmış, çok kanıksamışız bu durumu. Eşi yıllardır Suudi Arabistan’da çalışan bir kadın anlatmıştı, psikoloğa gidiyor; psikolog, kadının eşinin Suudi Arabistan’da çalışıp birkaç senede bir izne geldiğini öğrendiğinde “Böyle evlilik mi olur, boşa gitsin” diyor. Psikolog bu tür bir evliliğe, kadın da psikoloğun bu tepkisine şaşırıyor.
Belgesel çekimlerinin depremden önce tamamlandığını belirtmiştin. Hatay'a senin kamerandan bakmak hem büyük bir şans hem de bir büyük bir hüzün... Deprem neleri değiştirdi, neleri değiştirmedi hikâyende.
Belgeselin çekimlerini depremden önce, kurgusunu depremden sonra tamamladık. Çekim için Antakya’ya gitmek, sokaklarını, caddelerini gezip kaydetmek benim için bir anlamda veda oldu. Belgeselin çekim sonrası aşamasında birlikte çalıştığım Antakyalı iki arkadaşım vardı: Mert Umul ve Özgürcan Yıldırım. O bir daha hiç göremeyeceğimiz Antakya’nın, sokak çekimlerinde kadraja giren ve acaba kaçı hayatta, diye düşünmeden edemediğimiz insanların görüntülerini kurgulamak, bizim için kolay olmadı.
Depremle birlikte pek çok insan hayatını kaybetti. Hayatta kalanların çoğunun da evleri yıkıldı. Suudi Arabistan’da çalışanlar açısından baktığımızda belki de en başa dönüldü, orada kalınması planlanan süreler uzadı. Deprem Hatay’daki işyerlerini de yıktı ve bu süreçte Suudi Arabistan’da çalışıyor olmanın tek “iyi” yanı çalışmaya devam etmeleri ve depremi yaşayan ailelerine para akışının sürdürebilmeleri, oldu.
Bir de rezerv alan yasası diye bir yasa çıkarıldı. Üzerine inşa edilen ev yıkılmamış olsa dahi, insanların arsalarına el konulmaya başlandı. Bu mesele “onun yerine başka ev verilecek” ya da “parası neyse zaten verilecek” şeklinde bakılacak kadar basit bir mesele değil. Tüm mağduriyetler bir tarafa bu kadar büyük bir yıkımdan sonra; fiziksel mekânla bağlantılı aidiyet, komşuluk, hatıralar… Bunlara hiç saygı duyulmadı.
Gösterim sürecine dair de bilgi alalım. Nasıl izleyebileceğiz?
Belgesel, 32. "Golden Knight" Uluslararası Film Forum’a kabul edilerek yurtdışındaki ilk gösterimini Grozny’de yapmış oldu. Jüri Özel Ödülünü de aldı. Yurtiçi gösterimini ise Uluslararası İşçi Filmleri Festivali kapsamında, Beyoğlu Sineması’nda yaptı. Birkaç festivale daha başvurdum ama benim için en önemlisi belgeseli Antakya’da gösterebilmek.
Son olarak, bizleri başka hangi projeler bekliyor? Neler planlıyorsun?
Yine Antakya’da geçen kurmaca senaryolarım var, onlardan birini çekmeyi çok isterdim. Fakat hem deprem hem de mevcut ekonomik koşulları düşündüğümüzde bu, yakın zaman için pek mümkün görünmüyor. Hatay’la ilgili bir belgesel projem daha var, henüz fikir aşamasında. Hatay’daki anadil problemi ile ilgili. Geçtiğimiz günlerde yerel lehçede bir tekerlemeyi şarkılı oyuna dönüştürüp öğrencileriyle birlikte söylediği için Samandağlı bir müzik öğretmenine soruşturma açılması bu mesele üzerine bir belgesel yapma fikrimi güçlendirdi. İlginç bir şekilde çocuklara anadili öğretimindeki kopuş 68 kuşağı zamanında oluyor. O kuşak hem Arapça hem Türkçe konuşabildikleri halde; anne babaları Türkçe bilmiyor, çocukları ise Arapça bilmiyor ve onlar arasında bir nevi tercümanlık yapmak durumunda kalıyor. İnsanın torunuyla aynı dili konuşamaması, başkasının yardımı olmadan iletişim kuramaması bana göre çok trajik. Son 10-15 yıldır ana dili öğrenme ve öğretmeye yönelik bir bilinç gelişse de yeni nesil içinde dilini bilmeyenlerin sayısının çokluğu üzücü. Yani sıradaki proje anadil üzerine bir belgesel olabilir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
.png)


